Elif Eda’nın ilk uzun metrajlı filmi “Süt Çiftliği”, 45. İstanbul Film Festivali’nde Türkiye prömiyerini yaptı, aynı zamanda TRT 2’de Sinema + programını sunan Elif Eda’ya filme ilgili sorularımı sordum… 

Merhaba Elif, Süt Çiftliği filminin hikayesi nasıl doğdu, oluştu onunla başlayalım…

Merhaba Banu… Filmin hikâyesi kızım Zeynep doğduğunda doğdu. Henüz birkaç günlüktü ve onu emzirirken bir mandırada çekilmiş, bir ineğin doğumdan hemen sonra kendisinden alınan yavrusunu taşıyan kamyonetin ardından kilometrelerce koşuşunun olduğu bir videoya denk gelmiştim. Benim için çok çarpıcı bir andı, boğazım düğümlenmişti. Emzirmekte olduğum kızımın yüzüne baktım, bu dünyayı ona nasıl açıklayacağımı düşünürken buldum kendimi. İnsan hem yaratım hem yıkım gücüne sahip tek varlık. Varoluşuna içkin bir acı olgusu var. Acı çekiyoruz ve acı veriyoruz. Tüm bunlar dünyaya henüz benim aracılığımla gelmiş bir varlığa aktarmakta güçlük çekeceğim şeylerdi. Yıllar içerisinde ülkemizde ve dünyada yaşanmakta olan tüm acı verici gelişmelerin bir biçimde o videoda izlediğim “şiddet”in tekrarı olduğuna kani oldum. Sadece kendisine ve kendi çıkarına odaklanan, yalnızca kendi acısını gören insan, dünyadaki kötülüğün kaynağı gibi gelmeye başladı bana. Kimse bunu bu şekilde görmüyor, kendi eliyle ürettiği acıyı bir biçimde akla bürümenin yolunu buluyordu. Henüz düşünme aşamasında bunlar dönüyordu zihnimde ‘Süt Çiftliği’ne dair. Buna elbette giderek artan savaşlarla yersiz yurtsuzlaştırılan, yetim bırakılan çocukların da acıları eklendi. Bir mandırada üretilen acı dünyada üretilen acıdan işleyiş olarak farklı gelmemeye başladı bana. Elbette bir yandan bunun, kızıma anlattığım bir çeşit masal olsun isteği de vardı. Yani evet acı var; ama ‘bu da var’ diyebileceğim bir şey aradım. Bir cevap… Bu cevap da filmin sonunu şekillendirecekti. İlk taslaklarda Halid çiftlikten kovuluyordu. Bu giderek yanlış gelmeye başladı bana. Sanki sadece acı var, kötülük var ve sen de buna karşı hiçbir şey yapamazsın demek gibi olacaktı. Kızıma ya da gelecek nesillere bunu aktarmak istemedim, istemiyorum. Belki biz insanların hırslarıyla yarattığı dünya değil ama hayat, kutlanması gereken büyülü bir şey bence. Bu yüzden birçok farklı taslak sonrasında “evet acı var ama bu acıyı hafifleten yoldaşlıklar da var” diyen bir son ile bu hâlini aldı film.

Filmde bir çocukluk evresine tanıklık ediyoruz ve İremin kendi yaşadığı kayıp üzerinden, anne ve çocuk arasındaki bağa bir inek ve yavrusu üzerinden sahip çıktığına tanıklık ediyoruz. Endüstriyel yozlaşmanın getirdiği noktayı da bu anlamda ele almış oluyorsun, bu hikayenin sosyo-psikolojik boyutunu bir de senden dinlemek isterim.

Bunu benim yerime John Berger anlatsın isterim: “Gizli bir yetimler ittifakı öneririm. Birbirimize göz kırparız. Hiyerarşiyi reddederiz. Her türlü hiyerarşiyi. Dünyanın pisliğini olduğu gibi kabullenir, buna rağmen nasıl hayatta kaldığımıza dair hikâyeleri paylaşırız. Münasebetsiziz biz, kopuğuz. Evrendeki yıldızların yarısından fazlası hiçbir takımyıldıza ait olmayan yetim yıldızlardır. Takımyıldızların hepsinden daha fazla ışık verirler”. Bilmiyorum ki bunun üzerine söyleyecek başka bir sözüm yok sanırım.

