Adana’da üç dalda ödül kazanan kısa filmleri izleyip kısa bir değerlendirme yaptım…

Otel / Halil Tanışan

33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde (2026) “Ulusal Kısa Film Yarışması En İyi Film Ödülü kazanan Halil Tanışan’ın Otel fimi Thomas Outt’un aynı adlı çizgi filminin bir kısmının uyarlaması. Filmin güçlü ve farklı görsel dünyası Tanışan’ın görüntü yönetmenliğinden gelen bakış açısıyla üst seviyelerde! Bu yüzden hikayenin biraz daha arka planda kaldığını söylemek mümkün. Film kendisine sunulan bir otele adım atar atmaz bir gariplik olduğunu sezen ama bu kadar açık bir teklife de hayır diyemeyen bir adamın dürtüleriyle hesaplaşma hikayesi! Bir fabl bile diyebiliriz. Önüne konan sofradaki yiyecekleri büyük iştahla yerken sonrasını düşünmeyen insanın aslında kendi alanıyla hesaplaşmasını izliyoruz. Dışarıdan bir etki yok, filmin sonunda gördüğümüz şey filmi biraz daha halüsinatif ve fantastik bir noktaya taşısa da, filmin ışık yansımalarıyla kurduğu oyu filmi gerilim dolu bir sona da hazırlıyor gibi.

Filmin sessiz olması, sadece ufak belirsiz seslerle birtakım anlaşmalar yapması ve müzik filmi sessiz dönem filmlerinin atmosferine taşıyor. Karakterin Şarlo benzeri olması o dönem filmlerine bir anma anı da taşıyor ve yönetmen filmin çizgi sinemadan gelen ruhuna kısa anlarla da olsa sahip çıkıyor. Ve filmini de sayfa sayfa ilerleyen bir çizgi roman şekliyle aktarıyor. Bu anlamda böceğe dönüşen insan ya da insanın beden ve ruhuna hükmeden böcek algısı tam ortaya dökülmüyor, zaten Ott’un tarzının bir özelliği olarak hikayenin soyut ve kapalı ilerlemesi normal! Klostrofobik ve gizemli atmosfer ise iyi yansıtılmış. Ott illüstrasyonlarını kazıma tekniğiyle üreten bir sanatçı, yani siyahı kazıyarak beyazı ortaya çıkarıyor. Tanışan da atmosferini öyle kurmuş, zifiri karanlıktan yansıyan cılız bir ışık şeklinde. Çoğu zaman o ışık oyuncunun üstüne düşüyor ve onu karanlıktan çekip çıkarıyor. Ve karakterin fiziksel olarak çöktüğü sahneler de Ott’un hikayelerindeki insanın kendi bedeniyle ya da dışarıdan bir etkiyle yüzleştiği gerçeğiyle örtüşüyor.  Ve bunu yaparken de karakterini yukarıdan  ve dar açılı bir labirentin içerisinde izliyormuşuz hissi oluşuyor ve yönetmen Ott’un çizgi roman ruhuna sonuna kadar sahip çıkıyor, hikaye biraz geri planda kalsa da, diğer argümanlar sorunsuz e hatta mükemmele yakın çalıştığı için hikayenin açılımı da kuvvetleniyor, Erdem Şenocak mimikleri ve beden diliyle otelin karanlık dehlizlerine hapsolmuş bir adamı gayet iyi canlandırıyor!

Boşluğun Sesi / Kaan Akkaya

33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde, Ulusal Öğrenci Filmleri Yarışması kapsamında En İyi Kurmaca Film Ödülü’ne layık görülen Kaan Akkaya imzalı Boşluğun Sesi filmi de Otel filmi gibi klostrofobik, sıkışmış, eski eşyaların tüm yaşanmış ve yıpranmışlığıyla bir arada kalmış hissiyatını bize geçiriyor. Öykü annesinin ölümü üzerine, evi boşaltmak üzere gelir. Annesi bir istifçidir ve ev ağzına kadar biriktirilmiş, atılmamış eşyalarla doludur. Öykü’nün o evden ayrılma hikayesini bilmesek de (istifçilikten kaçış) dönüş hikayesinin ruhsuzluğu, boşluğu ve duygusuzluğu istifçi olan annesinin psikolojik bir boşluğu doldurduğu gerçeğiyle bizi karşıya karşıya getiriyor. Annesinden geriye kalan eşyalar, onu tamamlayarak, onun sessizliğini kızına taşımaya hazır nesnelere dönüşüyor. Öykü film boyunca tam bir kırılma yaşamasa da küçük komşu kızının annesiyle kurduğu duygusal ilişki bir anlamda Öykü’nün yıllarca annesine karşı haksız bir yargılamanın içinden baktığı anlamını çıkarmamızı sağlıyor. Küçük kız (belki de Öykü’nün çocukluğu) yaşlı kadının şapkalarını en azından saklamak için alıyor ama Öykü’nün annesinden kalan mirastan saklayacağı herhangi bir nesnenin olmaması da tuhaf! Film Öykü ve küçük kızdan yola çıkarak anneye dair iki farklı kişilik çıkarmamızı öngörüyor ve hangisinin doğru olduğunu sonuna kadar açıklamıyor. Ama bu itiş kakış psikolojik olarak filmin çatışma dinamiklerini besleyen bir akışa dönüşüyor, çünkü filmin sadece sessizliğe ve nesnelerin sesine güvendiği anlar yetersiz kalıyor! Sonuçta tek mekanın avantaj sağladığı anlar olduğu kadar zorladığı anlar da mevcut!

