Gazze’de ailesini kaybetmiş küçük bir kızla Türkiye’den yardıma giden kadın bir doktorun hikayesini anlatan Muna filminin başrol oyuncusu Leyla Göksun filmin etkisinde kaldığını söyleyip bu tür dramlar için çok daha fazla şey yapabilmeyi diliyor.

Türkiye’nin Müslüman coğrafyada ne kadar etkili olduğu ve bu coğrafyada yaşanan bütün krizlerden ne kadar etkilendiği ortada. Durum böyle olunca Türk sinemasının bu konularda üretim yapmasını beklersiniz. Ama ne yazık ki başka birçok konuda olduğu gibi bu anlamda da üç maymunu oynuyor sinemamız. Gazze’de yaşananlar yüzünden Avrupa’nın duyarsızlığını hep dile getiriyoruz. Peki sinemamız ne yapıyor? İnsanların acılarına dikkat çekecek bir üretim var mı? Tabii ki yok ama neyse ki Muna gibi bir film bu sıkıntılı durumda bir sürpriz yaparak ortaya çıkıyor. Gazze’de ailesini kaybeden küçük bir kız ile oraya yardıma gitmiş Türk kadın doktor arasında yaşanan duygusal ilişki gözleri yaşartacak cinsten. Türk kadın doktoru canlandıran Leyla Göksun filmin kendinde bıraktığı etkiyi ve çekimlerin yapıldığı Tarsus’taki izlenimlerini bizle paylaştı.

Senaryoyu beğenmenizin ve rol almanızın sebebi neydi ?

Öncellikle gerçek bir hikayeye dayandığını bilmek çok enteresan geldi. Yönetmen ve yapımcılarla görüşmeye ilk gittiğim zaman öyle bir hikayeden bahsettiler ki, Filistin’de küçük bir kız ailesini kaybetmiş ve aynı evde yaşamaya devam etmiş o bedenlerle. Hergün duyacağımız tarzda bir senaryo değil. O yüzden beni öncellikle bir insan olarak etkiledi ondan sonra ise bir oyuncu olarak ben bu hikayeye ne katabilirimi düşündürdü. Öğrendim ki, İstanbul’dan Gazze’ye giden bir yardım ekibinin içinde doktor bir kadını canlandıracağım. Öğrenince daha çok heyecanlandım.

Filmde rolünüz çok dişi bir rol. Çünkü kendi çocuğunun kaybı söz konusu. Annesi babası olmayan bir çocuğu anne dürtüsüyle sahiplenme olayı var. Savaşa karşı bir kadın duruşu söz konusu. Bütün bunları düşündüğümüz zaman. Nasıl bir hazırlık süreci geçirdiniz ? Kendinizi nasıl konstantre ettiniz ?

Öncellikle fiziksel olarak mesleki açıdan bir doktoru oynamak nasıl diye düşündüm. Doktorluk kolaydı daha önce bir doktoru canlandırmıştım. Bir diziydi sinema filmi değildi ama onun içinde ciddi çalışmalar yapmıştık. Cerrahların nasıl davrandığını gözlemek için bir çok ameliyata katıldım. Doktorluğa çok yabancı değildim. Sonrasında ise sıra içsel hazırlığa geldi. Bahsettiğiniz gibi dişi, anne, anaç, kendi çocuğu olmamasına rağmen bir yakınlık gösteriyor. Buna nasıl hazırlanılabilir. Aslında hazırlanılamaz. Sadece bu tarz durumlarda insanın neler hissedebileceğine odaklanmakla ben biraz zaman geçirdim. Savaş kurbanı insanlarla ilgili size sorsam, sizinde bir fikriniz vardır. Ailesini kaybetmiş savaş kurbanlarının, mültecilerin. İçimde bir derecelendirme yaptım 1’den 10’a kadar acının seviyesi nedir diye. Bu kadın hem kendi evladını kaybediyor hem orada bir savaş ortamına gidiyor. Karakterin buna tepkisi nasıl olucak. Tamamen donuk mu olacak ? Onu araştırdım daha çok. Daha isyankar mı olacak ? Daha donuk bir şey yapmaya karar verdik. Tamamiyle hayattaki herşeye karşı tepkisiz oldu. Kadın yaşadıkları yüzünden duygusal olarak nasırlaşmış oldu bir yerde.

Bu sizin belirlediğiniz bir şey miydi ? Aslında çok doğru bir karakter analizi çünkü savaşın içindeki insanlarda iç güdüsel bir duygusuzluk yaşanır.

