“Aşk Tutulması”, “Deliormanlı”, “Görevimiz Tatil”, “Aşk Mevsimi” ve “Plajda” gibi birçok filme imza atan, “Çakallarla Dans” ile Türk sinema tarihinin en uzun soluklu serisini yaratan yönetmen Murat Şeker, 20 yılı aşan sinema yolculuğunu ve yeni projelerini Cinedergi’ye anlattı. Şeker, sinemaya olan tutkusunu, “Ben hayatını sinemaya adamış bir yönetmen olarak tabii ki başka projelerde de beni göreceksiniz” sözleriyle dile getirdi.
SugarWorkz, TAFF Pictures ve CJ ENM Türkiye’nin yapımcılığını üstlendiği, Türk sinemasının fenomen komedi serilerinden “Çakallarla Dans 8: Şututgart Çıkarması” 6 Kasım’da sinemaseverlerle buluşacak. Yönetmenliğini Murat Şeker ve senaristliğini Ali Tanrıverdi’nin üstlendiği filmde Şevket Çoruh, Timur Acar, Murat Akkoyunlu, Didem Balçın, Hakan Bilgin, Nur Sürer, Tim Seyfi, Vildan Çırpan, Aslı Melisa Uzun, Tanju Bilir, Ceyhun Yılmaz, Mazlum Sümer ve Murat Çelik yer alıyor. Filmin konuk oyuncuları arasında ise Ertuğrul Postoğlu, Mert Fırat, Cemal Hünal, Nazlı Senem Ünal, Taner Rumeli, Sergen Deveci ve Yoshi Enomoto bulunuyor.
6 Kasım’da vizyona girecek Çakallarla Dans 8: Şututgart Çıkarması’nın usta yönetmeni Murat Şeker ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.
Nil Özer

Çakallarla Dans serisi olarak Türk sinema tarihine “En uzun soluklu seri” olarak geçtiniz…
Evet… Açıkçası 2010 yılında Çakallarla Dans serisinin ilkini çektiğimizde böyle bir şeyi öngöremezdik. Ama aradan geçen yıllar, özellikle pandemiden sonra Çakallarla Dans 6 ile tekrar yolumuza devam edince yavaş yavaş inanılması güç bir rekora imza attığımızı kavramaya başladık. İlk filmler gişede, seyircinin gönlünde taht kurunca insanın başını döndürüyor. Yıllar geçince 7’nci ve 8’incisini hayata geçirince, “Yahu biz Türk sinema tarihine geçtik” diyorsunuz. Evet sinemadaki en uzun seri olduk. Atlas Sineması’nın yanında bulunan “Türk Sinema Müzesi”ndeki yerimizi hazırlamalarını rica ediyoruz.
Çakallarla Dans 8: Stuttgart Çıkarması’nda izleyiciyi neler bekliyor?
Filmde Almanya’dayız. Odak noktamız mülteciler ve insan kaçakçılığı. O yüzden gerçekten uluslararası bir hikâye bizi bekliyor. Kahramanlarımız bu sefer uluslararası çakalların pençesine düşüyor. Seyircinin gülüp eğleneceği, şu anda Avrupa’nın gündemini sarsan ve hatta Avrupa’da faşizmin tekrar yükselmesine temel neden olan mülteci sorunu ve insan kaçakçılığı sorunu var filmimizin odağında… Kaldı ki Türkiye’de de son birkaç yıldır ciddi bir mülteci sorunu ve mülteciler sorunları vardı. Dolayısıyla mizahi açıdan biz de bu konuyu masaya yatırıyoruz.
“Çakallarla Dans” evrenindeki hikâyeler devam edecek mi?
İlk zamanlarda sinemada genellikle üçleme geleneği olduğu için üçüncü filmden sonra “Herhalde artık devam edemeyiz” diye düşünüyordum. Şimdi sekizinci filmdeyiz. Bu nedenle artık kesin cevaplar vermekten kaçınıyorum. Ama Amerikalıların “spin-off” dediği, karakterlerin kendi hikâyeleri üzerinden ilerlemek ya da bu evreni farklı oyuncularla sürdürmek gibi çeşitli olasılıkları düşünüyoruz.

