Deccal 2’nin yönetmeni Özgür Bakar, Türk korku sinemasının temel direklerinden. Yönetmenle hem sinemasını hem de endüstrinin çarpıklıklarını konştuk.

Azazil Düğüm, Helak Kayıp Köy, Ammar ve Deccal serisi, Özgür Bakar’ın üretiminin ne kadar sürekli olduğunun kanıtı. Komedi dizileri, filmleri ve korku yani türler arası da dolaşan bir kabiliyet. Başarılı yönetmenin daha çok filmini seyredeceğimizi düşünüyorum. Yaptığı korku filmlerinde yöresel olma dışında evrensel olmayı da önemseyen az yönetmenden biri Bakar. İşte onunla yaptığımız röportaj.

İlk olarak senaryo ile başlayalım. Senaryo nasıl ortaya çıktı ve diğer filmlerin senaryoları ile ne farklılıklar var aralarında?

İki tane cin temalı filmle başladığım kariyerime devam ederken bu temadan sıyrılıp farklı bir şeyler yapmak için Helak: Kayıp Köy filmini çektim. Yine islami bir korku öğesi olan kabir azabını metaforik bir kurguyla birleştirdim. Vizyon tarihi yüzünden güme gitse de film günün sonunda çok güzel bir yere oturdu ve demek ki oluyormuş dedim. Bir sonrakinde islami dozu da azaltıp evrensel boyuttaki kadim bilgilere dayanacak ve gücünü sinemasından atmosferinden alacak bir film yapmak istedim. Alper’le kıyamet alametlerine yoğunlaştık ve üç dinde ortak rivayetleri barındıran bir kehanet yakaladık. Bilgileri toplayınca iyi bir hikaye için çok fazla detay olduğunu gördük. Doğması beklenen ve kötülüğün habercisi bir bebek üzerine düşünmeye başladığınızda gerisi kendiliğinden gelmeye başlıyor. Diğer filmlere oranla farkı içinde Türkiye’de çekilmiş korku filmleri arasında aksiyon sahnelerinin bu kadar fazla olduğu başka bir örnek yok diyebilirim.

Geçen filminizde bilgisayar efektleri ağırlıktaydı. Bu filmde nasıl durum?

Yine yoğun bir şekilde efekt kullandık. Filmin korku sahnelerinin hemen hepsinde digital bir müdahele var. 45 kişilik bir efekt ekibi çalıştı.

Sizin sinematografinize bakınca, ilk başta kısa filmlerden başlamışsınız, ardından komedi ağırlıklı senaryolarınız var ve korku sineması. Komediden korkuya geçiş bir tezatmıdır yoksa aralarında görünenden daha sıkı bir ilişki mi var?

Duyguların birbirine tezat olduğu gibi ürün ortaya koymanız için ikisi içinde çok yeterli birikime sahip olmanız gerekir İkisinin de dünyası birbirinden 180 derece farklı. Benim durumum Basketbol ve Futboldan eşit derecede hoşlanan bir sporseverin durumu gibi diyebiliriz. Daha geriye gidersek mizah dergilerinde çok zaman geçirip oradan komedi dizilerinde çalıştığımdan çevremde benden öyle bir beklenti vardı. Asıl bileziğim de komedidir. Çok iyi sit-com diyaloğu yazma antrenmanım vardır. Fakat şu an televizyonalrda hiç komedi dizisi kalmadığı gibi komedi türünde üretilen filmler de mutlu olacağım bir tarz değil. . Kısa film çekerken Korku denemelerim olmuştu. Yaptığım korku filmlerinde kontrolün tamamen bende olması çok hoşuma gidiyor. Oturmamış bir tür olduğu için çok iyi oyuncularla, ekiplerle çalışsanız bile herkes bir şekilde sizin istediğiniz şeyi yakalamaya çabalıyor. Komedide yetenekli oyuncular veya yazmadığınız bir senaryoyu çekmeniz sizin yönetmenliğinizin önüne geçebiliyor. 3 milyonun üstünde bilet satan komedi filmlerini izleyen seyircinin özel bir ilgisi yoksa hiç biri yönetmenini tanımıyor. Star üzerinden satılan bir ilişki var. Yaptığım komedi filmini bu yüzden kimse izlemedi. Espri düzeyi olarak bir eksiği olduğunu düşünmüyorum yoksa. Korkuda daha yönetmenine dönük bir beklenti var, butik alanımızı yarattık.

