Adana Altın Koza film festivalinde bir gece yarısı… Sinema yazarı arkadaşlarla bir otel odasında sohbet halindeyiz. İzlediğimiz filmleri değerlendiriyoruz. Arkadaşlardan biri internetten okuduğu bir haberle aldığım en erken ölüm haberlerinden birini verdi. Sabri Kaliç’ti kaybettiğimiz.

Yıllar önce sık sık görüşme imkanı bulduğum, röportajlar yaptığım, birlikte jüri üyelikleri yaptığım kafası bambaşka çalışan biriydi Sabri. Bırakın Türkiye’yi, dünyanın en idealist ve bu işe kafa yoran deneysel sinemacılarından biriydi kuşkusuz. Hatta Deneysel Sinemanın Kısa Tarihi adında bir kitabı bile vardı. Ülkemizde hala türünün tek örneği… İş güç gailesinden dolayı belki bu yazı için geç kalmış olabilirim ama Kaliç’in bu ülkenin sanat camiası için ne kadar önemli ve es geçilmiş biri olduğunu hatırlatmak istedim. Bu yüzden 2006 yılında onunla yaptığım bir röportajı yeniden gündeme getirmek istedim. Bunu yaparken de röportajın tek kelimesine bile dokunmamayı tercih ettim. Henüz çok erkendi bu diyarlardan göçmesi. Ama eminim ki öte tarafta denemelerine çoktan başlamıştır bile sevgili Kaliç…

 

“Ben 1987 yılında, çok kısa film evrenimle ortaya çıktığım zaman, deneysel film yaptım dediğimde, Türkiye’de herkes güldü, kimse pek bir şey anlamadı ama filmlerime güveniyordum. Alman deneysel sinemasının çok baba ismi Werner Nekes filmlerimi seyrettikten sonra; “Good rubbish! (İyi çöp!) Hepsi bir tarafa şu bir kareyi keşke ben akıl etseydim” dedi. Bundan daha büyük bir ödül olabilir mi benim için?” Sabri Kaliç

 

Sabri Kaliç, Türkiye’nin sayılı Don Kişot’larından biri. Sinema kurallarını alt üst eden ve yeni anlayışlar getiren deneysel sinemanın, ülkemizdeki, belki de en büyük neferi. 1987 yılında çektiği, tek karelik, “Bir Fassbinder Yalanı” adlı çalışmasıyla, “film yaratıcılığının en uç sınırlarını sergilediği ve çalışan beyinlere ‘deneysel film alanında daha ne yapılabilir?’ sorusunu sordurduğu” gerekçesiyle, 2005 yılında META-FILM AWARD ödülünü, kazandı. Merkezi Hollanda’da bulunan META-FILM UNDERGROUND adlı deneysel film kuruluşunun bundan önce ödüle layık gördüğü yönetmenler arasında Jean Vigo, Kenneth Anger ve John Waters gibi aykırı yönetmenler var. Kaliç’in deyimiyle arızalı yönetmenler. 1966 İzmir doğumlu Kaliç, Polis Akademisinden kendi isteği ile ayrılır ayrılmaz önce Ege Üni. İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne, ardından Dokuz Eylül Üni. Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema bölümüne girdi. 87 senesinde, 16 mm olarak çektiği, A Fassbinder Lie, şiYir ve 59” gibi filmlerin bulunduğu ve sonradan adı “SABRİ KALİÇ’İN ÇOK KISA FİLM EVRENİ” olacak olan seri çalışmayı yaptı. Öğrenciliği sırasında bir süre Batı Berlin’de kısa film çalışmaları oldu. Mezuniyet tezi “Deneysel Sinemacı Kimliğiyle Andy Warhol” kitap olarak yayınlandı. Ardından 92 senesinde, “Kültür Bakanlığı Yılın Sinema Kitabı Ödülü”nü alan, ilk telif kitabı “Deneysel Sinemanın Kısa Tarihi”ni yazdı. O yıl, Plato’da Sinan Çetin’in asistanlığını yapmaya başladı. 95 yılından beri çeşitli televizyon kanallarında yönetmenlik yaptı, film senaryoları yazdı. Halen çeşitli kitap çevirileri yapmakta ve kitaplar yazmakta, kısa filmler üretmekte.

