2006 yılında bağımsız sinema filmleri üretmek ve bu alanda çalışmalar yapmak amacıyla ERA Kreatif Film şirketini kuran, 2012 yapımı “Bensiz” ve 2025 yılında da T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı destekli “Dışarıdakiler: Bir Zamanlar Almanya’da” adlı sinema filmlerinin ve “Rumija” uzun metraj belgeselinin yapımcılığını üstlenen senarist ve yönetmen Ahmet Küçükkayalı Cinedergi’nin sorularını yanıtladı.

Türkiye, Karadağ ve Almanya’da yapımcılık faaliyetlerini sürdüren yönetmen Ahmet Küçükkayalı 21 Ağustos’da vizyona girecek olan iddialı filmi Dışarıdakiler: Bir Zamanlar Almanya’da’nın çekim sürecini anlattı. Yönetmen Küçükkayalı “Madene girecek oyuncuların, dünyanın en zor ve en riskli mesleklerinden biri olan madenciliği yalnızca rol gereği taklit etmelerini istemedim. Bu nedenle oyuncularımızla birlikte hem fiziksel hem de duygusal bir hazırlık süreci yürüttük. Madenciliğin ağırlığını ve ruhunu mümkün olduğunca içselleştirmeye çalıştık” dedi.

1980’li yılların Zonguldak’ından Almanya’nın madenlerine uzanan etkileyici bir göç hikâyesini anlatan, Türkiye, Almanya ve Karadağ ortak yapımı “Dışarıdakiler: Bir Zamanlar Almanya’da”, 21 Ağustos’ta Türkiye’de vizyona giriyor. Görüntü yönetmenliğini Ulaş Zeybek, özgün tema müziklerini ABD’de yaşayan Mustafa Yazıcıoğlu tarafından hazırlandı. Filmde; Mert Kılıç, Bengisu Baykal, Ahmed Saka ve Nevin Alp gibi genç kuşağın başarılı oyuncularına, Hilmi Özçelik, Mehmet Usta ve Abdül Süsler gibi usta isimler eşlik ediyor. Farklı kuşaklardan oyuncuları bir araya getiren yapım, performanslarıyla da öne çıkıyor.

NİL ÖZER

Bir filmde yönetmen, yapımcı ve senarist olmanın avantajları ve dezavantajları nelerdir?

En büyük avantajı, hikâyeyi hayata geçirirken düşüncelerinizde ve yaratıcı kararlarınızda özgür olabilmenizdir. Yapımcı, yönetmen ve senarist olarak aslında tek bir işverenim var: Gerçekleştirmeye çalıştığım film.

Bu üç alanın sınırlarını kendi içimde ayırabildiğimi düşünüyorum. Senarist olarak yazdığım bir sahneyi, yönetmen olarak eleştirebilmeli; yönetmen olarak kurduğum bir dünyayı, yapımcı olarak gerçek koşullar içinde değerlendirebilmeliyim. Her kimliğin diğerine karşı yapıcı, eleştirel ve gerçekçi olması gerekiyor. Ben de bu üç kimliğin birbiriyle çatışmasından çok, filmi daha doğru bir yere taşıyacak biçimde birlikte çalışmasını sağlamaya gayret ediyorum.

Dezavantajı ise bütün kararların ve sorumlulukların aynı kişide toplanmasıdır. Yaratıcı süreçten bütçeye, oyuncu yönetiminden yapım takvimine kadar her ayrıntıyla ilgilenmek ciddi bir bedensel ve zihinsel yorgunluk yaratıyor. Ancak film tamamlandığında bu yorgunluğun yerini büyük bir mutluluk alıyor.

1980’li yılları seçmenizin özel bir nedeni var mı?

1980’li yıllar benim için yalnızca filmin geçtiği dönem değil, bu hikâyeyle ilk kez bağ kurduğum yıllardır. 1985 yılı itibarıyla Almanya’da ve Avrupa’nın farklı ülkelerinde yaşayan birçok Türk ailesi Türkiye’ye dönmeye başlamıştı. Ben de o dönemde ortaokula başlamış ve yabancı dil olarak Almancayı seçmiştim. Sınıfımda Almanya’dan dönen çok sayıda genç vardı. Onların yaşadıkları kültürel değişimi, uyum sorunlarını, dışlanmışlıklarını ve iki farklı hayat arasında kalışlarını yakından gözlemleme fırsatı buldum. Bu nedenle filmi, hikâyenin benim hayatıma girdiği dönemden, yani 1980’li yıllardan başlatmak istedim.

Screenshot

Filmin hazırlık sürecinde nasıl bir araştırma yaptınız?

