63. yılını yapan Altın Portakal’ın filmlerini yine her zamanki özverili halimizle izlemeye çalışırken, bir yandan da 70, 80 ve 90’li yıllarda çekilen filmlerin afişleriyle göz göze geldik. Hepsi başyapıt ve detaylarını hatırladığımız filmlerdi. Yapıldıkları ve yarıştıkları yıla sıkışmayıp bunca yıl yolculuklarını bizim zihnimizde sürdürecek kadar güçlü filmlerdi bunlar!

Ben öğrenciyken geldim ilk defa Altın Portakal’a. 1998 yılıydı. O sene yarışan filmleri hatırlıyorum; Gemide, Laleli’de Bir Azize, Leoparın Kuyruğu, Ağır Roman, Kaçıklık Diploması, Avcı, Sevda ve Yara. O sene Yılmaz Arslan imzalı Yara filmi En İyi Film Ödülü’nü kazanmıştı ki diğer bütün filmler geçen iyi film düzlemindeydi.  Yılmaz Arslan Almanya’da yaşadığı için onu daha sonra pek göremedik ama 2005 yılında Locarno’da Gümüş Leopar aldığını hatırlıyorum.

Ve sene 2026. Arkadaşlar yıldız ve en iyi film, yönetmen listesi istediler. En çok zorlandığım yıllardan birisi oldu açıkçası. Her zaman as bir film olurdu ve onu çevreleyen diğer filmler! Çoğu film herhangi bir yarışmada olmayı hak etmeyecek ölçüdeydi yani bu filmleri yarışmaya alarak onlara paye vermiş ve kötü film çekme düzenini devam ettirmiş oluyoruz! Bir de yönetmen ve yapımcılara sormak istiyorum. Bu filmlerle bir festivalde olmayı hak edip etmediklerini kendilerine soruyorlar mı? Bence sormuyorlar çünkü orada olmayı herkesten fazla hak ettiklerini düşünüyorlar ve buna göre davranıyorlar.

Bütün filmleri izledim ama bazılarını yazacağım… Özellikle de bakanlık desteğini geçtim (birçok arkadaşımız alamıyor), TRT ve 12 punto desteği almış filmlere ve verdikleri mesajlara biraz şaşkınlıkla bakıyorum… Ülke her anlamda yangın yeri gibi, emekliler zor durumda, asgari ücretin iki katı ev kiraları, her gün artan masraflar ve artmayan maaşlar. Ve bu destekleri almış olanlar derin yoksulluk konusunu işliyor. Sanki yoksulluk uzaydan gelip yerleşmiş, ülkeyi yönetenlerin bu konuda hiçbir etkisi yokmuş gibi. Ülkede ülkeyi yönetenleri de töhmet altında bırakan bir fon krizi yaşanırken  hala ‘günah’ kavramının sorgulanması ve bunu yaparken günaha uzanırsan başına bu felaketler gelir denmesi inandırıcı durmuyor. Bu koşulları neden işleyemiyor, halkı buna iten nedenleri neden sorgulayamıyor ve kurumsal bir kanal olan TRT desteğini göğsünü gere gere alıyorsa bu filmler, eleştirilmeyi de hak ediyor.

Ben mesela sinemamızdan daha fazla politik eleştiri filmi bekliyordum, özellikle muhalif ve duyarlı olduğunu düşündüğüm yönetmenlerden. Bu anlamda Ragıp Türk’ün Taş ve Tüy’ünü biraz daha farklı bir yere koyuyorum ve en iyi ilk filmi ve tabii başka ödülleri almasını da temenni ediyorum. Bu güzel filmin yönetmeniyle festival öncesi yaptığım röportajın linkini buraya bırakıyorum. (https://www.cinedergi.com/2026/10/23/nazire-kurgusal-bir-karakter-ama-icinde-yasadigimiz-toplumda-fazlasiyla-karsiligi-olan-kadinlardan-biri/)  Festivalde duygu olarak yakın hissettiğim filmlerden birisi Yeşim Ustaoğlu’nun Artakalan’ı oldu. Onun da on yıldır film çekmediğini ve bunca sene içerisinde arınma modu olarak köyleri işaret etmesi pek naif kaçsa da, karşı bir tavır olduğunu düşünüyorum. Çünkü şehirler daha politik yerleşimler, her türlü manipülasyona açık ama artık toplu olarak bir şey yapabilme duygusundan da uzaklaşıldı… Bu anlamda tekrar bir reset duygusu olarak en uzak köyler önermesi biraz ütopik dursa da, kendini, akıl ve beden sağlığını koruma anlamında bir yol hikayesi en azından bana iyi geldi!

Sinan Sertel’i kısa filmlerinden beri takip ederim ama Elisa, fikirlerin gerçeğe uyarlandığında aynı etkiyi vermediğini doğrular nitelikte. Distopik deniyor ama gizemli bir mağarada film çekince o distopik olmuyor ve film derdini bir şekilde seyirciye geçiremiyor. Solisvita diye oluşum kurulmuş ama 180 günde birbirine düşüp, bilim adamı yetkinliğinden yoksun karakterlerin bu görev için neden ve nasıl seçildiğini anlayamadığımız, araştırmalara dair bilimsel buğulara rastlayamadığımız, sırt çantasına takılmış gaz maskeleriyle dışarı çıkabilen bu topluluğun gelişmeleri nasıl takip ettiğini bir türlü anlayamıyoruz. Bütçesizlik diyeceğim ama her türlü destek yazıyor jenerikte. Bu durumda iyi fikir buldum düsturu parçalanmış oluyor, fikirlere eklemlenecek eylem lazım…

