Çatalca Belediyesi tarafından, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin desteğiyle düzenlenen 1. Çatalca Film Festivali’nin, festivale katılan herkes için çok iyi geçtiğine eminim. Festivalle ilgili haberler çıkmaya başladığında kendi adıma çok mutlu oldum. İstanbul çok büyük bir metropol, kültür sanat etkinlikleri açısından aktif bir şehir. Çatalca Film Festivali hem bu çapı genişletti hem de orada yaşayan insanlara bir festival armağan etti, çok da güzel bir festival. İleriki yıllarda ilginin daha da genişleyeceğine eminim…

Festivalle ilgili söyleyeceğim ilk şeylerden biri de bizi çok ilginç bir mekanda konaklatması oldu. Aynı zamanda özellikle çocuklara binicilik okulu şeklinde hizmet veren yer, insanlarla atları yakın temasta tutan bir mekan. Gerçi odalara geçerken kalın camların altında atları görmemiz bir parça üzücü olsa da onlara iyi bakıldığını, ilgilenildiği görmek içimizi rahatlattı. Özellikle kısa filmci arkadaşlarla aynı otelde, aynı koşullarda kalmak hem onlara hem de bizlere iyi geldi.

Festival ilk yılında ‘Sinema doğamızda var’ mottosuyla ve ‘burada herkes başrol’ sloganıyla yola çıktı ve gerçekten de yoğun bir ilgiyle karşılaştı, özellikle de mübadele meydanında kurulan sahnede yapılan açık hava film gösterimleri ve ödül törenine halkın ilgisi çok iyiydi. Ödül gecesinde yanıma oturan iki küçük çocuk, mısır patlağı ve çay eşliğinde törenin tadını çıkararak kendilerine ilerisi için güzel anılar bıraktılar.

Festivalin en ilgi çekici yanlarından biri de Ali Gençoğlu’nun rehberliğinde bir sinema şehri olan Çatalca’yı adımlamak oldu. Birçok filmin çekildiği semt, her köşesinde filmlere mekan olmuş, kalıcı sahnelere eşlik etmiş dokusunu nispeten korusa da, her yerde olduğu gibi orada da değişimler vardı. Gençoğlu’nın hazırladığı eski film kartlarıyla değişen Çatalca’da o filmlerin izini sürmek hepimize iyi geldi,. Bu filmlerin başında Lütfi Ömer Akad’ın yönettiği, Türkan Şoray ve Erol Taş’ın başrollerini paylaştığı 1967 yapımı Ana filmi vardı. Sonrasında Yeşilçam’da birçok filme doğal bir plato olan İnceğiz mağaralarını gezdik. Salako, Davaro, Erkek Güzeli Sefil Bilo gibi filmler de burada çekilmiş.

Gelelim ödül alan ve gösterilen filmlere. İlki yapılan bir film festivali için ödül akçeleri de gayet tatmin ediciydi. Toplamda 250 bin TL para ödülü verildi ve gösterilen her filme de gösterim bedeli ödendi. Her şeyin en başta kusursuz olması için çaba harcanmıştı. Bunda da sinemayla derin bağları olan Belediye Başkanı Erhan Güzel, festival direktörü ve aynı zamanda yönetmen olan Cengiz Özkarabekir ve kısa film yönetmeni yapımcısı ve aynı zamanda festival koodinatörü Onur Güler’in payının büyük olduğunu düşünüyorum. Sinemanın içinden gelen, eksikleri gören ve onları aşmak için çabalayan bir ekibin elinden çıktığı çok belliydi…

Rabia Özmen’in yönettiği Prosedür en iyi film ödülünün sahibi oldu. Film bir hapishane ortamında, Murat’ın yaşadığı huzursuzluğun izini sürüyor. Bu öyle bir huzursuzluk ki, Murat bu konudan dolayı herkese, her şeye ilgisini yitirmiş vaziyette! Film son ana kadar belirsizliğini korumayı başarıyor. Film bize hapishane ortamının çıkışsızlığını, renksizliğini ama bir yandan da orada kader mahkumu olmuş insanların ortak payda da buluşma halini anlatıyor ama Murat’ı bir yere koyamıyoruz. Görüşe gelen karısını ve kundaktaki çocuğunu görünce de yüzü gülmüyor, bir kere kundağı açıp çocuğunun yüzüne bakmıyor. İçeride olmanın ruh haliyle, suçsuzluğun getirdiği kabullenememe ya da suçluluğun verdiği çıkışsızlıkla da açıklayabiliriz bu durumu. Yüzüne, tavırlarına yansıyor çektiği acı. Ve sonrasında belki de içeride olmanın, kalmanın değişik bir takıntısına çengel atıyor film! Yalnız kalamama, hep bir sese, uğultuya maruz kalma haline… Prosedürlerin kişinin iç dünyasını, travmalarını göremeyecek kadar katı, kuralcı ve düşüncesiz olduğu gerçeğiyle bizi farklı bir şekilde buluşturan film, Murat’ın karısının tavrından, hediyesi alan çocuk edasıyla kendi iç dünyasının yaşadığı değişime kadar her şeyi ince bir çizgi üzerinde kurmayı başarıyor. Geriye kulaklarını diğer mahkumların sevinçlerine, hüzünlerine tıkamış Murat’ın yüz ifadesi kalıyor.