Hem özel hayatınızda anlaştığınız hem uyum içerisinde çalıştığınız bir ekip kurmak, en önemlisi bunu devam ettirebilmek çok önemli… Siz bu serinin hem yapımcısı hem yönetmeni olarak hep birlikte oluşturduğunuz bu birlik ve beraberliği neye bağlıyorsunuz?
Oyuncu ekip arkadaşlarımla aynı dünya görüşüne sahibiz. Hepimiz mualifiz bir kere… Bunun adını koymak lazım. Hepimiz Fenerbahçeliyiz, sadece senarist partnerim Ali Tanrıverdi Galatasaraylı. Ehh, lazım bir tane farklı ses, farklı bakış açısı…
Uzun yıllar devam eden bu iş birliklerinde sadece iş anlamındaki, sanat anlamındaki yakınlıklar veya birbirini tanımalar yeterli olmuyor. Gerçekten kişiliklerin, egoyu bir kenara bırakmanın, gündelik hayatta ne yaparsanız yapın bu oyuncu grubunun, bu arkadaş grubunun içerisindeki pozisyonunuzu korumanın değerli olduğuna inanıyorum. Dolayısıyla sadece bu filmin ya da serinin bir parçası olmak değil; evet, insani olarak da yakın bireyler olmamız bizi bu başarıya götürdü.
Sekizincisi en kalabalık kadrolu filmimiz oldu. Başta Nur Sürer olmak üzere Tim Seyfi, Mert Fırat, Cemal Hünal, Taner Rumeli, Sergen Deveci Almanya’dan genç oyuncular Vildan Çırpan ve Aslı Melisa Uzun gibi kıymetli konuk oyuncularımızla çalıştık.
Her filmde hikâyeyi nasıl taze tutuyorsunuz?
Seri filmlerde ister istemez oluşan tıkanıklığı açmanın en büyük yolu, en havalı yolu da filmin geçtiği atmosferi ve mekânı değiştirmek. Biz daha önce Çakallarla Dans 5’te Trakya’ya açılmıştık. 6’da Yunanistan, 7’de İzmir, 8’de ise Almanya.
Diğer yandan Çakallarla Dans artık gününün vakanüvisi oldu. Hem Türkiye’nin hem yakın coğrafyamızın 16 yıldır sorunlarına, gündemi sarsan konularına ve sarsacak olan meselelerine eğildik hep. Futboldaki şike operasyonundan tutun da Avrupa’daki insan kaçakçılığına kadar birçok polisiye ve toplumun sosyolojisini kökten değiştirecek ya da çözüm oluşturacak birçok konuya yer verdik, kendi bakış açımızı yansıttık. Milleti uyandırdık. Bu sebeple hikâyelerimizi taze tutmamızın en büyük sebebi, çağımıza ve toplumumuza tuttuğumuz aynanın açısı.
Bu kez hikâyenin İstanbul’dan Almanya’ya uzanması filme nasıl bir enerji kattı?
Tabii Almanya’ya gitmek filmin senaryosuna büyük bir açılım kazandırdı. Almanya, Türkiye için oldukça önemli bir yer. Milyonlarca Türk’ün yaşadığı, gidenlerin hikayesinin olduğu bir yer. Dolayısıyla bir Türk’ün yolu Almanya’ya düştüğünde daha önce hiç duymadığınız bir hikâyeye tanık olabiliyorsunuz ya da takip ettiğiniz bir yolculuk varsa orada tamamlayabiliyorsunuz. Bu yüzden filmi Almanya’da çekmek çok büyük bir derinlik kattı.
Hocam bundan sonra sizi yeni hikâyeler, farklı projelerle görebilecek miyiz?
Maalesef bazı projeler kişinin ismiyle anıldığı için sanki başka bir şey yapmıyormuş gibi görünebiliyor. Bu biraz da başarıyla cezalandırılmak gibi. Ben yıllardır film yapıyorum… Aşk Tutrulması, Deliormanlı, Görevimiz Tatil, Aşk Geliyorum Demez gibi bir çok filmim var. Sinan Çetin’in yapımcı olduğu Plajda gibi… Belgesellerim var. Bunlardan sadece 8 tanesi Çakallarla Dans olduğu için halka en çok mal olan film bu olduğu için sanki başka film yapmamışım gibi bir algı oluşuyor.
