5. Ayvalık Film Festivali bugün sona eriyor… Ayvalık çok sevdiğim sahil kasabalarından biri ve festivalin Ayvalık’la çok bütünleştiğini ve Ayvalık’a çok yakıştığını düşünüyorum. Festival direktörü Azize Tan’ı bu öngörü, bu devamlılık için tebrik etmek gerekiyor!
Her filmin duygusu Ayvalık’ta hissediliyor gerçekten de. Bu sene afişini de çok sevdim Ayvalık’ta yaşamış, 2022 yılında hayatını kaybetmiş aynı zaman da berber olan Arif Buz’un sokağa, meydana, alanlara taşan coşkulu çizimleri Alkan Avcıoğlu’nun animasyon çalışmasıyla bizi büyülü bir gerçekliğin içine soktu…
Festivalde her bölüm kendi içinde incelikli hesaplanmış filmlerden oluşuyordu ama bu sene ilk defa eklenen ‘Orta Sınıflar Nereye Gidiyor’ hem isim olarak hem de orta sınıfın kalmadığı düşünülen bir atmosferde dikkat çekici bir fotoğrafa dönüşüyor. Bu bölümde yer alan yerli filmler karakterlerin içinde bulunduğu duruma umutsuz bir pencereden, çözüm odaklı bir çabalama, bocalama açısından bakıyor ve ortaya geleceğe karşı bir güvensizlik penceresi açılıyor. Sanırım orta kuşağın geleceğe taşıyabileceği umut kırıntısı azalıyor, çabalamaya rağmen bunu yaşamak eski ve yeni kuşağı benzer bir karamsarlık içerisinde buluşturuyor! Festivalde bu bölümde Sarı Zarflar, En Güzel Cenaze Şarkıları, Bir Arada Yalnız, İsimsiz Eserler Mezarlığı, Günyüzü, Karanlıkta Islık Çalanlar ve Süt Çiftliği yer aldı.
Bir diğer bölüm de benim için izlemekten her daim keyif aldığım animasyon filmlerin olduğu bölümdü. Öncelikle Fransız oyun yazarı ve film yapımcısı Marcel Pagnol’un hayatını anlatan biyografik film Muhteşem Bir Hayat’ı izledim. İzleyiciye mesafeli bir karakter ve animasyon olduğunu söylemeliyim. Yazar ve yönetmen olan Slyvian Chomet’in filme özellikle teknik açıdan çok emek verdiği belli. 2010 yapımı İllüzyonistten bu yana ilk animasyon filmi olan Muhteşem Bir Hayat, aynı zamanda 2003 yapımı Belleville Üçüzleri’nde sergilenen tarzda karşımıza çıkıyor. Hikaye anlatımı bir yaşamın izini sürdüğü için bildik kaçıyor ama görsel olarak çok tatmin edici. Film başlarda konu olarak daha akıcıydı, sonrasında didaktik bir anlatıma dönüşse de görselliği her daim göz doldurucu.
Bir diğer film, kesinlikle seyirci dostu bir film olan Louis Clichy’nin Iron Boy’u. Başta bir büyüme komedisi gibi duruyor ama içine aile ilişkileri, inanç sistemi, sevgi ve biraz da dostluk temaları girince hassas bir teraziye dönüşüyor. Suluboya tekniğiyle karşımıza çıkan film, yönetmenin sanat departmanında çalıştığı filmler olan Wall-e ve Up filmlerinden feyz aldığını açıkça ortaya koyuyor. Özellikle de karakter, görüntü ve onu birleştiren temayı başarılı bir şekilde kurguluyor, zaten karakter çok sempatik yaşadıkları da çok iç buracak kadar gerçekçi!
Bu bölümde ayrıca yazar yönetmen Kohei Kadowaki’nin ilk animasyon filmi Biz Uzaylıyız da vardı. Film ilgi çekici ikili bir bakış açısıyla ve incelikli gözlemlenmiş görüntüler aracılığıyla ergenlik bunalımıyla birlikte ilerleyen bir okul hayatı yolculuğunu ele alıyor ve o yılların sonrasına etkisini… Film başlarındaki büyülü gerçeklik hali sonrasında acı gerçekle yüzleşme, intikam alma ve olayları iki taraflı görme hali getiriyor ki bazı yerlerde odak kayboluyor ama yine de bizi büyüme dengesinin sancısında tutmayı başarıyor.
Festivalde ayrıca; üretken Romen yönetmen Octave Mirbeau’nun Bir Oda Hizmetçisinin Güncesi filmini izledim. Film Octave Mirbeau’nun 19. Yüzyıl başlarında yazdığı ünlü kitabından uyarlama. Jude bu hikayeyi anlatarak sınıf hiyerarşisinin bitmediğini ve modern kölelik sisteminin şekil değiştirerek de olsa devam ettiğini güncelliyor. Burjuva bir ailenin yanında çalışan Rumen bir kadının kendi hayatıyla çalıştığı ailenin hayatı arasında kurmaya çalıştığı dengeyi hüzünlü bir şekilde ele alırken, çocuk dünyasının kırılganlığına da dikkat çekiyor.
Gregg Araki son filmi I Want Your Sex / Seni İstiyorum da en ticari belki de en düz-gün filmine rast geliyoruz. Tabii yine uçuk filmlerinde kullandığı deri kıyafetler, kırbaçlar ve tuhaf cisimler var, film bazıları için aşırı bulunabilir! Ya da şöyle diyebiliriz film için Seks saplantısının götürdüğü yere git!
Kosovalı yönetmen Blerta Basholli’nin ikinci uzun metrajlı filmi Dua, 90’larda Sırp işgalinin ve baskısının hissedildiği 90’larda geçen gerilimli bir büyüme hikayesi. Dua judo, müzik ve cinsel keşifleriyle hayatta kalmaya çalışan bir genç kız ve etrafındaki çember git gide daralıyor. Film bu konuyu ele alan filmlerden çok farklı bir şey içermiyor ama amacı zaten o dönemin acısını yaşatmak. Dua’nın yolculuğu siyasi şiddetin getirdiği korku cesaretle yüzleşmeyi de içeriyor!
Festivalin kısa film ve belgesel seçkisi de çok iyiydi, ben döndüğüm için birçoğunu izleyemesem de, kısacıların orada olmaktan çok mutlu olduğunu düşünüyorum ve festivali takip edenlerin kısa filmlere özel bir ilgisi olduğunu da duydum.
Gösterimler, sadece festival döneminde açılan Vural Sineması’nda (ama tadilata girip her zaman açık olacağının müjdesini aldık), Fabrika Ayvalık ve yeni açılan gösteri merkezi olan Rauf Denktaş Kültür Merkezi’nde yapıldı. Ayvalık zaten her yere yürüyerek ulaşılan bir ilçe o yüzden filmler ve etkinlikler arasında mekik dokurken, dar, hareketli ve renkli sokaklardan geçmek bir kez daha iyi hissettirdi. Film festivalleri zaten sadece film izleme odaklı olmamalı, sonrasında etkileşim kurulup fikir alışverişinde bulunulacağı yerlere dönüşmeli. Ayvalık Film festivali buna çok önem verdiğini hem seçtiği mekanlarla, hem menülerle her gün gösterdi, kendi aramızda ‘sosyalleşme’ yorgunluğu yaşıyoruz dediğimiz tatlı anlara dönüştü bu buluşmalar! Her şeyin içinin boşaltılıp üstelik zorlaştığı bir dönemde inatla güzel bir festival yapmak çok önemli ve mutluluk verici!


























