Bazı orta ve büyük ölçekli şehirleri işin içine katsak da İstanbul’da yaşanan sanatsal aktivite ve çeşitlilik üst boyutlarda. Sanatın her alanında yapılan üretimler özel sektörün ve devletin ivmesiyle hareket kazansa da özellikle İstanbul’da belediyelerin kültür sanata verdikleri katkı, yaptıkları yatırım daha yüksek seviyelerde. Atıl alanların, eski ve virane binaların bir sanat merkezi gibi kurgulanıp halkın kullanımına açılması son dönem belediyecilik anlayışının bir simgesine dönüştü adeta. Hükümetin kültür politikalarının en zayıf alan olarak kalması, o alanın hala toplumun seküler kesiminin elinde parlayan bir yıldız olması, son yıllarda ‘kültür yolu’ festivalleriyle yönetimin bu açığı kapatmaya çalıştığı algısı bir hayli yaygın. İstanbul’da birkaç yıl evvel başlayan Kültür Yolu etkinlikleri artık yurdun dört bir yanında yapılmaya çalışılıyor. Bu da ülkemizde kültürel faaliyetlerin aynı zamanda siyasal ve ekonomik bir gösterge taşıdığı anlamına geliyor. İstanbul hala merkez olma özelliğini korusa da, farklı şehirlerden yükselen festival sesleri gezici de olsa, belli bir zaman diliminde gerçekleştirilse de ‘merkez’ fikrini tartışmaya açık hale getiriyor. Belki de günümüzde bu kaçınılmaz, taşra kelimesini çok kullanmayı sevmesem de, taşra ve kırsal kavramının değiştiğine tanıklık ediyoruz. Dijital çağda görünürlük daha fazla hale gelirken; mesafelerin de eskisi kadar keskin ve önemli olmadığını deneyimliyoruz. Mardin’de yapılan bir bienal yöre halkının katkıları ve yerellik zırhıyla daha özgün eserler ortaya çıkmasına olanak verebiliyor. Bu sene ilki yapılan Edirne Bienal’inde de aynı şeyi gözlemlemek mümkündü, bu sayede orta ölçekli şehirler etkinlik mekanı görevinin yanında aynı zamanda kültürün bir öznesi gibi davranabiliyor!
Tabii bunlar yeni kavramlar değil, antik çağdan beri sanatın anlam ve amacına dair birçok görüş var. Platon sanatın devlet eliyle yapılması ve topluma ahlaki değerler aşılaması gerektiğini savunmuş, (bugünkü devletin algısına çok yakın) Aristotales sanatın duygusal olarak arındırdığını ve toplumun her kesimine ulaşması gerektiği öne sürmüştür. Aydınlanma çağı düşünürü Friedrich Schiller toplumsal olarak özgürlük ve uyumun ancak sanatın kitlelere yayılmasıyla sağlanacağı üzerinden durmuş, Matthew Arnold kültürün toplumun en alt kesimlerine kadar yaygınlaşmasını bir medeniyet arzusu olarak görmüştür. Yani hangi çağda olursa olsun, halkı sanatla buluşturmak elzem bir istek ve gereklilik olarak ele alınmış.
Cumhuriyet dönemine baktığımızda Mustafa Kemal Atatürk ‘Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuştur’ diyerek sanatın halk kitlelerine ulaştırılması için halkevleri, köy enstitüleri, müze ve güzel sanatlar akademileri açılmasına öncülük etmiştir. Burada köy enstitülerini kuran Hasan Ali Yücel’i de anmadan geçmemek lazım, Ahmet Kutsi Tecer, Aşık Veysel, Fakir Baykurt, İsmail Hakkı Tonguç ve daha birçok isim sanatın büyük şehirlerde hapsolup kalmasının önünü keserek, aynı zamanda dönemin destek politikaları olan tarım ve üretimi iç içe geçmiş bir yaşam algısı olarak Anadolu’nun geneline yaymayı başarmışlardır.
