Ragıp Türk’ün yönettiği “Taş ve Tüy”, cezaevinden tahliye olduktan sonra yetiştirme yurdundaki oğluna kavuşmaya çalışan Nazire’nin mücadelesini konu alıyor, film 63. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde ulusal yarışma bölümünde Türkiye prömiyerini yapıyor. Yönetmeni Türk’e sorularımı ilettim…

Öncelikle filmin isminden başlayalım. Taş ve Tüy bu anlamda filmin içinde nasıl bir sembole dönüşüyor?
Taş, ağırlığı ve sertliğiyle; tüy ise yumuşaklığı, hafifliği ve kırılganlığıyla iki farklı hali temsil eden, üzerine düşündüğüm imgeler. Taş yerleşik ve soğuk bir şeyi çağrıştırırken tüy sıcak ve savrulandır. Taş şiddeti, tüy ise şefkati hatırlatır.
Filmde, başta Nazire olmak üzere, neredeyse bütün karakterlerin taşla tüy arasında kalmış bir yaşam ve duygu hali içinde olduklarını görüyoruz. Bir yandan sertleşmek zorunda kalırken diğer yandan kırılganlıklarını korumaya çalışıyorlar. Bazen de hayatın koşulları karşısında oradan oraya savruluyorlar. Örneğin Nazire, bir tüy gibi savrulurken taş gibi sertleşebiliyor. Nazan ise taş gibi ağır ve sağlam görünmesine rağmen aslında bir tüy kadar kırılgan. Uğur da bu iki dünyanın arasında savrulup duruyor.
Dolayısıyla taş ve tüy, filmde kesin sınırlarla birbirinden ayrılan iki durumu değil, karakterlerin iç içe geçmiş, çelişkili hallerini temsil ediyor. Hepimiz zaman zaman taş kadar sert, zaman zaman da tüy kadar kırılgan olabiliyoruz. Filmde beni ilgilendiren de insanın bu iki hal arasında hangi koşullarda, nasıl savrulduğuydu.
Nazire çok gerçek bir yandan da yaşadıkları düşünüldüğünde çok uç bir karakter. Birinden ya da birilerinden mi esinlendin, yoksa kurgusal mı?
Nazire kurgusal bir karakter ama yaşadığı dünyanın gerçekliğine sıkı sıkıya bağlı ve içinde yaşadığımız toplumda fazlasıyla karşılığı olan kadınlardan biri. Nazire’nin geçmişinde zorla evlendirilme, şiddet, yoksulluk ve kayıplar var. Bir de bütün bunların üzerine, kendisini sürekli açıklamak ve ekonomik olarak kanıtlamak zorunda kaldığı bürokratik bir sistem ekleniyor. Sonuç itibariyle işsizlik, barınma sorunu ve suçla iç içe geçmiş bir hayatın içinde kalıyor.
Yaşadıkları ile Nazire uç gibi görünse de, istatistiklerde aslında toplumdaki neredeyse üç kadından birini temsil ediyor. Mesela eşinden şiddet gören evli kadın oranı % 26, boşandığı eşinden şiddet gören kadınların oranı % 62, boşanma sonrası çocuğundan ayrı kalan kadınların oranı % 25, ayrıca yoksulluk sınırındaki yalnız annelerin % 74’ü evden çıkarılma ve tahliye tehdidi ile karşı karşıya. Buradan bakınca Nazire’nin aslında toplumda fazlasıyla var olduğunu anlayabilirsiniz. Ayrıca önemli olanın Nazire’yi bu noktaya getiren koşulları anlayabilmek olduğunu düşünüyorum. Çünkü bazen bize uç gibi görünen hayatlar, aslında toplumun gözünün önünde olan ve görmek istemediği gerçeklerin bir yansıması olabiliyor.

Uzun metrajlı filmlerde çalıştığını biliyoruz. Uzun metraja geçiş sürecinde ne gibi farklılıklar yaşadın, zorluklar ve avantajlar nelerdi?
Bu soruyu iki farklı açıdan ele almak gerektiğini düşünüyorum. Birincisi, yazar ve yönetmen olarak biçim ve içerik açısından; ikincisi ise yapımcı olarak bütçe ve yapım tasarımı açısından.