Türker İnanoğlu’nun yapımcılığında yönetmen olarak yer aldım, bir sürü film yaptım ama dediğim gibi bu başarıyla cezalandırmak da özel bir durum, barışık olmak lazım. Ama ben hayatını sinemaya adamış bir yönetmen olarak tabii ki başka projelerde de beni göreceksiniz.

Şu anda Türkiye’deki sinema ve TV sektörü hakkında neler söylemek istersiniz?
Amerikalı platformların Türkiye’ye gelip buraya bir yapım üssü kurmasıyla beraber hem Türkiye televizyon ve sinema dünyası akamete uğradı. Amerikalıların bizim tahmin ettiğimiz bir planıydı, buna düzeni bozmak yani deregülasyon deniliyor. Fiyatları artırarak, maliyetleri yükselterek üretimi baltaladılar. Bunu öngörmek için kâhin olmaya gerek yoktu. Bunu söylemek için de zaten dâhi olmaya gerek yok. Durum budur.
Bıçak sırtı bir dönemden geçiyoruz. Yapımcılar en başta bu Amerikalı yatırımcı ve platformların aktardığı nakit parayı almak için çarpıştılar ama bir yandan kendi işlerini ve projelerini yavaşlatmış oldular. Farkına varmadan oyuna getirildiler. Düşünsenize Türkiye’nin en tanınmış on, on beş oyuncusu bir platformla anlaştı, onlara sadece para verildi ve oturtuldular. Birçoğunun popülerlikleri eksi yönde ilerledi. O yüzden zor bir dönem. Herkesi ayık olmaya ve sorumluluğa davet ediyorum.
Dizi projelerine sıcak bakıyor musunuz?
Dizi yönetmenliği, dizi çekmek sinema filmine benzese de bu bambaşka bir iş. Sinemanın ne tarz film çekerseniz çekin sanatla bir bağlantısı var. İç içe geçmiş, birbirini tamamlayan ve dönüştüren, en ticari filmde bile sanatsal unsurların kaçınılmazlığı söz konusu.
Dizi bunların tamamını kendi çıkarı için kullanan, filmi taklit eden ama asıl amacı bir şey anlatmaktan çok sizi oyalamak olan bir yapım. Ben dizi seyretmekten de çekmekten de pek haz etmiyorum. Samimi bulmuyorum. En iyi dizi; konusu en iyi uzatılabilen, sizi oyalamakla görevlendirilen şeyin en uzununu yapabilmekle ilgili. Yoksa Godfather 160 dakikada üç kuşak mafyanın hikâyesini anlatıyor. Ondan altı sezon 40 bölümlük dizi de olurdu. Ama ben 6 sezon dizi seyredeceğime Baba filmini 18. kez izlemeyi tercih ediyorum.

Dijital platformları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Dijital platformlar çeşit çeşit. Alternatif sinemanın, dünya sinemasının nadide örneklerini izleyebileceğiniz adeta kültür merkezi gibi çalışan platformlar da var. Yani ben bu platformları eski video kulüplerine benzetiyorum. Ama buralara girdiğinizde kiralayacağınız filmi siz seçiyordunuz ve hem sinema tarihinden hem günümüz seçkisinden seçenekleri siz belirleyebiliyordunuz.
Ama şimdi oradaki algoritmanın sunduğu seçeneklerden birini seçmek zorundasınız. Dolayısıyla bir sürü platform var ama çoğu işte diziler ve vakit oyalama anlamında uzmanlaşmış ve asıl sermayesini o biçimde yönlendirdiği için film katalogları zayıf. Arada iyi filmlere denk gelmek için çalışmak gerekiyor.
Hayatınızın kült filmleri nelerdir? Hangi yönetmenlerin işi sizi heyecanlandırır?
Ben bir sinemasever ve sinema adamı olmanın ötesinde binlerce ve çeşitli filmler seyrettim. Tabii ki favorilerim var, bunlar dönem dönem değişti. 20’lerde, 50’lerde başka. Ama bir çırpıda söyleyebileceğim şunlar: Tarantino hayranıyım. Benim kült filmim diyebileceğim film Pulp Fiction’dır. Orson Welles en büyük ilham kaynaklarımdan biri. Taksi Şoförü (Taxi Driver) ve tabii ki bir sürü film de önemli. Ama Taxi Driver o konuda apayrı bir yerde ve bizi en çok eğlendiren, kamerayı en iyi kullanan yönetmen Steven Spielberg’dir.