 

Kendinizi, her şeyden önce, deneysel sinemacı olarak tarif ediyorsunuz…

 

Kendime kısa filmci değil deneysel sinemacı dememin sebebi, benim kısa film anlayışımda sürenin ya da boyun önemli olmaması. Benim gözümde kısa filmin bir ruhu, bir doğası var. Ben onu deneysel sinemayla örtüştürüyorum. Bu da uç noktada yaratıcılık. Deneysel sinemanın tarihi kitabımda süresi ne olursa olsun, sinema sanatına yenilik getirmiş ve kapılar açmış tüm filmler deneysel filmdir diyorum. Sözgelimi Alain Resnais’in “Amerikalı Amcam” adlı uzun metraj filminde flashback ( geri dönüş ) değil de, flashforward ( ileri kesme ) kullanması muazzam bir durum olarak seyirci tarafından görülüyor. Yine ilk flashback, 1929 yapımı “Son An” adlı bir filmde kullanılıyor. Ölmek üzere olan bir adamın ölüm döşeğinde geçmişini düşünmesi, flashback’lerle gösteriliyor. Tabi, o zamanın hazırlıksız seyircisi, bu adam az önce ölüyordu, şimdi nasıl denize giriyor yada nasıl evleniyor, diye düşünüyor. Sonradan teknik geliştikçe ve seyirciler alıştıkça sahneler yerine oturuyor. O anlamda bu filmler benim için son derece deneysel filmler. Hatta Hitchcock’un “İp” filmi, tek planda çekilmiş, mizansen anlamında kurgu anlamında son derece yaratıcı ve bence taş gibi de bir deneysel film. Ayrıca bazı filmlerde, filmin geneli olamasa da, bazı öğeleri deneyseldir. Sözgelimi, yine Hitchcock’un “Kuşlar” filminde bir saniye bile müzik yoktur. Sadece kuş çığlıklarını kurgulayarak müzik yapmıştır adam. Bu da son derece yaratıcı ve başarılı bir deneysellik. Tam bir deneysel film olmasa da, bu yönüyle deneysel bir tat taşıdığını söyleyebiliriz. Yine son dönemlerden örnek verecek olursak, “12 Maymun” benim için çok önemlidir. Senaryonun kuruluş yapısıyla deneysel bir tada yaklaşmıştır. Chris Marker’in bir kısa filminden, bir Fransız filminden, Hollywood’a uyarlanmıştır. Terry Gilliam yaptığı için böyle deneysel olabilmiştir. İstanbul Film Festivali için Türkiye’ye geldiği sene 2-3 gün yanındaydım onun. Kendisine şöyle dedim: Bruce Willis’i bile oynatarak, insan deneysel tadlar taşıyan bir film yapıp Hollywood üzerinden pazarlayabilir. Bunu çok iyi başarmışsınız. Bunu duyunca çok şaşırdı, sevindi. Bu sözleri duymayı çok istiyorum, Amerika’da herkes filmin prodüksiyonu hakkında konuşurken çok az kişi bu deneyselliği fark ediyor, dedi. Bazı animasyonlarda bile deneysellik görebiliriz. Geçenlerde “İpler” diye bir film seyrettim. Adam ipler aracılığıyla kuklaları oynatarak film çekmiş. Bir noktadan sonra, sanal olarak ipleri görmüyorsun, neredeyse karakterlerin kukla olduklarını unutuyorsun. Yani tüm bu örnekler gösteriyor ki, önemli olan filmlerin insanlara kapılar açması.

 

Yeri gelmişken sorayım, denemeci kavramı ile deneysel kavramı arasındaki zıtlıklar, benzerlikler?