Biçim ve içerik açısından baktığımda, kısa filme kıyasla bazı şeylerin daha kolay olduğunu söyleyebilirim. Bir hikayeyi anlatmak için zamana sahip olmak insanı epey rahatlatıyor. Karakterleri ve hikayeyi derinleştirebilmek, onları geliştirebilmek, yeni olaylar, durumlar ve karakterler ekleyebilmek benim için çok olumlu bir deneyimdi. Aynı şekilde sinematografiyi ve görsel dili katman katman kurabilmek, kurgu dilini daha geniş bir zaman içinde tasarlayabilmek de yaratıcı açıdan elimi rahatlattı. Şimdi geriye dönüp baktığımda, kısa filmlerde yaşadığım en büyük sorunlardan birinin zaman kısıtlaması olduğunu daha iyi anlıyorum. Bir diğer avantaj da başta oyuncular olmak üzere tüm ekibin uzun metrajlı bir filme daha iyi konsantre olması.
Bütçe ve yapım tarafında ise durum tam tersi… Burada çok daha büyük riskler ve zorluklar var. Türkiye’de film fonlarının ve finansman olanaklarının sınırlı olması, buna karşılık film yapım maliyetlerinin çok yükselmesi, uzun metrajlı film üretimini giderek zorlaştırıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı desteği ve TRT 12 Punto gibi olanaklar önemli olsa da her zaman yeterli finansmana ulaşmak mümkün olmuyor. Uluslararası ortaklar bulamadığınızda kendi imkanlarınızı devreye sokmanız gerekebiliyor. Ben de Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın ilk film desteğini aldım. Uzun yıllardır sektörün içinde olmamın sağladığı ilişkilerle, meslektaşlarımın ve dostlarımın desteğiyle, kendi imkanlarımı kullanarak filmi tamamlayabildim. Ama bu, oldukça zorlu ve yorucu bir süreçti.
Şöyle toparlayayım. Uzun metrajlı film yapmak, sadece bir hikaye anlatma meselesi değil; aynı zamanda o hikayeyi hayata geçirebilecek koşulları da yaratma mücadelesi.

1Filmin dünya prömiyeri Güney Kore’de, Jeonju Uluslararası Film Festivali’nde yapıldı. Tepkiler nasıldı? Anne-oğul ilişkisindeki bürokratik ve kişisel engelleri nasıl karşıladılar?
Bir filmin kendi ülkesinin dışına çıkması ve başka bir kültürde seyirciyle buluşması benim için önemli. Hikayenin yerel koşulları ne kadar belirleyici olursa olsun, insan ilişkileri üzerinden başka coğrafyalarda da karşılık bulabilecek bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Nazire’nin yaşadığı bürokratik sorunlar, onun geçmişi ve içinde bulunduğu toplumsal koşullarla doğrudan ilişkili. Ancak bir annenin çocuğuyla birlikte olabilmek için mücadele etmesi, kendisini başkalarına anlatmaya ve kabul ettirmeye çalışması evrensel bir mesele. Bunun başka kültürlerde ve toplumlarda karşılık bulması da ayrıca güzel.
Dünya prömiyerinde yapımcımız İris Tahhuşoğlu ve başrol oyuncumuz Melda Tuzluca filmi temsil ettiler. Onlardan aldığım izlenimler ve bana aktardıkları doğrultusunda, filmin seyirciden olumlu tepkiler aldığını söyleyebilirim. Filmin farklı bir kültürde karşılık bulduğunu görmek, hikayenin yerel gerçekliğinin ötesine geçebilen yanını anlamak açısından da önemliydi.
Nazire herkese karşı güvensiz. Bir yandan kağıt toplayıcılığı yapıyor ama düzenli bir iş bulma konusunda da pek istekli görünmüyor. İlişkilerinde ve toplumsal ağlarda tutunmaya çalıştığı şey tam olarak ne?
Nazire’nin güvensizliğini kişisel bir özellik olarak görmüyorum. Güvensizlik, onun içinde bulunduğu dünyada bir yaşam ve var olma biçimi. İnsan sürekli kendisini savunmak zorunda kaldığında, zamanla her şeye karşı temkinli hale geliyor. Böyle ortamlarda kimse kimseye kolay kolay güvenemiyor ve sürekli bir kaygı atmosferi hakim oluyor. Yaşam mücadelesi had safhaya ulaştığında, çevrendeki her şey bir tehdit gibi görünmeye başlıyor. Suçun alt sınıflarda normalleşmesine ve yaygınlaşmasına biraz bu koşullar üzerinden de bakmak gerektiğini düşünüyorum. Nazire’nin geçmişini ve yaşadıklarını düşündüğümüzde, insanlarla kurduğu ilişkilerdeki güvensizliğin ve temkinin nereden kaynaklandığını anlayabiliyoruz.