Tam da anneliğin sorgulandığı bir meselenin üzerine denk geldi bu söyleşi. İnsanın hayvana annelik etmesi, birçok insanın sahip olduğu hayvanı evladı gibi görmesi… Burada İremin buzağı sahiplenmesi bir ebeveyn edasıyla değil, aksine onun annesiyle büyümesine yardım etmek… Bu dünyada o bile büyük emek gerektiriyor, annelik tanımı nedir senin için? (Herkes kendi doğurduğuna mı anne)

Benim için annelik sanırım her şeyden önce bir sorumluluk meselesi. İradesi dışında bir varlığı dünyaya getiriyorsam onun sorumluluğunu üstlenmem gerek, diye düşünüyorum. Bu sorumluluk da zihnimde aslında – bir güç ilişkisinden ziyade- bir çeşit eşlikçilik olarak yer buluyor. Kaynağı sevgi olan; özenli, zarif, incelikli, şefkatli ve ilişkinin diğer ucundakine, yani çocuğun kendisine yönelik ilgiyle de dolu bir sorumluluk biçimi. Dünya hakkında, dünyadaki fiziksel ve psikolojik deneyimler hakkında hiçbir şey bilmeyen, her türlü etkiye açık bir varlıkla birlikte yol almak gibi bir şey. Bir yetişkin olarak her yeni deneyim ile ben de yeni bir oluş deneyimliyor oluyorum elbette. Ama en azından, mesela kızımdan önce deneyimlediğim şeyler var bu deneyimlerimden bana kalanla onun dünya yolculuğunu kolaylaştırmayı içeriyor annelik benim için. Onun yaşamına anlam atfetmesine eşlik etmek… Ama aynı zamanda onun bu hayata katacaklarıyla da ilgilenmek, derin bir merakla onu tanımaya çalışmak. Kendi anlamını dayatmak değil de, onun kendi anlamını yaratmasına eşlik etmek. Bunun için de onu tanımam, onu tanımaya istekli, ilgili olmam gerek diye düşünüyorum. Bu beni heyecanlandırıyor da. Ha, herkes doğurduğuna mı anne? Değil elbette. Bunu hepimiz biliyoruz. Açıkçası ben doğurmadığına annelik etme gücü gösterenlere büyük bir hayranlık besliyorum. Yani biyolojik bir dayatma olmadan (hormonların rolleri vesaire) bir varlığa özenle, şefkatle, ilgiyle yönelmek ona eşlik etmek hiç kolay değil bence. Aslına bakarsanız doğurduğuna analık eden için de kolay değil annelik, doğurmadan analık eden için de… Ben bu konuda çok konuşurum, ancak bir yerde durmam şart sanırım. Yeni filmlerimde bol bol anlatırım diyelim. (Gülüyor.)

Babanın kaybının daha geri planda kalmasının nedenini elbette anlıyoruz, film annelik üzerinden ilerliyor ama kısma da biraz açıklık getirmek istersin belki?

Ben filmler bittikten sonra yaratıcılarının hiçbir şeye açıklık getirmemesi taraftarıyım. (Gülüyor.)Seyircinin alanına müdahale gibi geliyor bu bana. O yüzden sorunuzu önce şu notu ekleyerek cevaplayayım – ki bu not bu tarz her soru için geçerli: Film bir deneyim, her deneyim gibi geride deneyimleyene has biricik bir bilgi bırakıyor. Seyircilerde açığa çıkan o bilgiye çok saygı duyuyorum. Şimdi gelelim bendeki cevaba: İnanın, bu bende çok bilinçdışı bir yerden böyle gelişti. Sanırım bir anne olarak kızıma anlattığım bir masal olsun istedim diye açığa çıkan sonuç daha çok annelik üzerindenmiş gibi oldu.