Büyük Jüri Özel Ödülünü kazanan Dalya Keleş’in Yerçekimi ise büyüme çağındaki Deniz’in toplumsal olarak çizilen cinsiyet normlarının arasında sıkışıp kalma sürecini anlatıyor! Kendisini ait hissettiği dünya burası değil belki, o yüzden aslında bir gezegen bile kabul edilmeyen Plütona benzetiyor kendisini, zaten yukarıdan da bir şey düşmüyor ama yerçekimi var vs… Deniz farklı olduğu gerçeğiyle birçok kez yüzleşiyor, soyunma odasında diğer kızların bedenine baktığında kendi bedenine yabancılaşması, en yakın arkadaşının erkek olması, futbol oymamayı sevmesi, kızlarla gittiği bir doğum günü partisinde onlarla aynı frrekansta olmayışı gibi… Keleş bu kırılmaları o kadar naif, derinden ve sessiz bir şekilde anlamlandırmaya çalışıyor ki Deniz’in sıkışmışlığı karşısında bir mucize bekler hale geliyoruz. Çünkü yerçekimi ağırlığını hissettiren bir şekilde varlığını belli ediyor ve Deniz’in bu anlamda yerçekimsiz bir alan arayışı da devam ediyor! Deniz’in küçük bir kasabada olması, havuzun suyla dolması, en yakın arkadaşının da onu yalnız bırakması, Deniz’e pek nefes alacak alan bırakmasa da, Deniz içindeki umut kırıntıları ve hayal gücünün etkisiyle üzerine inen ağırlığı şimdilik filmin sonunda bertaraf etmiş görünüyor.

Jüri Özel ödülünün sahibi olan Doğa Kılcıoğlu Esen’in Kirpik filmi ise bir yas sürecinin yaşattıkları etrafında şekilleniyor. Küçük bir kız çocuğunu izleyen kocaman bir göz, onu her türlü tehlikeye karşı koruyan bir kalkan gibi. O göz kimi zaman bir tekneye, kimi zaman kaplumbağaya dönüşüyor, ona gözü gibi bakan o göz zamanla yaşlanıyor yıpranıyor, kirpiklerine yapraklar dolanıyor. Orada bir rol değişimi yaşanıyor, küçük kız bu sefer ona gözünün içi gibi bakmaya başlıyor… Hazin son yavaş yavaş yaklaşıyor, bu kez kirpik yas sürecinin takipçisi olarak küçük kızı tamamlıyor, ona yol açıyor, yas sürecinde ona yarenlik ediyor. Bu kadar minimal, diyalogsuz ve sade çizimlerin yarattığı hissiyat gerçekten de çok derinlikli… Bir yas sürecini izliyoruz, gerçeküstü bir anlatımla giden kişinin kalan kişide bıraktığı etkinin anlatımına hayran kalıyoruz, o ilişkinin maddi süreci dışında manevi sürecinin büründüğü başkalık hepimizi bir yerinden yakalıyor ve hepimiz o kirpiğin öncülüğünde kendi yasımızla yüzleşiyoruz… Çok naif, dokunaklı.

Festivalde iki tane de mansiyon ödülü vardı. Birisi Utku Ali Güler’in izlediğim andan beri çok sevdiğim filmi Feridun filmi oldu, diğeri de Turgut Kanal’ın Mümeyyiz filmiydi.