Raymond Williams, sanatı bir dönemin ruhunu veya ideolojisini anlamanın en derin yolu olarak görür. Sanatçının eseri, dönemin resmî ideolojisi ile insanların gündelik hayattaki gerçek deneyimleri arasındaki o karmaşık ilişkiyi yansıtır. Ülkemiz açısından bakarsak 2002 yılında iktidar olan AKP, başka alanlardaki gücünü toplum üzerinde baskılasa da kültür ve sanat üretimindeki eksikliğini kapatmak için son yıllarda ‘kültür yolları’ arar hale geldi! Bunun en yaygın örneklerinden birisi hala film festivalleri. Neredeyse her şehirde Kültür Bakanlığı desteğiyle ilin valisi tarafından organize edilen film (daha çok kısa film) festivalleri yapılıyor. Ya da devam eden bir festivali kendi bünyelerine katma konusunda tekliflerde bulunuyorlar. İçerik yani film gösterimi konusunda biraz yetersiz kalan bu festivaller, kendi ideolojilerinin temsil ettiği sanatçılarla halkın gözünde ‘popüler’ bir algı yaratırken, bir yandan da ekonomik ve politik bir dolaşım yaratma amacı taşıyor. Aynı şekilde bol şarkıcılı kültür yolu festivallerinin yarattığı etki de benzer şeyi gösteriyor.
Tabii devlet etkisini bir yana bırakırsak, merkezlerde yapılanların bir kopyası olmayıp, daha bağımsız ve bütçesiz olmayı hedefleyen festivallerin de yöreye dair bir mücadele alanını desteklemesi, kadın emeğini daha görünür kılması ve kentin hafızasına dair geriye dönük kayıtlar oluşturması daha mümkün hale gelebiliyor. Örneğin Karadeniz’de yapılan bir festivalin ekolojik bir mücadeleyi baz alması gibi. Örneğin yıllar önce Tunceli’de yapılan bir film festivalinde konuklar Peri Suyu Vadisi üzerine yapılacak baraj inşaatını protesto etmek üzere oraya götürülmüştü. Hem oraya ilk defa gelen konuklara yörenin coğrafyası tanıtılmış, hem de bir mücadele alanı içerisinde festivalin konum ve duruşu sergilenmiş oldu. Festival artık yapılmıyor. Ya da Adana’da karnaval havasında büyük bir coşkuyla yapılan Portakal Çiçeği Festivali tamamen bölgenin iklimsel dokusundan, yerel hafıza ve tatlarından ilham alıyor.
Bir de tabii artık şöyle bir durum da var, büyükşehirlerde üretim yapmayı geçtim yaşamanın zorluğu da hissedilir ölçüde artıyor. Büyük şehirlerde artan yaşam maliyetleri ve görünmezlik insanları daha küçük şehirlerde yaşam ve üretim algısına itiyor. Sinemacılar, müzisyenler, yayıncılar daha düşük maliyetli bir yaşam modelini deneyimleyip aynı zamanda alternatif bir üretimin ve seyirciyle doğrudan temasın yolunu açabiliyor. Özellikle pandemiden ve yüksek kira artışlarından sonra küçük yerleşimler insanlara daha sempatik gelmeye başladı.
Tabii illa oraya sonradan gidenlerin güdümünde değil sanat, artık küçük şehirlerde yaşayan gençler de bu sosyolojik dönüşümün içinde büyüyor ve yer alıyor. Örneğin Sinop Film Festivali. Önce Ayancık ilçesinde daha küçük çaplı başladı. Ayancıklı genç bir yönetmen tarafından başlatıldı sonrasında yerel yönetimlerin ve Kültür Bakanlığı’nın desteğiyle Sinop Film Festivali’ne dönüştü. Yani festival dışarıdan gelen büyük bir etkinlik olarak başlamadı, orada yaşayan bir gencin bir parçası olduğu bir oluşum olarak giderek büyüdü.
Bunda sosyal medyanın da etkisi büyük, eskiden kendi içinde kalan etkinlikler, kısa sürede görünürlük kazanıyor hatta başka şehirlerden katılımcıları ağırlıyor. Buna örnek olarak da Bozcaada Ekolojik Film Festivali’ni örnek olarak verebiliriz, adanın sakinlediği bir zamanda yapıldığı için dışarıdan festival için gelen takipçi çok fazla oluyor. Bunlar olumlu gözlemler. Küçük ölçekli yerleşimlerde sanatın önünde devamlılık sorunsalı var. Birçok festival ‘gelenekselleşme’ heyecanı ile yola çıkıyor, büyük beklenti yaratıyor ama ekonomik sorunlar, siyasi değişkenlikler ve iç meseleler yüzünden birkaç yıl içinde kaybolabiliyor. Ama festivallerin ana omurgası her zaman yerel halktır. Çünkü festivallerin ana paydaşları orada yaşayanlardır. Bu bağ kurulmazsa festivaller dışarıdan gelen, geçici organizasyonlar olarak etki bırakır.