Ferit Karahan imzalı Cinlerin Düğünü merakla beklediğim ve hayal kırıklığı yaşadığım filmlerden biri oldu! Bir kere film adıyla büyük beklenti içerisine sokuyor, biraz gerilimli olacağını düşünüyorsunuz ama filmdeki karakter ve zaman atmaları hiç ikna edici değil. Dizisi çekildiği için artık herkesin haberdar olduğu Yüzyıllık Yalnızlık’tan ilham almış ama o muhteşem romanı referans almakla iş bitmiyor. Ortada yıllara yayılan bir döngü ve onu kırmaya hevesli biri var ama filmin hiçbir duygusu geçmiyor, ünlü oyuncular kervanı da filmi öne çıkartan bir performans ortaya koyamıyor ne yazık! Bu arada düğün sahnesi iyi ama bugüne kadar o kadar fazla filmde düğün sahnesi izledik ki, o anlamda da bir farklılık yaratamıyor. Madem üç harflilerin adını filminin adına taşıyorsun, ben biraz daha cesur, gözü kara bir film ve gerilim beklerdim. Film kendi içinde birtakım metaforlar oluşturuyor ama filme katkısı tartışılır, örneğin meteor düşerken biri hayatını kaybediyor ama bunun neden olduğu ortaya konmuyor ya da akışa katkısı yok diyeyim… Filmle ilgili vizyon haftası olduğu için daha detaylı eleştiri yazacağım sonrasında…

Gelelim Hüseyin Karabey imzalı Hakikatin Ölümü’ne! Öncelikle bir roman uyarlaması olduğu için belli bir akışa sahip, ama daha çok kitabı okuyanların anlayacağı bir detay barındırıyor ve onun da ucunu açık bıraktığı için kişisel bir hesaplaşmadan çok, iki arkadaşın yaşadığı bir hesaplaşma duygusu veriyor daha çok. 1980’lerde devrimci mücadele içinde bulunan ve sonrasında farklı yollara savrulan iki arkadaşın, 15 yıl sonra tekrar bir araya gelme sürecini anlatıyor film. Feridun arkadaşı Timuçin’in kendisini ziyaret etme sebebini öğrendikten sonra alt üst oluyor. Timuçin geçmişte işlediği cinayetler sebebiyle teslim olmayı düşündüğü söylerken, Feridun işin ucunun kendisine dokunacağından korktuğu için onu vazgeçirmeye çalışıyor. Feridun bu süreci karşısındakilere anlattığı için zaman zaman filmin modu değişiyor, film küçük eslerle seyirciye küçük rahatlama anları sunuyor gibi. Yine de tek mekanda geçen bu film, ucunu açık bıraktığı ve seyirciye tam olarak Feridun ile Timuçin arasındaki bağı geçiremediği için biraz yanıltıcı durabiliyor. Bir de devrimcilerin kendilerini bu kadar sorgulamaları, kötü göstermeleri diğer bir nokta, bu da atılan her adımı ince eleyip sık dokumaktan kaynaklanıyor!

Bu akşam ödüller dağılacak, biz erken döndük festivalden. Bunda bir sorun yok sadece filmlere girerken biraz zorlandık. Bu filmleri izlemek, yorumlamak için geldik ama filmlere girmek isterken sert bariyerlerle karşılaşmak hem bizim hem de Antalya halkı için biraz üzücü oldu!

(Kısalar ve belgeseller için ayrı bir yazı yazacağım)

Banu Bozdemir
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu. Sinema yazarlığına Klaket sinema dergisinde başladı. Dört yıl Milliyet Sanat dergisi ve Milliyet gazetesinde sinema yazarı, kültür sanat muhabiri ve şef yardımcısı olarak çalıştı. İki yıl Skytürk Televizyonunda sinema, sanat ve ‘Sevgilim İstanbul’ programlarında yapımcı, yönetmen ve sunucu olarak görev aldı. Antrakt Sinema Gazetesi’nde iki sene editör olarak çalıştı. Tarihi Rejans Rus Lokantasına hazırlanan ‘Rejans Tarihi’ ve ‘Rejans Yemekleri’ kitabının editörlüğünü yaptı. Rejans Rus lokantası başta olmak üzere birçok şirketin basın danışmanlığı görevini üstlendi. Film + sinema dergisine Türk sineması röportajları yaptı. Küçük Sinemacılar, Benim Trafik Kitabım, 'Çevremi Seviyorum' adı altında on iki tane ‘çevreci’, dört tane fantastik çevre temalı yirminin üzerinde çocuk kitabı bulunuyor. Sosyal medyada yolunu kaybeden bir genç kızın maceralarını anlattığı ‘Leylalı Haller’ yazarın ilk romanı. Kaşif Karınca ise beyaz yakalılara çocuk kafasıyla yazdığı ufak bir yaşam manifestosu özelliği taşıyor. TRT’ye çektiği ‘Bakış’ adlı bir kısa filmi bulunuyor. Halen aylık sinema dergisi cinedergi.com'un editörü, beyazperde.com ve öteki sinema yazarı. Kişisel yazılarını paylaştığı banubozdemir.com sitesi de bulunan yazar filmlerde ve festivallerde jüri üyesi olarak görev alıyor, sinema ve kısa film atölyelerinde ders veriyor. Çocuklarla sinema ve çevre atölyeleri düzenliyor.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.