Savaşı yaşayanlar daha doğal karşılıyorlar aslında. İçinde tamam çok büyük bir acı var ama adam kalkıp ekmeğini almaya gitmek zorunda, çocuğunun saçını taramak zorunda. Savaşı yaşamış bir insanı oynasam daha farklı olurdu ama buradan oraya giden bir insan olarak. İlk Gazze’ye girişimiz var işte o eski jipin içinde o taş yığınlarını gördüğümüz yerde. Hala konuşurken bile tüylerim ürperiyor. Orada ilk gelen bir insanın görmesinin şok etkisi var. Bunlar kendiliğinden çıktı daha önceden konuşulmuş şeyler değildi yönetmenle. Yönetmenle önceden konuştuğumuz çok flu bişeydi, donukluk. Bir damla bile göz yaşı dökmeyeceksin demişti bana mesela. O kadar donuksun. Sonuna kadar aslında göz yaşı dökmüyorum. Herşeyi sadece dışarıdan bir gözlemci gibi emiyorum.

Bu filmden kalan etki size ne oldu

Biraz karışık duygular içerisindeydim orada. Siyasetin de işin içine girdiği şeyler vardı. Tam biz oraya gitmeden önce emniyet müdürlüğüne bir saldırı düzenlenmişti. Zaten stabil olmayan bir ortam var. Değişik mahalleleri var. O mahallelerde bizi istemediler. Bizim gitmemizi istediler. Çok memnun olmadılar çekim yapmamızdan. Başımıza birkaç ufak olay geldi. Polislerle çekimlere gitmek zorunda kaldık devamlı. Oradaki ortam Filistin değil. Orası Tarsus, Türkiye’nin bir bölgesi. Bilmiyorum galiba benim Türkiye hakkında daha çok düşünmeme sebep oldu. Film bir yana ben orada farklı şeyler gözlemledim. O bölgeye hiç gitmemiştim. O bölgede yaşayan insanların yaşantılarını hiç bilmiyordum. İstanbul’da yaşayan bir insanım. Burada doğmuşum ve büyümüşüm. Onları görmek değişikti. Oradaki çocukları, insanları, sokakları, hayalleri, gelecekleri, kazançları. Heryerde benzer bir tablo var fakirlikten kaynaklanan. Onun yarattığı bir taşkınlık var. Aslında o filmi çekmek için iyi bir yerdi. İyi geldi bana izoleydi. Otelde kalıyorduk. Karakterde zaten otelde kalıyor. O yüzden Tarsus bana iyi geldi.

Oyuncu seçiminde yönetmen sizinle konuştu. Yönetmene ne dediniz ? Niçin beni seçtin ya da niçin seçildiğinize dair bir görüşmeniz oldumu ?

Neden beni seçtin diye sormadım. Sanırım o karşılıklı bir şey. İnsan gidiyor, görüşüyor yüz yüze. Onu zaten orada hissediyorsa hissediyor, yönetmende oyuncuda. Öyle olmasıda lazım. O süreç karşılıklı orada gelişiyorsa anlıyorsunki tamam o settede olur. Onlar sanıyorum benim gibi birisini arıyorlarmış. Benim o duyguları verebileceğimi, o duygularının değerlerinin karşılığının bende olabileceğine inandılar. Benim kişiliğimde. O şekilde de ilerledik.

Az önce dediğiniz gibi İstanbul’da yaşayan bir insansınız. Hepimiz için beyaz Türk lafı kullanılabilir. Sizin için Türkiye’de ki burjuvazinin Gazze’de yaşananlara karşı yeterince hassasiyet hissettiğini düşünüyormusunuz ?

Bence karşılarına böyle bir haber çıktığında hassasiyet hisseden insanlar mutlaka vardır. Umursamayan insanlarda olabilir. Artık o kadar çok şey oluyor ki Orta Doğu’da, Mısır’da, Türkiye’de hergün bu tarz olaylara karşılaşıyoruz. Terörizm, savaş, mülteciler. Bende şaşırıyorum hangi haberi okuyacağımı. Hangisini hissediceğimi. Ne yapacağımı. Ben 33 yaşında bir insanım. Hayretle izliyorum Dünya’nın geldiği yeri. 1. Ve 2. Dünya savaşını okudum, öğrendim. Şu an yaşanan şey bitmek bilmeyen devamlı biryerlerden yeşeren isyanlar. Halk onu istiyor ama hükümet onu istemiyor. Güç başkasının elinde filan. Bunlar çok fazla yaşanıyor. O yüzden Gazze’de yaşanan bir olay böyle burjuvazi bir insanı ne kadar etkiler. Çok fazla etkilemez ama filmi izledikten sonra daha çok merak edip daha çok araştırıp, bu konu üzerinde de düşünebilirler.