Türkiye’de oyuncular idmanlarını hep yabancı korkulardan alırlar. Çünkü Türkiye’de korku sineması yönetmenlik ve sinema dili olarak oluşmaya başladı ancak oyunculuk açısından daha yeni. Bir yönetmen olarak bu dezavantajı nasıl çözüyorsunuz?

Batının iyi yanlarını almalarında zarar görmüyorum. Özellikle dünyaca ünlü kadın starların bir çoğunun ilk deneyimi korku türünde. Oyuncum Merryl Streep’ten faydalanıyorsa bunda kötü bir şey yok. Önemli olan içselleştirip kendi kültüründe nasıl bir şeye çevirdiği. Ayrıca ekstrem örnekler de var. Musallat 2’nin finalindeki Başay Okay’ın performansı, Dabbe 4’deki gelin sahnesindeki kızın performansı, Ammar’da Duygu’nun finaldeki kriz sahnesi bence dünyadaki örneklerden çok uzak ve özgün.

Korku filmlerinden korkar mısınız?

Hayır. Mesleki deformasyon ya da şu an yaşadığımız çağın gerçeklerinin daha korkunç olması bu duygumu öldürdü. Korku filmleri daha naif geliyor.

Şu lafa çok takılıyorum “Yine mi cin? Yine mi cin?” Gerçekten Cin konusu bıktıracak kadar işlendi mi?

Bıktıran Cin konusu değil, kötü filmler. Hangi alanda ne tutarsa tutsun taklidini yapma uyanıklığı. Yani iyi ve farklı temalarla birleştirilerek üretilen emek verilmiş her cin filmi, iyi yapılmış “imkansız aşk” teması gibi bıktırmayacak bir konudur.

Sinemacılar tarafından baktığımız zaman kafamdaki bir diğer soru şu, biliyoruz ki dünya korku sinemasında “Gerçek hikayeden alıntıdır” lafını duyarız hep. Şeytan çıkarma hikayelerinde de bu çok güzel kullanılmıştır tanıtım için. Fakat Türkiye’de bu çok ucuz kullanılıyor ve her film nerdeyse gerçek hikayeden alıntı. Bu anlamda, bu tanıtım stratejisinin artık yanlış işlediğini düşünüyor musun?

Haklısın. Ben de artık bizim filmlerimizde bir katkısı ya da inandırıcılığı olduğunu düşünmüyorum. Fakat yabancı, “şeytan” temalı filmlerde bile böyle bir ibare konduğunda birazcık araştırmayla spekülatif bile olsa bir yerde gerçekten cereyan etmiş ve basın arşivlerine yansımış bir olay olduğunu görüyorsunuz. Bizde tamamen palavra!

Korku filmleri üretirken, Türkiye’de sinemanın, aslında yurtdışında olduğu gibi bir eğlence sanatı olduğunu düşünüyor musunuz? Türkiye cidden bunu bu şekilde algılıyor mu sizce? Yoksa gereğinden fazla mı sanat yönüne endeksleniyoruz camia olarak.

Seyircinin algılama biçimi çeşitlilik gösterebilir ben kendi adıma konuşursam benim için tamamen eğlence sinemasının bir ürünü. Sinemayı kullanarak gülme, korkma, içlenme gibi duyguları harekete geçirip insanlara türüne gore bir şeyleri hatırlatmak, benimsetmek, güzel vakit geçirtmek birincil amacım. Yaptığımız filmlerin uzun yıllar sonra iyi hatırlanması için incelikli çalışmak da disiplinimin temel motivasyonu.