 

Yakınlarda bir aksilik olmazsa bir atölye çalışması yapacağım. Oradaki konu başlıklarından bir de bu olacak; “Deneysel sinema neyi dener?”. Deneysel sinema aslında hiçbir şeyi denemez. Yapıyordur çünkü. İnsanlar, deneysel sözcüğünde şunu arıyorlar; işte biz bunu deniyoruz, bakalım olacak mı? Böyle değil. Deneysel olmasının nedeni o güne kadar yapılmamış bir şeyi yapması, denemesi. Şöyle mi olacak? “Deneysel film yaptım olmadı.” “Ne oldu, elinde mi patlayacak sanki?” X maddesi ile Y maddesini karıştırırsın, olmaz, deney başarısız oldu, dersin. Bu bilimdir. Ama sanatta deneyselin anlamı, henüz keşfedilmemiş topraklara biraz daha adım atan ürün anlamındadır.

 

Peki ya “Avant-garde” anlayışı?

 

Avant-garde Fransızca’da, kelimesi kelimesine çevirirsek, bakış öncesi anlamına gelir. O anda sahip olunan genel bakışın öncesi, öncü anlamında. Bu edebiyatta da, sinemada da, resimde de, müzikte de, heykelde de olur. Örneğin Samuel Beckett’in “Nefes” adlı bir radyo oyunu vardır. 30-40 sn. boyunca nefes nefese kalmış bir adamın nefes sesi duyulur. Bu kadar. Bu bile benim ilgimi çeken, hoşuma giden ve aklımın bir köşesine not aldığım bir eserdir örneğin. Zaten Beckett’in hemen tüm oyunlarında deneysel tatlar görülür. Avant-garde, experimantel, underground, bağımsız..vs. bunların hepsi bana göre Türkçe’de deneysel olarak toplanıyor.

 

Türkiye’de özellikle öğrencilerin yaptığı “experimental” örneklere bakacak olursak, bazen şunu görüyoruz; eleman iki senedir piyasada kullanılan bir montaj programının teknik özelliklerini kullanarak, görüntüyü, eğer, büker, yamultur, renk katar ve sonucu da bir deneysel film olarak koyar ortaya. Belki de festivallere yollarken, ürettiği şeyin ne olduğunu, hangi kategoriye gireceğini kestiremediği için de deneysel film olduğunu iddia ediyor olabilir. Bu konu hakkında ne söylenebilir?

 

Bu gibi durumlar için her zaman anlattığım bir anekdot vardır. Ben sinema okulunda okurken, sanırım ikinci sınıftayken, bazı arkadaşlar geldi. 16 mm film çekmişler ancak kameranın zembereği bozuk olduğu için ara sıra normal çekiyormuş, ara sıra da kendi kendine hızlanıp, yavaşlıyormuş. Bana şunu sordular: Ya, Kaliç, biz bir film çektik ama kamera bozukmuş, acaba bu deneysel film olmuş mudur? Önce ben bir şok oldum. İçimden dalga geçtiklerini düşündüm. Ama baktım ciddi ciddi soruyorlar. Ben de onlara karşı son derece ciddi tavır alarak, abi, dedim, eğer sen bu filmi yaparken, ben bu filmin bazı yerlerinde son derece hızlı, bazı yerlerinde son derece yavaş hareketler kullanacağım, diye yaparsan, bu bir tür deneysel tavır sayılabilir. Ama sen normal bir film çekerken kameran bozuluyorsa, bu deneysel film değildir. Bu bozuk bir filmdir. Bu noktada senin aracılığınla, teknoloji ile ilgilenen arkadaşlara, sanatçılara, son derece önemli bir uyarıda bulunmak istiyorum. Diyelim ki, bugün, inanılmaz bir maddi gücünüz var. Yeni çıkan bir programı, örneğin, Japonya’da Tokyo’dan gidip ilk satın alan ve onu kullanan sizsiniz. Bu programı kullanıp bir film yapıyorsunuz. Arada şunu da belirtiyim; teknoloji oyuncaklı bir şeydir. İnsanlar ilk gördüklerinde, süper, harika bir şey falan filan derler. Ama zihinsel yaratıcılıktan çok, son çıkan teknolojilerle çalışan insanlar, emin olsunlar ki, bugünün son teknolojisi olarak kullandıkları şeyi, beş sene sonra haberlerde kullanıldığını göreceklerdir. On sene sonra yaptıkları çalışmayı görenler, bir taraflarıyla güleceklerdir. Kimsenin umurunda olmayacaktır o çalışma. Teknolojiyi öncelikli olarak kullanmak, bu tehlikeyi taşır. Teknolojiye delicesine bağımlı çalışan biri, teknolojinin hızında da eskimeyi göze almak ve ona mahkum olmak zorunda.