Bu sizde bir hassasiyet yarattımı ? Bu konulara ezelden itibaren taş değilsiniz tabiki bunlara karşı bir tepkiniz, hissiyatınız vardı fakat bir de bu kadar işin içinde girdikten sonra ruh durumunuzda ne gibi bir değişiklik oldu ?

Keşke ben uluslararasıilişkiler gibi bir şey okusaydım ve keşke gerçekten bu durumlar için birşeyler yapabilen bir organizasyonun parçası olsam diye düşündüm. Ne oluyor görüyoruz, duyuyoruz, etkileniyoruz ve geçiyoruz bir sonraki habere kadar. Bir sonraki haber belki dünya’nın başka biryerinden gelecek. Ne yapıyoruz ? Bunlar bilincimizde kalıyormu, kalmıyormu. Ben çok istiyorum hala düşünüyorum. İç hesaplaşma yaptığım zamanlarda kendimi sorguluyorum. Ne yapabilirsin bu konuda gerçekten diye. Bilmiyorum bir karara varmadım. Bir şey yapmak istiyorum belki doktor olsam çok daha fazla yardımcı olabilirdim. Bir faydam olurdu oradaki çocuklara yardım ederdim. Atıyorum veteriner olsam oradaki hayvanlara yardım ederdim ama diplomat değilim bir şey değilim. Normal bir insanım. Oyunculuğumla en azından insanların dikkatini bu yöne çekebiliyorum birazcık.

Filmin tabi birde mülteci kısmı var. Gazze’den Türkiye’ye okumak için gelen ve sonra yaşananlar yüzünden memleketine dönemeyen genç bir adam. İki yıl önce çekilen siyasi konulu bir film gündemdekini yerini kaybedebilir. Fakat bu filmde öyle bir durum yaşanmıyor. Bunu biraz yorumlarmısınız ?

Yapımcılar orada uzun zaman geçirmişler. 5-10 sendir belgesel çekiyorlarmış. Filistin, Suriye, İran, Irak ile ilgili. Hep oralarda belgesel filmler çeken bir ekip. O yüzden oradan hikayeler toplayabilmişler. Gerçek hikayeler. Onları çok etkileyen şeyler olmuş. Sonuçta çözülmemiş olaylar var Filistin ve İsrail arasında. O geçerliliğini koruduğu sürecede bu hikaye her zaman güncel kalacak. Keşke çözülebilse. İyiye gideceğine daha da kötüye gidiyor ve bizim ekibimimizde de Filistin’den bir çocuk vardı. 5 sene önce üniversite okumak için çıkmış ve bir daha giremiyor. Ailesi orada kalmış. Bize rehberlik yaptı. Böyle bir gerçek var yani, o hala ailesini görmeye gidemiyor.

Oyunculuk yeteneğinizi dizilerde olgunlaştırdığınız söylenebilir mi ?

Evet kesinlikle söylenebilir.

Oyuncular çoğunlukla dizilerden çıkıyor. Günümüzde gerçekten sinema oyuncusundan bahsedebilir miyiz ?

Çok güzel bir soru. Ben de bunları soruyorum kendime zaman zaman. Bu biraz yeni bir trend aslında diziler, sinema filmlerinin de önünce geçmeye başladı. İnsanların 90 veya 120 dakika sonrasında hikayenin bitmediği birşeyere de ihtiyaçları var demek ki. O yüzden daha çok talep edildi. Daha çok dizi yapılıyor. Daha çok dizi oyuncusu ortaya çıktı amatör diyemem aslında dizi oyuncularına.

Bir sinema dili oluşturmakta, bunun bir dezavantaj yarattığını söyleyebilirmiyiz ? Özellikle genç oyuncular için.

Dezavantaj değil. Dediğiniz gibi Yeşilçam yok. Artık oyuncular hem tiyatro, hem sinema, hem dizi yapabiliyorlar. İlla öyle Türkiye’nin en çok aranan starı olmak zorunda değiller. O da olabilir, oluyorda. Birçok genç oyuncu arkadaşımız var bir anda yıldızları parlıyor. Hem dizi yapıyorlar, hem sinema yapıyorlar, hem tiyatro yapıyorlar bunların hepsine devam edebiliyorlar. Bu aslında bir avantaj daha çok mecra var artık oynayabilecekleri. Oyuncu hayatını devam ettirebilecek düzenli bir gelir için dizi yapıyor. İyi dizilerde oluyor. Bunu seve seve yapan insanlar da var. Ben de yani bazı dizilerde aynı şeyleri hissediyorum.