2021 yılında Almanya’da Eigengrau Pictures GmbH’yi kurdum. Ardından proje, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığından proje geliştirme desteği aldı. Araştırma sürecinde Almanya’nın farklı şehirlerine giderek 1970’li ve 1980’li yıllarda orada yaşamış insanlarımızla görüşmeler yaptım. Onların yalnızca başlarından geçen olayları değil; o dönemdeki hayallerini, korkularını, beklentilerini, mücadelelerini ve Türkiye’ye dair duygularını anlamaya çalıştım. Bu görüşmeler benim için bir anlamda sözlü tarih çalışmasına dönüştü. Almanya’ya defalarca gittim. Bu süreçte, yıllar sonra Almanya’da yaşayan bir amcam ve teyzem olduğunu da öğrendim. Böylece çocukluğumdan beri zihnimde ve duygularımda var olan Almanya bağının, aile geçmişimde de bir karşılığı olduğunu gördüm.

Bütün bu araştırmaların sonunda amacım, dışarıdan gözlemleyen bir film yapmak değil; bu insanların duygularına mümkün olduğunca içeriden yaklaşabilmekti.

Maden sahnelerini nerede çektiniz? Sahneleri gerçekçi kılmak için nasıl bir hazırlık süreci yürüttünüz?

Başlangıçta maden sahnelerini Almanya’da çekmeyi planladık. Ancak araştırmalarımız sırasında çekim yapmayı düşündüğümüz birçok maden ocağının kapatılarak müzeye dönüştürüldüğünü gördük. Aradığımız gerçeklik duygusunu ve fiziksel dokuyu bu mekânlarda bulamadık. Daha sonra Belçika’daki maden ocaklarını araştırdık. Oradaki seçenekler de beklentilerimizi tam olarak karşılamayınca Türkiye’ye yöneldik ve çekimlerimizi Zonguldak’taki farklı maden ocaklarında gerçekleştirdik.

Madene girecek oyuncuların, dünyanın en zor ve en riskli mesleklerinden biri olan madenciliği yalnızca rol gereği taklit etmelerini istemedim. Madencilerin çalışma koşullarını, taşıdıkları hayati riski, fiziksel yorgunluğu ve yerin yüzlerce metre altında sürdürülen mücadeleyi anlamaları gerekiyordu. Bu nedenle oyuncularımızla birlikte hem fiziksel hem de duygusal bir hazırlık süreci yürüttük. Madenciliğin ağırlığını ve ruhunu mümkün olduğunca içselleştirmeye çalıştık.

Filmin görsel dünyasını oluştururken en çok neye önem verdiniz?

1980’li yılları nostaljik bir kartpostal gibi göstermek istemedim. Benim için önemli olan, dönemin duygusunu ve ruhunu yaşayan, inandırıcı bir dünya kurmaktı. Karakterlerin davranışlarından konuşma biçimlerine, kostümlerden mekânlara, dekorlardan kullanılan eşyalara kadar her ayrıntının dönemin gerçekliğiyle bütünleşmesine dikkat ettik. Seyircinin yalnızca 1980’li yıllara ait bir görüntü izlemesini değil, kendisini o dönemin içinde hissetmesini istedim.

Görsel dünyanın karakterlerin iç dünyasından kopuk olmaması da benim için çok önemliydi. Mekânların, ışığın ve döneme ait ayrıntıların hikâyeyi süslemekten çok, karakterlerin yalnızlıklarını, umutlarını ve aidiyet arayışlarını desteklemesini amaçladım.

Çekimler sırasında sizi en çok zorlayan sahne hangisiydi?

Beni en çok zorlayan sahne, madende gerçekleşen patlama sahnesiydi. Başlangıçta bu sahneyi tamamen görsel efektlerle gerçekleştirmeyi planlıyorduk. Ancak VFX süpervizörümüz Bozkurt Göbeloğlu, sahnenin daha gerçekçi olabilmesi için ana karakterimiz Rıfat’ı canlandıran Mert Kılıç’ın üzerine kontrollü bir basınçla kömür parçaları ve yoğun bir toz bulutu gönderilmesinin görsel efekt çalışmasına önemli katkı sağlayacağını düşündü.

Üstelik filmin çekimlerinin henüz dördüncü günündeydik. Oyuncularımın sağlığı ve güvenliği benim için her şeyden önce gelir. Bu nedenle en küçük bir zarar ihtimalini dahi ortadan kaldırmak amacıyla gerekli bütün güvenlik önlemlerini aldık ve sahneyi defalarca teknik olarak değerlendirdik. Buna rağmen çekimi büyük bir endişeyle izledim. Neyse ki sahneyi herhangi bir sorun yaşamadan tamamladık. Sonuçta ortaya çıkan görüntünün gerçekçilik duygusuna önemli ölçüde katkı sağladığını düşünüyorum.

Filmde geçen kadın-erkek ilişkisinde neyi vurgulamak istediniz?