 

Bir de deneysel sinemada, başkasından görüp, ona benzer bir çalışma yaparak, ben yaptım oldu diyenler de var…

 

O daha da tehlikeli bir şey. Deneyselciyim diye ortaya çıkmak, ayıp bir laf olacak belki ama, her baba yiğidin harcı değil. İnsanlar, senin çektiğin filmde, direk isim vererek başka bir filmin bilmem hangi sahnesinden bahsediyorlarsa, sen deneysel değil, şapşal bir iş yapmışsın demektir. Deneysel lafını çok geniş anlamlı kullandıklarında, işin boyutu değişiyor. Bu pilav çok su kaldırır mantığında olduğu gibi, filme deneysel de, belki tutturursun. Biri filmine laf attığında, sana ne kardeşim, ben deneysel yaptım, diyorlar. Peki abi, belki biz anlamadık kusura bakma. Böyle değil bu işler kardeşim, deneyselin de ne olup ne olmadığı üç aşağı beş yukarı bellidir. Bir kere deneysel film yapıyorum diye ortaya çıkan adamın, konvansiyonel sinema yapan adamdan en aşağı iki kat daha fazla donanımlı olması gerekir. Birisi bir şey dediği zaman, çıkıp tezini aslanlar gibi savunabilmeli.

 

Biraz da festivaller ve yarışmalardan bahsedelim…

 

Burada ben hemen bir şikayetimi dile getirmek isterim. Özel kurumların düzenledikleri yarışmalarda yaptıkları çok çirkin katakulliler var. Herhangi bir X firması, onlara göre çok komik para ödülleri vererek, kısa film yarışması düzenliyorum diye ortaya çıkıyor. Haftalarca, aylarca, kültür-sanat sitelerinde, gazetelerde, dergilerde, televizyonlarda, “X, kısa film yarışması düzenliyor” , “X’ten kısa filme katkı” ..vs. bangır bangır reklamını yapıyor. Yarışma bitiyor ve bir açıklama yapıyorlar: “Ödüle değer eser bulunamamıştır!” İsmi lazım değil onun hangi yarışma olduğunu tüm kısa filmci arkadaşlar biliyorlar. Neredeyse bunu reklam taktiği olarak kullanıyor. Çünkü vergiden düşülüyor zaten reklam gideri olarak. Hadi bir Antalya Festivali’ni anlarım, Altın Koza’yı anlarım, TRT’yi falan anlarım, çünkü bunlar kültür sanat olsun diye göbeklerini çatlatıyorlar. Ancak yıllık cirosu milyonlarla hesaplanan, gazetelere yıllık karlarını övünerek yazan, bir Akbank, bir Siemens, bir Metro Group, Bil’s gömlekleri, bu işi yapacaksa 100.000 YTL. ödül koyacak ortaya, 5.000 YTL. değil. Ki, hem katılımcılar şevklensin, hem de kazandıkları ödülle borçlarını ödeyip üstüne birkaç tane daha kısa film çekebilsin. Niye sadece kısa film çekerek geçimini kazanan mutlu bireyler olmasın? Abuk sabuk tanıtım filmleri, saçma sapan televizyon programlarına metin yazarlığı ya da yönetmenlik yapıp da, akşam eve gidince kısa film çalışan insanlar olsun. Çok mu kendimi tarif ettim?

 

Tanıtım için ne gibi çalışmalar gerekli?

 