FB TV’de Hakan Bilgin’le Kafa Kafa’ya adlı yeni programa başladınız… Bir yandan mekân işletmeciliği, TV programı, bir yandan sinema… Hareketli bir hayat besler mi sizi?
Fenerbahçe televizyonunda Kafa Kafa’ya adlı programa başladık Hakan Bilgin’le. Fenerbahçe’ye vefa borcu, biraz da Aziz Yıldırım’ın gelişiyle beraber yeniden uyanışın parçası olmak adına programı yapıyoruz. Bir yandan mekân işletmeciliği, bir yandan filmler var, bir yandan benim Almanya’da yaptığım yapımcılığını üstlendiğim çalışmalar… En son İranlı yönetmen Nader Saeivar’ın Hacamat adlı filmi için yapımcı olmuştum. Aralık ayında vizyona girecek Almanya’da. Hareketli ve oradan oraya giden bir hayatım var. Bu da benim hayatım, memnunum.
Sanatın diğer dallarıyla da ilgileniyor musunuz?
Benim için sinemadan sonraki, belki de ondan önceki en önemli sanat müziktir. Eskiden de müzik yazarlığı yapıyordum. Açık Radyo ilk açıldığında bir program yapıyordum, aynı zamanda yayın hayatında olan dergilerde köşe yazıyordum. Daha sonra çeşitli dergilerde ve gazetelerde müzik yazarlığı yaptım. Uzmanlık alanım o zamanlar elektronik müzikti.
Ama bugün hâlâ iyi bir rock müzik dinleyicisiyim, klasik müzik konserlerine gitmeyi severim. Resim zaten sinemayla uğraşan herkesin ister istemez sevdiği bir sanat dalı. Zaten hepsiyle ilgileniliyor. Bir senaristin edebiyatla ya da tarihle ilgisi olmadan bir şey yapabileceğine inanmıyorum. Bu donanımı küçük yaşlardan itibaren iyi bir şekilde yapmaya çalıştım ve devam ediyorum.
Çakallarla Dans 8: Stuttgart Çıkarması’nda seyirci en çok neye şaşıracak?
Çakallarla Dans 8’de seyirci en çok filmin ne kadar çok mekânda geçtiği ve olay akışının ne kadar hızlı olduğuna şaşıracak. Nur Sürer’e şaşıracak; ilk defa komedi filminde yer alıyor. İlk defa Almanya’ya giden Türk vatandaşının nelere şaşırdığını görünce şaşıracak.

Çakallarla Dans’ın Türk sinemasındaki yerini nasıl tanımlarsınız?
16 yıldır projeyi kadro değişmeden yürütüyoruz. Sadece son iki filmde İlker Ayrık olmadığı için ana kadrodan bir kişi eksilerek yoluna devam eden bir film serisi olmuş durumdayız. Türk sinemasındaki hem en uzun soluklu seri hem de kırılması zor bir rekora imza atan proje haline geldi. Bunun yaratıcısı olmak benim için gurur verici.
Daha önce Hababam Sınıfı da olmak üzere birçok film daha 2. ve 3. seride kadrosunda ciddi bir dönüşüm yaşadı. Hatta Hababam Sınıfı aradan geçen 20-25 yılın ardından tekrar bambaşka kadroyla çekiliyor ki bizim farkımız kadromuz. Hatta teknik ekip bile değişmiyor.
Çakallarla Dans 8:Stuttgart Çıkarması”nı diğerlerinden ayıran en büyük fark nedir?
Bu, serinin en büyük bütçeli ve en pahalı filmi oldu. Çok geniş bir kadroya ve yüksek kaliteli oyunculara sahip olması anlamıyla diğerlerinden pozitif anlamda ayrıldığını düşünüyorum. Bir de bu filmde değişik lensler kullandık. Bunu da filmin duygusunun daha üst seviyede olmasına bir katkı sağladığını görüyorum. Sonuçlar beni mutlu etti.
Bir de filmin büyük bir bölümünü Almanya’da çektik ve Alman teknik ekiple de çalışmak filmin teknik anlamda daha yukarılara çıkmasına yardımcı oldu.






