Nazire’nin konumundaki bir kadına sunulan ‘düzenli iş seçeneği’ aslında ağır koşullarda çalışıp çok az parayla hayatta kalma mücadelesi vermesi anlamına geliyor. Üstelik bu düzenli iş seçenekleri çocuğunu geri alabilmesi için bürokrasinin Nazire’den beklediği koşulları yerine getirmesine de imkan tanımıyor. Ayrıca Nazire’nin tutunmaya çalıştığı en önemli şeylerden biri, kendi hayatı üzerinde söz sahibi olabilmek. Sevdiği adamla ve çocuğuyla birlikte bir hayat kurmak ve geçimini kendi imkanlarıyla sağlamak. Gerekirse çöp karıştırarak, kağıt toplayarak, hurdacılık yaparak bunu gerçekleştirmeye çalışıyor. Fakat içinde bulunduğu dünya, kendi hayatını kurmaya çalışan bir birey olarak var olmasına izin vermek yerine, onu sistemin işleyişine uygun, kontrol edilebilir bir alana sıkıştırmaya çalışıyor. Örneğin bir konfeksiyonda en ağır ve en düşük ücretli işlerden birini yapmaya razı olmasını bekliyor. Nazire ise kendi iradesinden kolayca vazgeçmeyen bir kadın. Sistemin onu sıkıştırmak istediği alana, bunun bedeli suç işlemek olsa bile, girmeyi kabul etmiyor.
Ayrıca benim için Nazire’nin meselesi yalnızca hayatta kalmak değil, nasıl yaşayacağına kendisinin karar verebilmesi. Onun mücadelesinde güvensizlik de, iş tercihleri de, kurduğu ilişkiler de farkında olmadan aradığı özgürlüğün bir parçası.

Nazire çamura batmış bir haldeyken koruyucu aile kusursuz görünüyor. Öz anne sevgisiyle daha iyi bir gelecek fikrini karşı karşıya getirirken hangi dengelere dikkat ettiniz?
Dikkat ettiğim temel şey, haklı-haksız ya da iyi-kötü ayrımı yapmamaktı. Çünkü Uğur için hangi seçeneğin daha iyi olacağını ben de bilmiyorum. Ama gönlüm hep Nazire’nin yanında kalmasından yana. Koruyucu aile de aslında kusursuz değil. Yalnızca varlıklı ve güçlü bir konumda görünüyor. Nazan, istediği kıvama gelmeyen Nazire’yi sistemle tehdit edebilen, gerektiğinde sistemi kullanarak bir çocuğu annesinden ayırabilecek bir kadın. Böyle bir kadın kusursuz olabilir mi?
Sistem sorunlarını eleştirirken senaryoyu yazarken otosansür uyguladığın oldu mu?
Hayır, olmadı. Filmde de göreceğiniz üzere, eleştirilmesi gerektiğini düşündüğüm noktalarda eleştiriden kaçınmadım. Otosansür, genellikle birilerini ya da bazı güç odaklarını rahatsız edeceğini ve bunun işine engel olabileceğini düşündüğünde başvurduğun bir şey. Benim eleştirdiğim ise belirli kişiler ya da güç odakları değil, hepimizi kapsayan sistemin ta kendisi.
Melda Tuzluca, Özgür Meriç, Onur Gözeten, Duygu Aktoprak ve Tuğba Kürükoğlu gibi popüler olmayan isimleri tercih etmenin sebebi neydi? Özellikle Melda Tuzluca ile çalışma biçiminiz ve karakter hazırlığı nasıldı?
Oyuncu seçiminde benim için önemli olan, oyuncunun karakterle nasıl bir ilişki kurabileceği ve hikayenin dünyasına ne kadar doğal biçimde yerleşebileceğiydi. Bazen seyircinin oyuncuyu başka rollerden tanımıyor olması, karakterle daha doğrudan bir ilişki kurmasına da olanak sağlayabiliyor. Nazire gibi bir karakter söz konusu olduğunda bu mesele özellikle önemliydi. Ayrıca sinemada sürekli aynı yüzleri izlemek yerine, yeni oyunculara alan açmanın ve seyirciye yeni yüzler kazandırmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Oyuncularla rahat iletişim kurabilmek benim için bir diğer önemli kriterdi. Bu açıdan süreç oldukça iyi ilerledi. Ortaya çıkan performanslardan çok memnunum ve hepsine özverileri için çok teşekkür ediyorum.
