TRT 12 Punto’nun jüri başkanı olarak İstanbul’a gelen Asghar Farhadi’nin master classına ilgi büyüktü. Salon başlamadan doldu, yer bulamayanlar duvar kenarlarında ayakta dinledi.  Farhadi’yi ilk kez 2016 yılında Antalya Film Festivali’ndeki master classında dinlemiş, kendisiyle bir röportaj gerçekleştirmiştim. Aradan geçen on yıla rağmen değişmeyen iki şey vardı: Türkiye’deki yoğun ilgi ve Farhadi’nin sinemaya bakışındaki berraklık.

Salona girer girmez bu ilgiyi gülümseyerek karşıladı: “Türkiye’de ne zaman bir master class yapsam büyük ilgiyle karşılanıyorum. Bu da beni çok mutlu ediyor. Umarım katılımcılar buradan çıktıktan sonra ‘Ayakta kaldım ama değdi.’ diyebilirler.”

Farhadi, teknik meselelerden çok sinemanın düşünme biçimi üzerine konuşuyordu. Gerçeklik, karakter, şüphe ve yaratıcılık etrafında dolaşan bu konuşmanın merkezinde ise bugün giderek daha fazla duyduğumuz bir kavram vardı: anlatı savaşları.

Farhadi, yönetmenliği iki farklı boyutta tanımlıyor. Birincisi teknik taraf; öğrenilen, geliştirilen, çalışılan kısm. İkincisi ise çok daha kişisel olan taraf: Bakış açısı.

“Yönetmen, benim bakıp da göremediğimi bana gösterendir.”

Teknik beceri bir yönetmeni iyi kılabilir ama onu farklı yapan, bakış açısı. Yönetmenin anlatısı tam da burada başlıyor. Ona göre günümüz anlatı sinemasının büyük bölümü gerçeklikten besleniyor. Ama artık asıl soru, gerçeğin ne olduğu. Çünkü herkes aynı olaya farklı yerden bakıyor, farklı biçimde hatırlıyor ve farklı anlam yüklüyor. “Anlatı savaşları” dediği tam da bu. Kimin haklı olduğundan çok, gerçeğin kim tarafından nasıl kurulduğu…

“Önceki filmlerimde derdim gerçeği anlatmaktı. Şimdi ise gerçek nedir? Gerçekte yaşananlara hayal nasıl etki eder? Gerçek sandığımız şey başkalarının bu gerçeği nasıl hayal ettiğidir. Herkes gerçeği farklı renklerde görür.”

Konu senaryoya geldiğinde en çok üzerinde durduğu şey özgürlük oldu.

“Kendinizi serbest bırakacaksınız. Hesap kitap yapmadan, özgür bir şekilde senaryoyu sadece yazmak istediğiniz için yazacaksınız.”

Yazmaya başlarken filmin konusunun ne olacağını hesaplamıyor. “Ben hiç sormadım kendime filminin konusu ne diye. İzledikten sonra seyirci söyler şu konu hakkında diye. Bir konseptle başlamayı sevmem. Birisi kadın konusu hakkında senaryo yazalım der, sonra hikâyeyi yazar. Başka birisi ilgi çekici bir hikâye yazalım der. İkinci gruptakilerin bir şey çıkaramayacağı düşünülür. Çünkü baştan ne yazacaklarını bilmedikleri söylenir. Benim tecrübem ise tam tersi. Siz zaten yazmaya başlayınca zihninizde kalbinizde olanlar o hikâyeye yansır.”

Belki de bu yüzden karakterleri hiçbir zaman tek boyutlu değil. Henüz 13 yaşındayken yazdığı kısa filmde bile iyi ya da kötü karakter olmadığını anlatırken şu cümleyi kuruyor:

“Aslında herkesi anlayabiliriz. Benim filmlerimde insanlar gridir. Hayatımda hiç kötü biri olmamıştır. Bir yerde ona hak vermişimdir. Bu benim içimden gelen bir şey. “

Farhadi sinemasının en belirgin özelliği belki de tam burada yatıyor. Karakterlerini yargılamıyor; onları anlamaya çalışıyor. Seyirciyi de aynı yere davet ediyor.

Sıra yazma sürecine gelince:

“Kendinizi serbest bırakır ve tamamen kalbinizden yazarsanız, çocukluktan beri bilinçaltınızda olan şeyler su yüzüne çıkar. Bu farkındalık zihninizden kalbinize inmeli.”

Bu cümle, aslında bütün yaratım sürecini özetliyordu. Senaryonun yalnızca fikirlerle değil, insanın yıllar içinde biriktirdiği duygularla yazıldığının altını çiziyordu.

Farklı ülkelerde, farklı kültürlerde film çekmiş bir yönetmen olarak insanın temel duygularının değişmediğini özellikle vurguladı. Fransa’da da, İspanya’da da, İran’da da aynı kırgınlıklar, aynı korkular, aynı özlemler yaşanıyor. Farklı kültürlerdeki insanların benzerlikleri, farklılıklarından daha çok.