Oyunculuğun belirli bir mesaisi yok. Oyunculuk insanın bütün hayatını ele geçiren, bütün yaşama stilini değiştiren bir meslek. Bunun için de gerçekten insanın kendini adaması lazım. Sizin oyunculuk hikayeniz nasıl başladı?

Çocukluktan beridir oyuncu olmak istiyordum diye bir şey yok. Benim değişik ilgi alanlarım vardı ama annem hep eski filmleri izlerdi. Holywood yıldızlarından bahsederdi. Etkilenirdim, merak ederdim. Filmin sonunda hani jenerik akarya. Oradaki isimlerin kim olduklarını merak ederdim hep. Bir merakım vardı. Biz hep tiyatro gruplarına katılırdık. Annem kendisi de tiyatro yapardı. Öyle profesyonel bir oyuncu değil ama anaokulunda, ortaokulda pandominler yapardık. Algı olarak tiyatroya çok uzak değildim. Oyunculuk bir yerde bildiğim bir şeydi. Sonra büyüdük. Üniversiteye gireceğim zaman. Hatta ondan önce ben İngiltere’ye yatılı okula gittim 14 yaşında. Ailemden ayrıldım bu durumda. İngiltere’de tiyatro klubüne girdim. Orada da çok iyi bir hocamız vardı. Sahnede olmayı sevdim küçükken. Kendimden sıyrılıp orada başka biri olmak iyi geldi. Bir de arkadaşlarım, tiyatrodaki kişiler daha iyi anlaşabildiğim kişilerdi genellikle. Burada ortaokulda insanlar, ay yeni bir kafe açılmış haftasonu oraya gidelim derken ben tiyatro klubüne giderdim oturur oyunları izlerdim. Daha çok okuyan, daha çok içine kapanık bir çocuktum. Zaten kişilik olarak sanırım biraz sinyaller varmış oradan geleceğe dair. Sonra üniversiteye başlayacağım dönemde tiyatro okumak istemedim. Belli değildi ne yapacağım. 98-99 yıllarında böyle diziler veya bugün kü kadar çok çekilen filmler yoktu. Ben başka bir şey deneyeceğim dedim, işletme okudum. Zaten baba tarafından gelen bir şey. O pazarlama müdürü olmuş. O da hayatımda sevdiğim başka bir daldı. Ama kader döndük dolaştık ve oyunculukta karar kıldık.

3 tane filminiz var ama Türkiye sizi dizilerle tanıdı. Bunun sadece 3 filmde kalmasının nedeni projenin gelmemesinden dolayımı yoksa sizin seçim kriterlerinizinde bunda bir etkisi var mı ?

Hayır hiç yok. Keşke daha fazla filmde yer alabilsem. Özellikle Antalya’da ki o atmosferi yaşadıktan sonra. Asıl istediğim şey buymuş dedim. Katılmamıştım. Öyle bir fırsatım olmamıştı. Festival filmi zaten çok çekilmiyor. Çekilenlerde de bildiğimiz isimler oynuyor. Bunda belki benimde suçum vardır. Ben yeterince birşeylerin peşinde koşmamışımdır. 2 senedir ben menejersiz çalışıyorum. 8 sene aynı menejerle çalıştım istediğim şeyler hiç olmadı. İnsanlara ulaşabilmek lazım ama şimdi bu 3 film sayesinde ben daha fazla şey olacağına inanıyorum. Çünkü bu beni çok mutlu etti, çok heyecanlandırdı böyle birşeyin içinde olmak. Hatta keşke daha da fazla yabancı ülkelerden gelen festival filmlerinde de yer alabilirim. Neden olmasın. Burada birazcık ingilizce konuştuğum sahneler var. Az çok ama dahada çok olabilir. Niye olmasın. İngilizce benim ana dilim gibi çok isterim.

Bu filme gelecek izleyici için benim size sormadığım ama sizin söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Çok ciddi bir dram var ortada. Seyirciye en kesin bunu söyleyebilirim. İllaki buna korkunç bir olay veya üzücü bir olay olarak bakmamak lazım. Filmin sonunda aslında başka bir mesaj çıkıyor. Film hakkında çokta bilgi vermek istemiyorum aslında en ufak bir şey kaçırırsam sonunu bozabilir çünkü. Yaşam sevinci veren bir tarafı da var. İnşallah onuda yakalarlar diye de düşünüyorum.

Serdar Akbıyık
1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.