Film festivalleri dışında Bienaller de dikkat çeken sanatsal etkinlikler. İki yılda bir yapılan bienallerin en eskisi İstanbul Bienali. Şehrin birçok noktasını kullanabildiği için aslında seyirciyle kurduğu ilişki daha yoğun ve organik. Onun dışında yedincisi yapılan Mardin ve bu sene ilk defa yapılan Edirne ve Kapadokya Bienalleri şehri bir sanat merkezi gibi kullanarak, ayrıca tarihi mekanları da modern sanatın argümanlarıyla birleştirerek kullanan buluşmalar. Gelecek yıllarda bienallerin sayısının artacağını düşünüyorum. Kitap günleri de artarak devam ediyor. Bunlar bağımsız olduğu gibi devletin görünür olma ve sanata yön verme, elinde tutma çabalarının bir ürünü aynı zamanda. Bu yüzden büyük şehirler dışında sanat olur mu sorusundan çok bu festivallerin nasıl şekillendiği daha çok önem taşıyor. İstanbul dışındaki sanat festivallerinin son on yılda oldukça farklılaştığını söylemek mümkün. Eskiden yerel belediyeler, üniversiteler ve bağımsız inisiyatifler kültür sanatı halka ulaştırma misyonunu üstlenmişken şimdi kültür bakanlığının her ilde dolaşıma soktuğu festivallerden bahsediyoruz. Bunları destekleyenler kadar eleştirenler de var. Destekleyenler sanatın İstanbul dışında da işlerlik kazanmasını, kültürel erişim ve dolaşımın genişlemesini ve ekonominin bir nebzede olsa canlanmasını olumlu bir gelişme olarak görüyor.
Eleştirenlerin çoğu ise yerel sanat ekosistemini güçlendirmekten çok merkezi bir kültür politikasının uzantısı olarak görüyor ve süreklilik arz etmediği için yapılan şeyin sadece ‘festival yapmakla’ sınırlı kaldığını düşünüyor. Bu tarz festivallerin muhafazakar ve milli kültürel referanslarla öne çıkarılması, kültürel dönüşüm politikası olarak yorumlanıyor bu da karşı kültürel hegemonyaya hizmet eden bir anlayışı doğuruyor.
Şehirde yapılan festival bittikten sonra oluşan duygu ve doku da önemli. Yeni bir kültürel altyapı mı yoksa yoğun bir etkinlik trafiği mi yaratıyor? Bir rahatlama, bunun da üstesinden geldik duygusu mu? Bunun duygusu mutlaka şehirden şehre, yapanların bakış açısına göre değişim gösterecektir ama kalıcı bir kültürel ekosistem yarattığını söylemek zor.
Yine de Türkiye’de kültürel üretim mevcut şartlarda tek bir merkezden değil, çok sayıda sanat odağının birbirine temas eden yapısı içinde devam edecek diye düşünüyorum. Bu da yeni festivallerin, mekanların ve belki de farklı izleyici profillerinin ortaya çıkmasını sağlayıp ‘çeşitlilik’ algısının devam etmesini sağlayacak. Bugün taşradan artarak ses veren festivaller farklı kültür politikalarını işaret ediyor, sanatı tek elden yönetme azmi ve isteği uyandırıyor. Kültür Yolu Festivali bu yıl 26 şehirde etkinlik planlamış, kültürel alan ve hedef büyüyor gibi gözükse de konservatuvardan mezun olan, sanatla uğraşmak isteyen gençlerin kapsadığı rakam çok yetersiz kalıyor. Konu daha çok kültür sanat yokluğu değil, bu pazarın kimin elinde olduğu ve kimin çıkarları doğrultusunda büyüdüğü…



