“Bir babanın oğluna kırgınlığı dünyanın her yerinde acıtır. Ancak gösterme biçimleri farklıdır.”

Master classın en samimi bölümü ise yönetmenin kendine duyduğu güvenden değil, duyduğu şüphe ve tereddütlerden söz ettiği anlardı.

Dışarıdan bakıldığında yönetmen, her şeyi bilen kişi gibi görünür. Oysa içi şüphe ile doludur.

“Sete gittiğiniz ilk andan itibaren asistan geliyor, ‘Oyuncu şu ayakkabıyı mı, bunu mu giysin?’ diye soruyor. Emin değilsiniz. Kameraman geliyor, ‘Kamerayı oraya mı, buraya mı koyayım?’ diyor. Yine emin değilsiniz. O anda karar veriyorsunuz.”

Yönetmenlik, kesin cevaplara sahip olmak değil; şüpheyle, tereddütle yaşamayı öğrenmek.

“Bir yönetmen olarak ‘Her şeyi biliyorum, ben oldum.’ dediğiniz zaman artık filmleriniz çok ilgi çekmemeye başlar. Şüpheye düşmek, tereddüt etmek güzeldir. Korkmayıp kalbinizi dinleyeceksiniz.”

Finalde ödüller ya da başarı üzerine değil, niyet üzerine konuştu.

“Kendinize dürüstçe sorun; neden film yapmak istiyorsunuz? Yalnızca ödül kazanmak için film yapmak yaratıcılığınızı öldürür. İçinizden geldiği gibi yapın…”

Farhadi’nin anlattıkları yalnızca sinema üzerine değildi. Bakmayı, anlamayı, yargılamadan dinlemeyi, hissetmeyi, düşünmeyi ve en önemlisi şüphe etmeyi hatırlatıyordu.

Belki de iyi bir yönetmeni büyük yapan şey, her cevabı bilmesi değil; doğru soruların peşinden gitmesi…

Semra Güzel Korver
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-Televizyon ve Sinema Bölümü’nde okudum; sonra yetmedi, aynı alanda yüksek lisans ve doktora ile derinlere daldım. 1992’den bu yana medyanın içindeyim ama en çok belgesel sinemanın peşindeyim. Hikâyelerin, bilginin, belgenin gerçek hayatta nasıl yankı bulduğunu görmek, insanın dünyaya nasıl dokunduğunu keşfetmek benim için hâlâ en heyecan verici şey. Prodüktörlükten yönetmenliğe, danışmanlıktan eğitmenliğe uzanan farklı şapkalarla pek çok projede yer aldım. Kültür-sanat, haber ve belgesel türlerinde ürettiklerim bana ödüller getirdi; ama asıl kazancım, hayatı ve insanı biraz daha yakından tanıyabilmek, hikâyelerin içinde kendimi yeniden keşfetmek oldu.” Ulusal ve uluslararası festivallerde jüri koltuğunda oturduğumda da, atölyelerde genç sinemacılarla bir araya geldiğimde de aynı merakla yaklaşıyorum sinemaya. Bir dönem Avrupa Yayın Birliği’nin Çeşitlilik ve Kültürlerarası Programlar Grubu’nda çalıştım, başkanlığını yaptım. Avrupa Konseyi’nin “Ayrımcılığa Karşı Sesini Yükselt” kampanyasında yer aldım. Belgesel Sinemacılar Birliği’nin kurucu üyelerinden biri olarak başkanlık görevini üstlendim. Kısacası, hikâyelerin sadece anlatılmasıyla değil, çoğalmasıyla da ilgileniyorum. “Suriyeli Belgeselcilerin Kamerasından Suriye İç Savaşı” kitabım Kabalcı Yayınları’ndan çıktı. Cinedergi başta olmak üzere çeşitli mecralarda yazıyorum; bir röportajım Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından övgüye değer bulundu. Akademik yazılarım ise çeşitli dergi ve kitaplarda yer buluyor. Kamera arkasında ise Kavak Ağacının Gölgesinde, Uçurumun Kıyısında gibi projelerde danışmanlık; Mabedin Gölgesinde Süleymaniye, Hast Vakti, Orada Doğdum Burada Büyüdüm, Multikulti Haberler, Alamanya Alamanya, Şehir İnsanları, Fan-Atik, İsyan Günleri, Dönüşüm ve İlhan Amca belgesellerinde ise yönetmenlik ve prodüktörlük yaptım. Kısacası araştırmayı, öğrenmeyi, keşfetmeyi, hikâye anlatmayı seven biriyim. Bazen kamerayla, bazen kalemle. Burada da sinema üzerinden dünyayı anlamaya, anlatmaya ve biraz da birlikte düşünmeye niyetliyim. 🎬

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.