Bir de Halidin durumu var. O daha büyük kayıplar yaşamış, yersiz yurtsuz kalmış birisi. Bastırılmış duyguları İremle beraber açığa çıkıyor. Onun filmdeki varlığını nasıl yorumlayabiliriz ve neden o kadar düzgün Türkçe konuşabildiğini de aramızda konuştuk. Onu da sormak isterim…

İlk taslaklarda bu film Halid’in hikâyesiydi. Ana karakter oydu. Film, onun çiftliğe gelişiyle başlıyordu. O zamanlar zihnimde döndürdüğüm mesele biraz daha farklıydı. Merhamet duygusunun sınırlarını tartışıyordum. Henüz zarar görmemişken ötekine merhamet göstermek ile zarar bize yaklaştığında merhamet gösterebilmek arasındaki bir meseleyle meşguldü zihnim. Bu düşünsel yolculuk yeni taslaklar yazdıkça, kendi acımıza odaklanmak ve dünyadaki kötülük arasındaki ilişkiye doğru evrildi. O zaman da Halid’in anlatıdaki yeri değişti. Yani Halid her halükârda hep vardı ama anlatıya hizmet etme biçimi farklıydı. Gelelim bu düzgün Türkçe meselesine… Bunun riskli bir tercih olduğunun farkındaydım başından beri. Açıkçası imkânım olsa tüm oyunculara Elfçe öğretip öyle çekerdim filmi. Hatta başlarda Halid (ve önceki taslaklarda onunla birlikte çiftlikte olan annesi) için olmayan bir dil yaratmaya bile çalıştım. Tolkien zekasına sahip olmadığım için başaramadım elbette. (Gülüyor.) İşin içine savaştan kaçan bir çocuk girince de herkesin zihni hemen Suriyeli kimliğine kayıyordu; oysa ki bu karakterin herhangi bir ülkenin, herhangi bir kimliğin askısı olmaması benim için çok önemliydi. Yani yaklaşık on dört yıl önce, bu filmin düşünsel yolculuğu başladığında mesela, Ukraynalı mülteciler yoktu. Ama bu süreçte, kendi çıkarını her şeyden üstün tutan insan aklının yarattığı bu sistemin yersiz yurtsuz bıraktığı Ukraynalı mültecilerden de söz eder olduk, sadece Suriyeliler’den değil. Burada bu sistem için hiçbir kimliğin önemi yok. Hepimiz aynı gemideyiz. Bunun farkına varmayalım diye de dil, kültür, din, cinsiyet, tür üzerinden birbirinden koparılan sömürülenler / yönetilenler var. Eh, yeni bir dil de yaratamadığım için seyircinin zihni tek bir mülteci anlatısında takılı kalmasın diye hepsini aynı biçimde Türkçe konuşan karakterler olarak kurguladım. Kimi seyirci için çalıştı bu tercih, kimisi için çalışmadı… Ne yapalım, yeni bir şey denemenin yarattığı risklerden biri bu.

Bu arada Halid tam erkek kodlarıyla hareket ediyor çocuk olmasına rağmen. Bahara, İreme olan tavrı, sorgulamaması. Hayattan kalmanın ötesinde erkekliğe dair yerleşik bir kod gibi algıladım halini tavrını.

Halid, veteriner Âdem’in kanatları altında geçmişteki kendisini yavaş yavaş unutmaya başlamış olan bir çocuk. Hâmilik yapanlarda öyle bir tavır vardır ya hani… Belki fark etmeden güç ilişkisi kurdukları için, kimisi de tam da bu güç ilişkisini kurmayı sevdiği için kol kanat gerdiği kişinin varlığını olduğu gibi sürdürmesini istemez. İlla kendine benzetir. Bu, ebeveyn çocuk ilişkisinde de böyledir. Çocuk azıcık benlik göstermeye başlasın evde, hemen iktidar savaşı doğar. E daha makro ölçekteki “hâmilikler” için de geçerlidir bu. Madem buraya sığındılar, o zaman bizim gibi konuşsunlar, bizim gibi yaşasınlar, biz biz biz… Kimse dönüp demez ki, bu da bir insandır be kardeşim. Yani o sizin Halid’de sezinlediğiniz, ona yavaş yavaş Âdem Abisi’nden sirayet etmekte olan bir tavır. “Biz öyle istediğimiz için burada inekler hep dişi doğurur” diyen o sesin yavaş yavaş içselleştirilmeye başladığını hissettiren bir tavır. Fakat bu tavrı henüz tam olarak sahiplenmemişken İrem ile karşılaşıyor Halid. İrem ona evet, çektiği acıları hatırlatıyor, travmasını geri çağırtıyor ama aynı zamanda müşfikçe, ona hikâye anlatan babasını da hatırlatıyor.

