David Robert Mitchell’in The End Oak Street filmini ve Netflix’te oynayan Louis Laterrrier’in yönettiği Son Ev’i arka arkaya izleyince doğanın tekrar dizginleri ele alma gücüyle ilgili bir his belirdi içimde, pek benim gibi bakan olmamış sanırım meseleye.
Bu arada kesinlikle Oak Sokağının Sonu daha keyifli, en azından bir mantık zincirine tutunmak zorunda hissetmiyor kendisini, Spielbergvari bir başlangıç yapsa da bunu çabuk sonlandırıyor ve korkuyla bezenmiş bir hayatta kalma yarışına dönüşüyor. Zaten yapımcıların bu bir dinozor filmi benzetmelerine de çok aldırış ettiğini düşünmüyorum böyle bir film çekerek!
Film klasik birbirine bağlı bir ailenin mahallede verilen bir partide, partinin tadını çıkardığı sahneyle başlıyor ama mükemmel ailenin ardındaki sorunlar da su yüzüne çıkıyor. Greg karısına işten ayrıldığını ve pizza sattığını söyleyemiyor, karısı Denise ise görünmez olduğunu düşünüyor ve hayatının başrolde olduğu bir roman yazıyor. Ama bir anda sadece Oak sokağı 150 milyon yıl öncesine ışınlanınca bir arada kalma, aileyi bir arada tutma duygusu öne çıkıyor. Her şeyin birdenbire yok olduğu, sadece doğanın ve hayvanların yaşam alanı içerisinde insanların ne kadar da çaresiz kaldığını gözlemliyoruz. Hep hayvanların yaşam alanlarına girip onları asıl alanlarından uzaklaştırdığımızı söylüyoruz ya bu film tam da onların yaşam alanlarının ortasına pat diye hazırlıksız düşmenin hikayesi! O zaman da kaçacak delik arıyoruz, filme bu açıdan bakınca daha anlamlı bulup sevdim!
Tabii bir yandan da yönetmen David Allen Mitchell 2014’te çektiği It Fallows ile başarılı bir korku filminin derinliklerine doğru yol almıştık. Burada korku o kadar ön planda olmasa da elini korkak alıştırmadığını görüyoruz. Herkesin devasa hayvanlar tarafından parça pinçik edildiği filmde yönetmen dar alanda iyi gerilim unsurları yakalamayı başarıyor! Aynı zamanda absürd ve eğlenceli de! Film dinozorları ve uzunluğu konusunda elini korkak alıştırmayan ve bütün evi dolaşmasına rağmen sonlara doğru dikkati çeken yılanıyla ve 1993 yapımı Jurassic Park’ta bulunan bütük çeneli T.Rex’leri de devereye sokmaktan kaçınmıyor! Çoğunlukla koş, ateş et ve saklan, dehşete düş şeklinde ilerleyen filmde birçok absürt an var öyle ki Greg (Ewan McGregor) bir eve dayanmış çiftleşen ve kendinden geçmiş iki dinozorun önünde polaroid fotoğraf çektiriyor ve sonrasında filmin bizi kendimizi tokatladığı yer olarak hafızaya alınabilir, av oluyor!
Plat ailesi Sessiz Yer filmindeki gibi anlamsızlığın dibini boyaladıkça boyluyor, bir solucan deliğinden geçerek kendi mekanlarında tarih öncesi bir dönemde mahsur kalıyorlar, dönüşleri ise arada bir ortaya çıkıp doğru zamanlamayla atladıklarında onları 1982 yılına götürecek bir kürede saklı! Burası biraz basit kaçsa da bir anda bir anda dönüyorlar, tarih öncesinde ölen babaları hayatta. Yani aileyi toparlamak için böylesine zorlu bir deneyim gerekli miydi bilmiyorum ama keyif aldım, konu saçma, efektler yetersiz ama filmin içinde tutarlı olan tarafı var, yaşadıkları zamana geri dönmek ve her şeyi yerli yerinde bulmak! Anne Hathaway ve McGregor abartılı oynasalar da filmin içinde gayet sevimliler! Hayvanların alanına girmek konusunu ayrıca düşünelim bir de!

Pandemi yaşamasak gayet şahane gelebilecek bir fikir Son Ev. Seaatle ‘da yaşayan bir ailenin üzerinden bütün mahallenin, kasabanın hatta dünyanın kapılarının kapandığını görüyoruz, kapılar, pencereler açılmıyor bir güç onları evin içine tıkıyor, hapsediyor. Zamanla bu koşullarda yaşamayı öğreniyorlar ama bir atıklarını nereye attıkları muamma bir de bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun neden açık olan Noel Baba bacasından içeriye dolmadığı… Filmin ilk yarısı karşılaştıkları absürt duruma uyum sağlama, anlama, ona karşı durma olarak geliştiği için ilgi çekici. Ama sonrasında biraz zorlama bir durum kazanıyor. Yağmurla ilgisi olduğu kesin evde olmalarının, yağmur bir süre sonra her şeyi çürütmeye başlıyor ve belki biraz beklerlerse dışarı çıkabilecekler, çünkü kendi evleri de çürümeye başlıyor. Dünya yine hayvanlara kalıyor, onlar hayatta ama bazıları Ann, Jason, Graham ve Ruth’dan oluşan aileye av oluyor.
Oturma odasını bahçeye çevirip ekip biçemeye başlıyorlar bir anlamda Marslı filminin moduna geçtiklerini söylemek mümkün. Burada da ana nokta aile dayanışması, bir arada kalabilmek, ebeveynlerin zaman zaman zorlandıkları bilimsellik dışı bir drama… Çıkamamalarının bir sebebi olmalı sorusu zihnimizde sürekli tekrar etse de film sonunu bağlayamıyor maalesef! Hafiften iklim değişikliği, mahvettiğimiz dünya ve bir arada kalmanın ruhuna dair ipuçları sunsa da, o da yoğun yağmura karışıp gidiyor. Ve sonrasında onları oraya tıkan şeyin dev ahtapotlar olduğu anlaşılıyor.
Gerçekten de senaryo yazarı Robinson köşeye sıkışmış görünüyor. İnsanlığa dair bir mesajları mı var? İnsanları neden öldürdüler, alanları mı azaldı ve neden o kadar devasalar? İçeride yaşanan gerilimler yine de etkili tabii, sonuçta onları tutan şeyin gizil varlığı, bilinmezliği etken bunda. Ama yine de filmin sonlanışı biraz müsamere tadında. Greta Lee ve Wagner Moura filmi kurtarmak için yeterince sempatik bir rol üstleniyorlar’





