Küçük kız annenin olmak istediği, kalmak istediği geçmişi hatırlatırken, Öykü de içinde bulunduğu, belki de olmak istemediği şimdi ki anın temsili gibi duruyor ve anne içindeki boşluğun sesini eşyaların sesinde, yaşanmışlığında ve onları terk edip gitmeyişinde arıyor. Öykü’nün sonunda kendi odasının boşluğuyla karşılaşması ise hem annesinin o boşluğu koruma hissine hem de orasının hep boş kaldığı duygusuna dönüşüyor ki, Akkaya güzel bir serzenişle filmin kapanışını yapıyor!

Başka Türlü / Çağatay Dörtyıldız

 Festivalde bu yıl ilk kez Ulusal Yapay Zekâ Kısa Film Yarışması  yapıldı. Toplam 105 başvuru yapılmış ve 10 finalist arasından da En iyi film Ödülünü Çağatay Dörtyıldız’ın Başka Türlü filmi kazandı. Yapay zeka ile ilgili yapılan üretimlere baştan mesafeli olduğumu ama bunun da özellikle sinema sektöründe karşı konulamaz bir duruma geldiğinin farkındayım. Yani mesele sadece komut vermekten ötede bir şeye evrilmiş durumda. Başka Türlü, adıyla da aslında ‘başka türlü’ bir şey olduğu gerçeğine vurgu yapar nitelikte. Film sanki sinemanın başlangıcına uzanır bir sadelikte diyalogsuz ve siyah beyaz karşımıza çıkıyor ve günümüz insanının geçirdiği aşamaları ve geldiği zamanı anlatan hızlı bir film belki de geçirdiğimiz bu hıza vurgu yapma derdinde!

Her aşamanın yapay zeka tabanlı ilerlediği filmde zıt bir anlam ve anlatımla insanın makineleştiği, makinelerin insanlaştığı ve bu rol değişiminin çok da kanıksanmaya açık bir yol teşkil ettiği bir anlatı mevcut! Teknenin alabora olmasıyla karaya çıkan ve yok olmuş bir dünyanın kralından icazet alıp başka bir yola çıkmaya hazır bir bireyin yolculuğunu deneyimliyoruz ve denizin üzerindeki sisler açılıp baktığımızda, son model, ışıkları açık bir cruz gemisinin yol aldığını görüyoruz. Yeni bir döneme geçildi demek istiyor yönetmen, ya da yeni bir döneme geçme vaktinin çoktan geldiğini mi vurguluyor. Ya da Nuh’un gemisine vurgu yaparak yeni bir dünya yaratmanın ironisiyle bakıyor yarattığı şeye, hepsi mümkün. Başka türlü bir şey benim istediğim diyorsa da yapmış zaten! O anlamda filmi teknik olarak değerlendirmek çok da mümkün değil ama içerik olarak insanın kendi yaptığı şeyle hesaplaşması anlamında kıymetli!!

 

Banu Bozdemir
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu. Sinema yazarlığına Klaket sinema dergisinde başladı. Dört yıl Milliyet Sanat dergisi ve Milliyet gazetesinde sinema yazarı, kültür sanat muhabiri ve şef yardımcısı olarak çalıştı. İki yıl Skytürk Televizyonunda sinema, sanat ve ‘Sevgilim İstanbul’ programlarında yapımcı, yönetmen ve sunucu olarak görev aldı. Antrakt Sinema Gazetesi’nde iki sene editör olarak çalıştı. Tarihi Rejans Rus Lokantasına hazırlanan ‘Rejans Tarihi’ ve ‘Rejans Yemekleri’ kitabının editörlüğünü yaptı. Rejans Rus lokantası başta olmak üzere birçok şirketin basın danışmanlığı görevini üstlendi. Film + sinema dergisine Türk sineması röportajları yaptı. Küçük Sinemacılar, Benim Trafik Kitabım, 'Çevremi Seviyorum' adı altında on iki tane ‘çevreci’, dört tane fantastik çevre temalı yirminin üzerinde çocuk kitabı bulunuyor. Sosyal medyada yolunu kaybeden bir genç kızın maceralarını anlattığı ‘Leylalı Haller’ yazarın ilk romanı. Kaşif Karınca ise beyaz yakalılara çocuk kafasıyla yazdığı ufak bir yaşam manifestosu özelliği taşıyor. TRT’ye çektiği ‘Bakış’ adlı bir kısa filmi bulunuyor. Halen aylık sinema dergisi cinedergi.com'un editörü, beyazperde.com ve öteki sinema yazarı. Kişisel yazılarını paylaştığı banubozdemir.com sitesi de bulunan yazar filmlerde ve festivallerde jüri üyesi olarak görev alıyor, sinema ve kısa film atölyelerinde ders veriyor. Çocuklarla sinema ve çevre atölyeleri düzenliyor.

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.