Hasan Karacadağ’ın, Alper Mestçi’nin ve sizin hepinizin ortak bir tercihi var, filmlerinizde çok tanınmış insanlar kullanmıyorsunuz. Bu sizce avantaj mı, dezavantaj mı? Eğer söz konusu gişeyse, korku sinemasını güçlendirmekse, ismi olan oyunculardan yararlanmamak neden?

Bunun çok geçerli sebepleri var. Bugün yine köy yerinde geçen cin temalı film çeksem çok yüzü eskimiş birini kullanmak istemem. Karakterle empati kurmayı hızlandıran bir strateji. Ayrıca tanınmamış iyi oyuncuları da insanlara tanıtmak adına iyi bir fırsat. Fakat Deccal serisinde daha şova yönelik, tamamen dışa dönük bir biçim tasarladığımız için tanınmış oyunculardan bir kadro kurduk. Yani her fimin ihtiyacına gore tercihler yapılıyor. Karacadağ ihtiyaç duyduğunda Hollywood starı bile oynattı. Ben Aysan Sümercan, Sait Genay gibi ustalarla, Burak Sarımola, Ozan Akbaba, Murat Prosçiler, Öznur Serçeler, Halil Sezai gibi populer bir çok oyuncuyla çalıştım. Kastınız Şener Şen’se başka türü bırakın başka filmi de bırakın başka yönetmenle bile çalışmıyor.

Deccal 2’nin konusunun The Omen serisiyle benzerlikleri var mı? Bir etkilenme söz konusu oldu mu?

İkisi de Deccal’i anlatıyor ama anlattığımız dönemler farklı. Omen’de beklenen çocuk çoktan doğmuş 6 yaşında. Biz iki film çektik birinde çocuk yok ikincide hala bebek. Belki üçüncü filmde çocuk artık büyüyeceği için benzetenler olacaktır. Aynı sahneleri çekmesek bile atmosferi benzeten olacaktır. Sonuç olarak kehanet aynı kehanet ve sadece onlara ait değil. Biz daha çok Ortadoğu bakış açısına gore anlatıyoruz ve bu da aslıdna bizi baya farklı kılıyor. Yurtdışında izleyenlerin benzerlerlik bulamadığı iki filmde bizim burada benzerlik var dememiz zorlama olur.

Güney Kore ve İspanya korku sineması Hollywood’un dikkatini çekti ve yıllardır bir tekrar çekim furyası devam ediyor. Türk korku sineması bu raddeye sizce niye gelemedi?

Tekrar çekimlerin gündeme gelmesi için geçmişinizin olması lazım. Türkiye’de 3 senedir aktif korku filmi çekiliyor. Belki bir 30 sene sonra olursa olur. Fakat ilginçtir ki ilk yapmak istediğimiz korku filmi aslında bizde de bir yeniden çevrim olan 1963 yapımı “Kötü Tohum” filmiydi. Elimizde senaryoyla ilk para aradığımız projeydi. Hala çekmek gibi bir niyetimiz var. Orijinali “Bad taste” olan Lale Oraloğlu’lu bir film.

Benim size sormadığım ama sizin eklemek istediğiniz bu filmle ilgili bir şey var mı?

Deccal filmi eğer yanılmıyorsam Türkiye’de bir ilki gerçekleştirip açık kanalda star tv’de yayınlandı. O gece bütün korku sahnelerinin kesilmesine ve gece yarısı yayınlanmasına rağmen 20.ci oldu. Twitter’da TT oldu. Çok fazla etkileşim oldu. Demek istediğim kanalların korku kuşağına yer vermesi ve sayısı artan korku filmlerimizi ev sineması izleyicisine ulaştırmasını diliyorum. Son olarak; yeni filmimiz Deccal 2 – 16 haziran’da vizyonda. Herkesi bekliyoruz.

 

Serdar Akbıyık
1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.