Büyükanne de ayrıca ele alınması gereken bir karakter bence. Sert mizaçlı yaşadığı hayatın kurallarına birebir uyan birisi. O yüzden İrem onu o da İremi uzun bir süre anlayamıyor. Sanırım o kendi kayıplarıyla kendisini dünyaya kapatmış birisi. Her anlamda bir kayıptan bahsediyorum…

Babaanne sadece aklına tutunarak hayattaki varlığını devam ettirebilen biri. Hayatı olduğu gibi kabul edip onu buyur etmek bence onun için çok zor, o sürekli akla bürüyor. İrem’i anlaması mümkün mü, sanmıyorum. Birini ya da bir şeyi anlayabilmek için insanın kendisi olma katılığını bir kenara bırakması ve varlığını o birine ya da o şeye tamamen açabilmesi gerekir bence. Bunu yapmak babaanne için çok zor. Yas onu fena halde ele geçirmiş, fakat bunu bile kabullenemiyor. E, tabi ama onunki de bir var olma biçimi işte…

Bu arada filmde orman ve mağara kısımları büyülü bir dünyaya adım atacakken durduruyor bizleri. Mağarada korku dolu bir yaşanmışlık, ormanda ise avcılar var. Buradan bakınca insanoğlunun doğanın da kodlarını bozduğunu, müdahale ettiğini görüyoruz. Bir çocuğun dünyasının hayal gücüne kapandığı anlar. Bu konuda neler söylemek istersin?

Demek sana öyle geçti. Hiç bu açıdan düşünmemiştim. Orman benim için herkese ve her şeye – iyi kötü ayrımı olmaksızın- yer olan bir mekân. Her anlatıya yer var orada. Mağara o yüzden birisi için öyleyken diğeri için böyle… Ama birliktelerken hem öyle hem de böyle bir yer. Tüm belirsizliklerin, tüm taşkınlıkların mümkün olduğu ve hoş karşılandığı bir yer orman. Kaosun alışageldiğimiz ve belki ürktüğümüzden daha farklı bir veçheye bürünmüş hâli. Çok seviyorum ormanı, Bahar’ı da…

Bahar karakteri o işleyişi bozan karakterlerden biri, ona da değinelim isterim…

Bahar danstır işte. Hayattır yani. Ne’liğini yüzyıllardır tam olarak kavrayamadığımız ve sanırım hiç de kavrayamayacağımız yaşam döngüsü. Akılla akıldışının, öfkeyle coşkunun, güçle kırılganlığın hepsinin, hepsinin bir arada var olduğu o dans… Dans edebilirsek harekete katılabilirsek hayatta kalırız. Bir acıya, bir hırsa, bir arzuya takılıp kalırsak, hayat da söner gider. Biraz babaannede olduğu gibi sanırım…

Filmi nerede çektin, ilk film deneyimi nasıl geçti, biraz bizimle paylaşmanı isterim…

Orman sahneleri Şile’de çekildi. Çiftlik sahneleri ise Lüleburgaz’da. İlk film deneyimi benim için zorlu geçti açıkçası. Yani ekibim ve oyuncularımın sürecin her anında cömertçe hissettirdikleri sevgileri ve adanmışlıkları olmasa o üç haftalık süreci kabus gibi anımsayacağıma eminim. Sayelerinde öyle olmadı. Teknik olarak bu çaptaki bir filmi üç haftada çekmeye kalkışmak zaten delilik. Ama filmin altını çizmek istediği dayanışma ve yoldaşlık deneyimlerini bu vesileyle yaşamış oldum. Çok mutluyum.

İstanbul Film Festivalinde yer aldı filmin, izleyicide bıraktığı etki nasıl oldu? İlk filmini çeken bir yönetmen olarak onların söyledikleri diğer filmlerin için bir rehber oluşturdu mu?

