Serdar Akbıyık “gel bizim dergide yaz” deyince ilk sorduğum soru “benden ne istiyorsun?” oldu. Türkiye’de adına sektör dediğimiz bu şeyin hemen her köşesinde 22 yıldır çalışan biri olarak reji asistanlığı, senaryo yazarlığı, seslendirme ya da oyunculuk yaparken başımdan geçen kişisel tecrübeleri veya hepimizin çektiği sancıları mı dile getirmeliydim, yoksa bir yaşam yazarı edasıyla eskiden gazete köşesinde yaptığım gibi “nerede ne izlenir, hangi kitap/albüm/DVD alınır, hangi sergi gezilir” gibi tavsiyelerde mi bulunmalıydım, ya da (realizasyon sürecinde verilen emekle çekilen cefayı iliklerime kadar yaşayarak gözlemlediğim için en korktuğum şey olan) film eleştirisi filan mı yapmalıydım?

Serdar kısaca “bu ilk yazıda kafana göre takıl” dedi, ben de gece 03.00’da Umutsuz Ev Kadınları dizisinin setinden dönüp kendime sert bir kahve hazırlayarak geçtim klavyenin başına. Bu, Cinedergi okurlarıyla tanışma yazımız olsun, kendimi bu kitleye az biraz ifade edeyim istedim. Toplumca “yargı” alanında şaibeler içinde debeleniyor dahi olsak “ön yargı” alanında rakip tanımayız çünkü… Buralarda önüne gelen sıfat takar adınızın başına. Mesela sanatın çeşitli dallarındaki donanımınızı bilmeden size ‘dizi oyuncusu’ filan derler, şaklabanlık derecesinde komik biri olduğunuzu bilmeden ‘güzel kadın ama soğuk’ derler, vs vs… Siz de illa ki kendinizi yanlış ya da eksik ifade etmişsinizdir, yani hepten haksız değillerdir ama yüzeyde görüneni azıcık tırtıklayıp derindeki katmanları görmeyi denemek bile istemezler doğrusu. Araştırmacı bir sevgi toplumu değiliz. Anlayacağınız üzere ben de bu mevzuda atarlıyım. Sanırım 2013’ün son gününde bu duygumdan arınmak istediğim için yazıma böyle giriştim. Bana göre yazı yazmak terapidir, bunun tatmini de başka hiçbir şeyde yoktur. Neyse…

Bundan yirmi dört yıl önce konservatuvarın tiyatro bölümü giriş sınavlarında, jüride Yıldız Kenter, Haldun Dormen, Güngör Dilmen gibi hocaların yanısıra Mahir Günşıray da vardı (o yıllarda ne dersi verdiğini hatırlamıyorum) ve çok başarılı bir sınav verip salondan çıkmak üzereyken beni durdurup “neden tiyatro?” adlı o klişe soruyu sormuştu. “Bedenimle aynı oranda beynimi de kullanıp geliştirebileceğim bir meslek istiyorum” demiştim. Salonda kıkırdamalar olmuş, teşekkür edip beni dışarı çıkarmışlardı. Sınavı kazanmıştım. Herhalde cevabımı pek zekice bulmuşlardı, oysa sadece çok kitap okuduğum için düzgün cümleler kuruyordum. Aslında şuursuz hayalperestin tekiydim. Tipik Özal kuşağı. İstediğim tek şey kendimi beyazperdede görmekti. Aynı Hollywood yapımları gibi müthiş filmlerde oynamak filan… (80’lerin sonunda ve 90’ların başında Amerikan sinemasının durumunu biliyorsunuz, insan özeniyor tabii) Bunun için oyunculuk metodlarını öğrenmek istiyordum işte. Bir formasyon edineyim, bir ekole dahil olayım…

Mezun olduktan iki yıl sonra Ankara Uluslararası Film Festivali’nde “Umut Vaadeden Kadın Oyuncu” ödülünü almaya giderken çoktan hayal kırıklığına uğramıştım. Şehirlerararası otobüs kar yüzünden uzun süre yolda kalmıştı, gecikmiştim, tuvalette valizimi açıp apartopar giyinmiş, son dakikada sahneye fırlamıştım. Ödülümü alırken yanımda “Umut Vaadeden Yönetmen” Cemal Şan duruyordu. Birbirimizi selamlayıp mikrofona bir iki cümle söyleyip sahneden inmiştik. İşte hepsi bu… Kimseyi tanımıyordum, kimse de beni birileriyle tanıştırmıyordu. Hiç o izlediğim Oscar törenleri gibi değildi yani… İstanbul’a döndükten sonra ardarda bana gelen birkaç sinema filmi projesi olmuştu ama hem para vermiyorlardı hem de sıradan senaryolarını renklendirmek için gereksiz yere soyunmamı istiyorlardı. Nasıl da soğumuştum…

Sonra niye hep televizyon dizilerinde oynadığımı çok sordular bana. İşte hep bu travmalar yüzünden.

Şaka bir yana, oyunculukla ilgili küçükken hayal ettiklerimle ülkemde yaşananlar hiçbir zaman birbiriyle örtüşmedi. İroniye bayıldığım için en çok güldüğüm laf da şu oldu: Bu sektör hassektör.

Söz gelimi kendi ülkemde üç haftada çekilen bir dönem filminde rol aldıktan sonra “Pamuk Prenses ve Avcı” filminde Charlize Theron’u seslendirmek için dublaj stüdyosuna girdiğimde (aldığım manevi hazzın yanısıra) o filmin sadece bir iki sahnesinde görünen tahtın dizayn edilip hazırlanmasının üç ay sürdüğünü filan bilmek hala içimi sızlatır. Çünkü biliyorum, yaratıcılık veya yetenek açısından, insan kalitesi açısından çoğumuz bireysel olarak kapışabiliriz. Ama… İşte “sektörel” olarak hangi açılardan geri kaldığımız konusuyla yüzleşmek lazım.

Ah o açılar!

Genel, toplu ikili, yakın, yakın, bitti.

Bugün yılbaşı… İlerleyen zamanlarda zevkli ve renkli konularda buluşmak dileğiyle herkese merhabalar ve umutlu yeni yıllar.

Deniz Uğur – Cinedergi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here