 O yıllarda “ithal damat” olarak adlandırılan toplumsal bir gerçeklik vardı. Avrupa’da yaşayan aileler yaz aylarında Türkiye’ye gelir, kızları için uygun bir eş arar; Türkiye’den evlenen bazı erkekler de evlilik yoluyla Avrupa’da yeni bir hayat kurardı. Filmin hazırlık sürecinde Almanya’da gerçekleştirdiğim görüşmelerde, “ithal damat” olarak Avrupa’ya gitmiş ve orada hayat kurmuş birçok insanla tanıştım. Filmde bu konuya doğrudan merkezî bir mesele olarak değil, dönemin sosyal yapısının önemli bir parçası olarak dokunmak istedim.

Hikâyede iki farklı aşk ilişkisi bulunuyor. Bu ilişkiler aracılığıyla fiziksel güzellikten çok iç güzelliğin, güvenin, sadakatin, dayanışmanın ve zor zamanlarda birbirinin yanında durabilmenin önemini vurgulamaya çalıştım. Benim için gerçek aşk, insanın dış görünüşünden önce onun vicdanına ve ruhuna dokunabilmektir.

Oyuncu seçiminde hangi kriterler belirleyici oldu?

Oyuncu seçimlerinde önsezilerime ve karakter analizlerime güvenen bir yönetmenim. Bir oyuncunun yalnızca mevcut performansına değil, kamera karşısında ulaşabileceği potansiyele de bakıyorum.

2012 yılında çektiğim “Bensiz” filminde, ilk kez kamera karşısına çıkan Metin Akdülger’e başrolü teslim etmiştim. Birlikte çok güçlü bir iş ortaya çıkardığımıza inanıyorum. Bugün ulaştığı başarıyı görmek beni son derece mutlu ediyor. Bu projede de daha önce oyunculuk eğitimi almamış ve kamera önü deneyimi bulunmayan Mert Kılıç’a başrolü teslim ettim. Yaklaşık iki ay boyunca karakter üzerinde birlikte çalıştık. Mert’in filmde ortaya koyduğu performanstan çok memnunum. Onun da önümüzdeki yıllarda çok güçlü bir oyunculuk kariyerine sahip olacağına inanıyorum.

Bengisu Baykal, Nevin Alp ve Berk Canberk gibi genç oyuncularımız da ilk kez kamera karşısına çıktılar. Aldıkları eğitimi filmin sahnelerine başarıyla taşıdılar. Genç ve yeni oyuncuların keşfedilmesi, sinemamıza yeni yüzler ve yeni enerjiler kazandırılması benim için son derece değerli.

Genç oyuncularla çalışmak nasıl bir deneyimdi? Özellikle başrol oyuncusu Mert Kılıç’la yollarınız nasıl kesişti?

Mert’le aynı mahallede yaşıyoruz ve yaklaşık on yıldır birbirimizi tanıyoruz. Zaman zaman markette ya da sokakta karşılaşırdık. Kendisi profesyonel olarak modellik yapıyordu. Mert’in keskin yüz hatları ve yüzündeki en küçük duyguyu dahi kameraya aktarabilecek güçlü bir ifade yapısı olduğunu fark etmiştim. Onu gelecekte başka projelerde de izlediğinizde ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır.

Bir gün sokakta karşılaştığımızda projeden kısaca söz ettim ve deneme çekimi yapmak üzere kendisini Era Film’e davet ettim. İlk denemede kamera karşısında henüz oldukça hamdı. Ancak kıvrak zekâsı, yüksek algısı ve yönlendirmeleri çok hızlı kavraması dikkatimi çekti. Birkaç tekrarın ardından, ana karakteri canlandıracak oyuncuyu bulduğumu anladım. Ekim ayında çekeceğim yeni sinema filmimde çok daha zor bir rol üstlenecek. Onun gelişimini görmekten ve birlikte çalışmaktan büyük mutluluk duyuyorum.

Türkiye, Almanya ve Karadağ’da çekim yapmanın en büyük avantajı ve zorluğu neydi?

En büyük zorlukları İstanbul’daki çekimlerde yaşadık. Resmî izin süreçleri son derece yorucuydu. Çok fazla prosedürle karşılaştık ve bazı çekim izinleri için talep edilen bedeller oldukça yüksekti. Bu durum yapım sürecini hem ekonomik hem de psikolojik açıdan zorlaştırdı. Zonguldak’a bağlı Devrek ilçesi ise Türkiye’deki ana çekim merkezlerimizden biriydi. Devrek Belediyesi, Devrek halkı ve Eğercili Hamitler Köyü sakinleri bize büyük destek verdi. Gösterdikleri misafirperverlik ve katkı, çekim sürecimizi çok daha güçlü ve anlamlı hâle getirdi.