Nazire’yi oynayacak oyuncuyu bulmam ise oldukça uzun sürdü. Tam umudumu kaybetmeye başladığım bir anda, bir arkadaşım Melda’nın fotoğrafını gönderdi. O an onun Nazire olduğunu hissettim. Melda’ya ulaştığımda Ayvalık’ta bir sette kostüm ekibinde çalışıyordu. Kendisine izin alıp gelmesini ve birlikte birkaç deneme yapmayı önerdim ama izin alamadı. Bunun üzerine senaryoyu gönderdim. Bir süre sonra bana senaryoyu ve karakteri çok sevdiğini, ancak karar vermek için zamana ihtiyacı olduğunu söyledi. Kendi deyişiyle, “Somyanın altına girip o dünyaya oradan bir bakmam gerekiyor,” demişti. Karaktere ve senaryoya olan bu yaklaşımında, Nazire’nin dünyasını içeriden anlama isteğini hissettim. Henüz yüz yüze görüşmeden ona, eğer rolü kabul ederse Nazire’yi kendisiyle çalışmak istediğimi söyledim. Melda’nın setteki işi bittikten sonra yaklaşık iki ay boyunca provalar yaptık ve karakter üzerine çalıştık. Biraz da hislerime güvenerek verdiğim bu karardan çok memnunum. Umarım Melda’nın kariyeri dilediği gibi ilerler. Sinemamıza önemli bir oyuncuyu kazandırmış olmanın mutluluğunu da ayrıca yaşıyorum.
1
Mekanlar çok gerçekçi. Nazire’nin iç dünyasındaki sıkışmışlığı mekanlar üzerinden de aktarıyorsun. Görsel dili nasıl kurdunuz?
Mekanı yalnızca hikayenin geçtiği yer olarak değil, karakterin hayatını belirleyen unsurlardan biri olarak düşünüyorum. Nazire’nin içinde yaşadığı koşulları anlatırken mekanların da katkı yapmasını istedim. Bu nedenle filmdeki bütün mekanlar gerçek mekanlar ve yan karakterlerin tamamı da o mekanlarda yaşayan insanlar. Bir insanın yaşadığı yer, hareket edebildiği alan, başkalarıyla arasındaki fiziksel mesafe ve gündelik hayatını sürdürme biçimi, onun dünyayla kurduğu ilişkiyi etkiliyor. Nazire’nin hayatındaki sıkışmışlık da biraz buradan geliyor. Kendisine ait bir alan kurmakta zorlanıyor. Hem fiziksel hem de toplumsal olarak sürekli sınırlarla karşılaşıyor.
Görsel dili kurarken benim için önemli olan, kamerayı filmin atmosferinin içine yerleştirmekti. Mekanların, oyuncuların hareketlerinin ve kadrajın birbiriyle doğal bir ilişki içinde olmasını istedim. Seyircinin Nazire’nin durumunu yalnızca öğrenmesini değil, bir ölçüde onun dünyasının içinde hissetmesini amaçladım. Bu nedenle kamera bütün film boyunca omuzdaydı ve görüntü yönetmenimiz Emre Pekçakır da hep olup bitenin içindeydi. Hatta Emre’nin hareket özgürlüğünü korumak, rahatlığını sağlamak ve nefes alışveriş ritmini bozmamak için omuz kullanımına uygun bir kamera tercih ettik. Focus puller kullanmadık ve Emre, netlik ayarlarını da kendisi yaparak filmi tamamen omuz kamerasıyla çekti.
Türkiye prömiyerini 63. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde yapacaksınız. Ne hissediyorsun?
Antalya Altın Portakal gibi köklü bir festivalde Türkiye prömiyerini yapmak, benim için çok değerli. Filmin kendi ülkesinde, kendi dilinde ve hikayenin toplumsal bağlamını daha yakından tanıyabilecek bir seyirciyle buluşmasını önemsiyorum. Benim için en heyecan verici şeylerden biri, seyircinin filmle nasıl bir ilişki kuracağını, hangi soruların peşine düşeceğini ve filmden çıktıktan sonra neleri düşünmeye devam edeceğini görmek olacak.
Filmin festival ve vizyon yolculuğu nasıl devam edecek? Son olarak neler söylemek istersin?
Taş ve Tüy‘ün farklı festivallerde ve mümkün olduğunca geniş bir seyirci kitlesiyle buluşmasını istiyorum. Bundan sonraki festival ve vizyon planları da süreç içinde netleşecek adımlara bağlı. Dileğim, filmin mümkün olduğunca çok seyirciye ulaşması.
Son olarak, bu filme emek veren bütün oyunculara ve ekibe teşekkür etmek isterim. Taş ve Tüy benim için uzun bir yolculuğun sonucu. Şimdilerde yeni bir yolculuğa çıkabilmek için yapımcılarım İris Tahhuşoğlu ve Duygu Aktoprak ile yoğun bir şekilde çalışıyoruz.


