Mesela az önce bahsettiğim büyük amcalardan biri çıkıp, Türkiye’de kısa filmin duayenleriyle ortaklaşa bir çalışmayla, ülkede çekilmiş kalburüstü kısa filmlerden bir paket oluşturup, birçok dilde altyazılarını yazıp, dünyada dolaştırsa yılda bir kez yarışma yapmaktan daha fazla katkı sağlayacaklardır kısa filme. Böyle bir paket zaten dünyanın her yerinden talep görür. Taş çatlasın 100.000 $ tutar böyle bir paketin dünyayı dolaşması. Bu laf komik gibi gelecek ama, diğer ülkeler şunu söyleyecekler: Aa, Türk’ler kısa film de çekiyorlarmış! Kısa film kültürel birikim isteyen, ciddi altyapı gerektiren bir alandır. Dünyanın gözünde; Fransızlar kısa film çeker, İspanyollar çeker, Amerikalılar çeker ama Türkler beceremez. Hazırlanan bu paketle, önyargılar yıkılabilir. Zaten Kültür Bakanlığı’ndan ümidi kesmiş haldeyiz. Hangi hükümet gelirse gelsin bırak kısa filmi Türk sinemasına bile birkaç filme küçük para ödemeleri dışında katkısı yok Kültür Bakanlığı’nın.

Daha hala Türkiye Sinema Merkezi’miz yok bizim. Afrika’da, çok çok az film çekilen bazı ülkelerde bile, film komisyonları, film merkezleri var. Çünkü kurarken, Fransa’da var, İngiltere’de var. Bizde de olması lazım diyorlar. Bizlerse yurtdışındaki olur olmadık şeyleri taklit ederken, kültür sanat alanındaki çalışmaları es geçiyoruz.

 

Yeni projeler var mı?

 

2 yıldır üzerinde çalıştığım ve yakınlarda başlayacağım “13 Film Birden” adlı bir seri çalışmam olacak. “13 Film Birden”; deneysel sinema tarihinden, önemli olduklarını düşünerek seçtiğim ve deneysel sinemanın bakışını, çekildikleri dönemlerin yansımalarını iyi anlattığını düşündüğüm 13 deneysel film. Bu 13 filmi, Özlerine, temel esprilerine ve deneysel yapıtaşlarına hiç dokunmadan, Sabri Kaliç gözüyle, İstanbul’da yeniden çekeceğim.

 

Hangi filmler bunlar?

 

Mesela Melies’in “Dört Çılgın Baş”ı, Bunuel’in “Bir Endülüs Köpeği”, Jack Smith’in “Havai Fişekler”i var. Tabi ben bunları aynen çekmeyeceğim. Zaten bunu yapmak büyük bir aptallık olur. Ben sadece, onlardan yola çıkarak kendi filmlerimi yapacağım. İnsanlar bu 13 filmi bir seferde, ortalama 50-60 dk. sürecek, oturup seyredecekler. Asıl hedefte, seyircileri, bu filmlerin orijinallerini bulmaya ve o yönetmenleri tanımaya yönlendirmek olacak. Gerçi bu filmleri izlemeye gelenler az çok kısa filmle ilgilenen insanlar olacaktır ama, bundan sonra deneysel sinemaya daha ciddi bir yaklaşım göstereceklerdir diye düşünüyorum. Amaç da bu zaten.

 

Fırat Sayıcı
1979, İstanbul doğumlu. 2001 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Malzeme Mühendisliği’nden yüksek lisansla mezun olmasına rağmen, üniversite yıllarında yaptığı sinema kulübü başkanlığı sayesinde, geleceğini ve mesleğini sinema-tv üzerine kurmaya karar verdi. Çeşitli kısa film, belgesel çalışmalarıyla işe koyulan ve Yıldız Kısa Film Festivali'nin kurucularından olan Fırat Sayıcı, yurt çapında çeşitli kısa film festivallerinde de jüri üyeliği yaptı, kısa film üzerine workshoplar düzenledi. 2008’de Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler bölümünden mezun olan Fırat Sayıcı, Selçuk Üniversitesi Radyo-Televizyon-Sinema Bölümünde yüksek lisans ve doktora öğrenimini tamamladı. SİYAD üyesidir. TRT'de metin yazarı olarak başladığı televizyon macerasında birçok kanalda çeşitli programlarda görev aldı, sinema programları yaptı. Kurduğu Mad Informatics Ajansı’yla sinema-tv ve eğlence sektörüne PR ve sosyal medya hizmeti vermeye başlamıştır. "Türk Sinemasında Gerçekçilik" ve "Yeni Başlamayanlar İçin Sinema" adında iki sinema kitabı yayınlanmıştır. Esenyurt Üniversitesi Radyo Tv. ve Sinema bölümünde Dr. Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktadır.

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.