Yurt dışı çekimlerimizde, yaklaşık yedi yıldır yaşadığım ve yapım şirketimin faaliyet gösterdiği Karadağ’ı tercih ettik. Almanya’ya mimari benzerliği nedeniyle bazı sahneleri Cetinje’de gerçekleştirdik. Şehirdeki resmî kurumlar ve halk çekimler sırasında bize son derece yardımcı oldu. Kütüphane, otel ve sokak sahneleri için herhangi bir bedel ödemedik. Sanata gerçekten destek veren bir şehirde çalışmak bizim için çok kıymetliydi.

Bu çekimlerin gerçekleşmesinde, yaklaşık beş yıldır birlikte çalıştığımız Karadağlı ortak yapımcımız Selma Babajić’in katkısı çok büyük ve değerlidir. Almanya’da ise yol sahnelerini çektik. Oradaki çekim süreci de planladığımız biçimde ilerledi. Üç farklı ülkede çalışmak yapım açısından zorlayıcı olsa da filmin dünyasını zenginleştiren en önemli unsurlardan biri oldu.

Filmin festival yolculuğundan beklentiniz nedir?

 Bu filmi yaparken en büyük amacım, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, yurt dışındaki insanlarımızdan en az birine bile ulaşabilmekti. Yaklaşık yedi yıldır Karadağ’da, dört yıldır da Almanya’da çalışmalarımı sürdürüyorum. Bu nedenle yurt dışında yaşamanın insanda oluşturduğu aidiyet duygusunu, yalnızlığı, yabancılığı ve iki ülke arasında kalma hâlini kişisel olarak da deneyimliyorum.

Festival yolculuğunda önceliğimiz, filmi yurt dışında yaşayan Türk izleyicilerle buluşturmak olacak. Özellikle farklı ülkelerde düzenlenen Türk film festivallerine önem veriyorum. Bununla birlikte filmin yalnızca göçmen Türk izleyiciye değil; göç, emek, aile ve aidiyet gibi evrensel meselelerle ilgilenen farklı kültürlerden seyircilere de ulaşmasını arzu ediyorum. Bir filmin gerçek yolculuğunun tamamlandığı gün değil, seyirciyle karşılaştığı anda başladığına inanıyorum.

Avrupa’da yaşayan Türk izleyicilerin filmde kendilerinden neler bulacağını düşünüyorsunuz?

 Her insan kendine özgüdür ve herkesin yaşadığı göç hikâyesi birbirinden farklıdır. Bu nedenle filmde tek ve değişmez bir “gurbetçi hikâyesi” anlatma iddiasında değilim. Avrupa’nın farklı ülkelerini gezdim, bazı ülkelerde yaşadım ve oradaki insanlarımızı anlamaya çalıştım. Yaptığım araştırmalar, gerçekleştirdiğim görüşmeler ve kişisel deneyimlerim sonucunda karakterlerin alt metinlerini oluşturdum ve hikâyeyi şekillendirdim.

Seyircinin filmde kendi hayatının birebir karşılığını bulması gerekmiyor. Belki bir bakışta, bir sessizlikte, bir aile çatışmasında, bir özlem duygusunda ya da söylenememiş bir cümlede kendinden bir şey bulacaktır. Umarım “Dışarıdakiler: Bir Zamanlar Almanya’da”, Avrupa’da yaşayan insanlarımızın duygu ve düşüncelerine samimiyetle ulaşan; onların geçmişine, mücadelesine ve hafızasına dokunabilen bir film olur.

 21 Ağustos’ta sinemaseverlerle buluşacak “Dışarıdakiler: Bir Zamanlar Almanya’da” filmi nasıl doğdu?

 1985 yılında, Almanya’dan Türkiye’ye dönüşlerin yoğunlaştığı bir dönemde ortaokula başladım. Sınıf arkadaşlarımın önemli bir bölümü, o yılların diliyle “Alamancı” diye adlandırılan ailelerin çocuklarıydı. Onlarla aynı sıraları paylaşmak, iki kültür arasında yaşadıkları uyum sorunlarını yakından görmek ve Almanca öğrenmeye başlamam, yıllar sonra “Dışarıdakiler: Bir Zamanlar Almanya’da” filminin ilk duygusal tohumu oldu.

Aradan geçen yıllarda, Almanya’da ve Avrupa’nın farklı ülkelerinde yaşayan insanlarımızın hikâyelerinin sinemada yeterince anlatılmadığını fark ettim. Oysa bu insanların göç, emek, aidiyet, aile ve hayatta kalma mücadeleleri son derece güçlü, insani ve evrensel hikâyeler barındırıyordu. Bu eksikliği yalnızca gözlemlemek değil, sinema yoluyla görünür kılmak istedim. Filmi gerçekleştirebilmek için Almanya’ya giderek Eigengrau Pictures GmbH’yi kurdum. Böylece uzun, meşakkatli fakat benim için vazgeçilmez olan bir yapım süreci başladı.

 

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.