Feridun hikikomori sendromundan mustarip, bütün hayatını evde kurmasına rağmen pek de nasıl bir hayat sürdüğünü anlamadığımız bir tipleme. Bir sürü temizlik, çamaşır deterjanı aldığını düşünürsek biraz temizlik hastası, takıntılı diyebiliriz. Yönetmen Feridun’un yaşam alanlarını kısarak bizi aslında kişinin evdeki bir nesneyle kurduğu iletişime odaklıyor. Bu nesne çamaşır makinesi. Aslında nesneden çok filmin ikinci karakteri desek yanlış olmaz. Filmi izlerken gerçekçilik sorunu yaşanmıyor, bu yaşananların Feridun’un kafasında olduğunu da düşünmüyoruz, gerçek üstü öğeleri kendi adıma çok sevdiğim için filmin çamaşır makinesini bir iletişim aracı olarak kullanmasını sevdim. Karışan çamaşırlar iletişimin yolunu açarken, Feridun’un Hülya’yı görme isteğinin onu dışarıya iten bir yol olacağını düşünsek de Feridun fantastik yollardan ona ulaşma derdinde! Film asla yarattığı karakter üzerinden seyirciye acılı bir hikaye geçirmiyor, aksine çamaşır makinesi üzerinden bile olsa çabalayan bir bireyi görmek mutlu ediyor, film tek mekan algısını bizi boğmadan ilginç bir hale getirmeyi başarıyor.

Mümeyyiz iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı, faydalıyı zararlıyı ayırt etme gücüne (temyiz kudretine) sahip olan kimse demek. Karşımızda boynu bükük, cezai ehliyetinin olup olmadığına karar vermek için sorguya alınmış bir çocuk var! Çocuk devlet kurumlarının elinde bir oyuncağa dönüşüyor, film onun suçlu olup olmadığından çok, onu sorgulayan büyüklerin vicdanına uzanıyor, sızıyor! Büyük çoğunluğu bir doktorun odasında geçen film, bir çocuk üzerinde kurulabilecek güç dengeleri arasında dolaşıyor, bizi doktorundan odasından çıkarıp jandarma minibüsünün her türlü suçlu hissettirecek sıkışık alanına hapsediyor ve hiyerarşik yapının önyargısı bir çocuk üzerinden gayet açık ve net işletiliyor. Hikaye bu anlamda başarılı bir yargılama aracına dönüşüyor!

Yönetmen Yüksel Aksu başkanlığında, oyuncular Dilan Çiçek Deniz ve Bülent Emrah Parlak’tan oluşan Ana Jüri tarafından değerlendirilen 10 finalist film arasından dereceye giren isimler, sanatçı Selçuk Ören’in festivale özel tasarladığı Altın Erguvan heykelcikleri ve para ödülleriyle buluştu. Seneye katlanarak devam etmesi dileğiyle hoş geldin Çatalca Film Festivali!

 

Banu Bozdemir
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu. Sinema yazarlığına Klaket sinema dergisinde başladı. Dört yıl Milliyet Sanat dergisi ve Milliyet gazetesinde sinema yazarı, kültür sanat muhabiri ve şef yardımcısı olarak çalıştı. İki yıl Skytürk Televizyonunda sinema, sanat ve ‘Sevgilim İstanbul’ programlarında yapımcı, yönetmen ve sunucu olarak görev aldı. Antrakt Sinema Gazetesi’nde iki sene editör olarak çalıştı. Tarihi Rejans Rus Lokantasına hazırlanan ‘Rejans Tarihi’ ve ‘Rejans Yemekleri’ kitabının editörlüğünü yaptı. Rejans Rus lokantası başta olmak üzere birçok şirketin basın danışmanlığı görevini üstlendi. Film + sinema dergisine Türk sineması röportajları yaptı. Küçük Sinemacılar, Benim Trafik Kitabım, 'Çevremi Seviyorum' adı altında on iki tane ‘çevreci’, dört tane fantastik çevre temalı yirminin üzerinde çocuk kitabı bulunuyor. Sosyal medyada yolunu kaybeden bir genç kızın maceralarını anlattığı ‘Leylalı Haller’ yazarın ilk romanı. Kaşif Karınca ise beyaz yakalılara çocuk kafasıyla yazdığı ufak bir yaşam manifestosu özelliği taşıyor. TRT’ye çektiği ‘Bakış’ adlı bir kısa filmi bulunuyor. Halen aylık sinema dergisi cinedergi.com'un editörü, beyazperde.com ve öteki sinema yazarı. Kişisel yazılarını paylaştığı banubozdemir.com sitesi de bulunan yazar filmlerde ve festivallerde jüri üyesi olarak görev alıyor, sinema ve kısa film atölyelerinde ders veriyor. Çocuklarla sinema ve çevre atölyeleri düzenliyor.

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.