Hiç beklemediğim kadar öforik bir deneyim oldu seyirciyle karşılaşma. İki gösterim sonrası da uzun uzun sohbet etme imkânı bulduk.  Yıllardır zihnimde gezdirdiğim bu dünyanın seyircide bir karşılığının olması, beni duygulandıran şeylerin onları da duygulandırdığını hissetmek, sormak istediğim soruların onlarda zihinsel bir hareketlilik başlattığını gözlemlemek içimi şükran duygusuyla doldurdu diyebilirim.

Oyuncu seçimini sorabilirim, İrem karakteri nasıl bulundu vs…

İrem’i canlandıran Mira (Saikali), filmin koreografı Ceyda Özcan’ın hediyesi oldu bize. Bu karakter için bir dans öğrencisine ihtiyaç vardı. Ceyda da bizi RU Cihangir Sahne Sanatları ve oradaki Damla Ürk Hocamızla buluşturdu. Sonra yardımcı yönetmenim Elif Daşkaya ile birkaç gün öğrencilerle vakit geçirdik, deneme çekimleri yaptık. Diyebilirim ki tüm bu süreç sonunda Mira’nın enerjisi beni ele geçirdi.

Halid karakterine gelince… Başından beri daha Avrupalı görünümü olan bir oyuncu bakıyordum, karakterin seyircinin zihninde tek bir kimliğin taşıyıcısı haline bürünmesini istemiyordum. Mira’ya karar verdikten sonra iki çocuk arasındaki uyum da önemli olmaya başladı tabii. Sete çıkma tarihimize az akla artık çok umutsuz olduğum bir anda sevgili cast direktörümüz Yaprak Atış, Ediz (Metin) ile çıkıverdi. Ediz hem çok kırılgan bir duruşu olan ama bakışlarıyla kendine güçlü bir hâl kazandırabilen bir çocuktu. Mira ile birkaç deneme çekiminden sonra tamam dedik, budur.  En başından itibaren, inanılmaz adanmış ve çalışkandı ikisi de.

Bundan sonra sırada başka filmler var mı?

Çekmek istediğim birçok film var. Hâli hazırda yazılmış iki uzun metraj senaryom ve karakterleri zihnimde dolanıp duran hikâyelerim var, ama malumunuz, bağımsız film çekme imkânları oldukça daraldı. Biraz buraya kafa yormaya, imkânsızlıklar içinde başka türlü bir film çekme ekonomisi nasıl kurulabilir, bunlara yanıtlar bulmaya çalışıyorum.

 

Banu Bozdemir
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu. Sinema yazarlığına Klaket sinema dergisinde başladı. Dört yıl Milliyet Sanat dergisi ve Milliyet gazetesinde sinema yazarı, kültür sanat muhabiri ve şef yardımcısı olarak çalıştı. İki yıl Skytürk Televizyonunda sinema, sanat ve ‘Sevgilim İstanbul’ programlarında yapımcı, yönetmen ve sunucu olarak görev aldı. Antrakt Sinema Gazetesi’nde iki sene editör olarak çalıştı. Tarihi Rejans Rus Lokantasına hazırlanan ‘Rejans Tarihi’ ve ‘Rejans Yemekleri’ kitabının editörlüğünü yaptı. Rejans Rus lokantası başta olmak üzere birçok şirketin basın danışmanlığı görevini üstlendi. Film + sinema dergisine Türk sineması röportajları yaptı. Küçük Sinemacılar, Benim Trafik Kitabım, 'Çevremi Seviyorum' adı altında on iki tane ‘çevreci’, dört tane fantastik çevre temalı yirminin üzerinde çocuk kitabı bulunuyor. Sosyal medyada yolunu kaybeden bir genç kızın maceralarını anlattığı ‘Leylalı Haller’ yazarın ilk romanı. Kaşif Karınca ise beyaz yakalılara çocuk kafasıyla yazdığı ufak bir yaşam manifestosu özelliği taşıyor. TRT’ye çektiği ‘Bakış’ adlı bir kısa filmi bulunuyor. Halen aylık sinema dergisi cinedergi.com'un editörü, beyazperde.com ve öteki sinema yazarı. Kişisel yazılarını paylaştığı banubozdemir.com sitesi de bulunan yazar filmlerde ve festivallerde jüri üyesi olarak görev alıyor, sinema ve kısa film atölyelerinde ders veriyor. Çocuklarla sinema ve çevre atölyeleri düzenliyor.

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.