Çekmeceler filminin başrol oyuncusu Nilüfer Açıkalın anneliğin doğuştan gelen bir duygu olmadığını emek istediğini ve öğrenilen bir şey olduğunu söyledi.

Çekmeceler filminde bir babanın kompleksi yüzünden ezilen kızın üvey annesini oynayan Nilüfer Açıkalın, tartışma yaratan filminden yola çıkarak hayat hakkında önemli nitelemelerde bulundu. Güzel oyuncu, sinema endüstrisinin problemlerini de es geçmedi…

Filminizin baya bir festival macerası oldu. Şimdi Eskişehir’deyiz. Bu festival macerasından sizde kalan ne oldu? Eskişehir’i nasıl buldun? Bu bir üniversite festivali.

Eskişehir zaten sevdiğim ve çok ilgi duyduğum bir şehir çünkü burada temiz bir ruh var, öğrencilerin çokluğundan kaynaklanan bir maden yatağı gibi bir şehir aslında. Kim bilir ne cevherler vardır şu an çevremizde dolaşan. Bu insana umut veren bir şey, bir de üniversite festivali olması çok anlamlı. Ben üniversite festivallerini çok önemsiyorum. Çünkü geleceğe dair umut vaadediyorlar. On yedincisi düzenleniyor, bu hiç de azımsanacak bir sayı değil. Umarım çok çok uzun yıllar sürer. Biz buraya filmimizle geldik ve gayet güzel karşılandık. Şimdi filmimiz izleniyor, sonra söyleşi yapacağız izleyicilerle ve öğrencilerden oluşan toplulukların her zaman çok zorlayıcı soruları oluyor, çok ilginç yaklaşımları oluyor. Hiç bizim bakmadığımız açılardan bakıyorlar bazen ve biz bile şaşırıyoruz. Aynı şey Boğaziçi Üniversitesi’nde de başımıza geldi. O yüzden üniversite gençliğinin olduğu bir ortamda hem oyuncu olarak bulunmak hem de bir gözlemci olarak bulunmak beni her zaman heyecanlandırıyor. Mutlu ediyor.

Biz senin filmlerinden alışığız, hep bir problemin peşinde koşan karakterleri canlandırıyorsun. Bu filmde öyle. Zaten özellikle kadın odaklı filmlerin az olduğu bir dönemdeyiz. Böyle bir rolde yer almak oyunculuk maceranda seni ne kadar etkiliyor? Nerede duruyor?

Bu rol benim için, bir çok açıdan ilginç bir deneyimdi. Hem dört döneme yayılıyor, hem 35-45-55 yaşlar arasındaki bir kadını oynuyorum. Bu açıdan bir kere çok enterasan oldu benim için. Bir de gelen geçen bir anlayışa karşı duran bir rol. Bir kutsal anne kavramı var. Hepimizde olan. İçimize yerleşmiş olan, bize dayatılmış olan tartışmadan doğruluğunu kabul ettiğimiz bir kutsal anne kavramı var. Fakat böyle bir şey gerçek değil aslında. Bunu hepimiz biliyoruz. Bu film de kutsal anne kavramını kökten yıkmaya çalışan bir film. Anne o kadar kutsanacak düzeyde doğru ve iyi olmayabilir. Ve tam tersine üvey anne dediğimiz ve elimizin tersi ile ittiğimiz bazı analarsa gerçekten analar. Burada da doğurmanın değil aslında gerçekten emek vermenin, hissetmenin önemi ortaya çıkıyor. Bu filmde de ben tam ters köşe bir karakter oynuyorum. Üvey anne aslında kızı sahiplenen ve ona sevgi gösteren bir kadın ama kendisi de aynı şiddete maruz kaldığı için bunu kendi kişisel gelişmişliği boyutunda ancak yapabiliyor. Ama bir çabası var en azından. Benim için güzel bir rol oldu bir de kendi yaşımı, kendi yaşımın on yaş büyüğünü oynadım. Beni yaşlandırmak için makyaj yaptılar, sonra da kendi yaşıma getirmek için. Gençleştirmek için güzel ışık yapıp hiç makyaj yapmadılar. Sinema ışık sanatı biliyorsunuz. O açıdan çok mutlu oldum.

Annelik aslında öğrenilen bir şey. Bu noktada film, bunun üzerinde duruyor. Bu konuda bize neler söyleyeceksin? Gençlere bu konudaki fikirlerini açıklar mısın?

Benim kendi fikrim açıkçası, anne olmak elbette ki çok önemli bir durum, bir kadının tıpkı, “Beyaz gelinlik giyineyim, törenler olsun, evleneyim. Altınlar takılsın.” anlayışı gibi böyle şeyler bizim kültürümüzde var. Tamam gençken bu yapılabilir, denenebilir. Fakat ısrar etmenin anlamı yok. Yani evlilik ile alakalı düşüncem kesinlikle hiç bir önemi olmadığı. Ben bir adamın bana karım demesindense, bir çocuğun dolu dolu annem demesini tercih ederim. Tabi çocuk doğurmak da her kadına göre bir şey değil. Evde bir kendisini dinlemeli insan, çünkü bazen çocuk, o hayatına tek aldığın adamı, aşık olduğun adamı, elden kaçırmak üzere olduğun adamı sırf evde tutmak için yapılan bir şey olabiliyor. Bunları ben görüyorum çevremde. Ama gerçekten her kadın anne olmak zorunda değil. Anne olmayı içinde hissetmek çok daha önemli. Bir çok kadın, biyolojik sebeplerle bir çok kadın hayati sebeplerle, aşk gibi hayati sebeplerle, çocuk sahibi olamayabiliyorlar. Ama bu demek değil ki çocuk sevgisini ille de doğurarak, kendi bedeninden bir varlık yaratacağım, DNA’mı ona da aktaracağım. Bu çok gelişmiş bir ego ile bağlantılı. Ben biraz daha ruhani bakıyorum bu tip karşılaşmalara, bu tip dengelere. Aslında kendi doğurduğun çocuk senin için hiç uygun olmayan bir çocuk olabilir ama sahiplendiğin ve büyüttüğün, emek verdiğin çocuk gerçekten seni omuzunda taşıyabilir. Gurur ile taşıyabilir. Bunları ben çok kişisel olarak deneyimlediğim için atıp tutar gibi konuşmuyorum. Tecrübem doğrultusunda konuşuyorum. Yani diyeceğim şu ki, her kadın anne olmak zorunda değil. Bir düşünsünler ondan sonra anne olsunlar. Çocuğa yazık oluyor ondan sonra. Dengesiz büyütüyorlar çocukları. Şiddet gösteriyorlar ister istemez. Bir de doğurdum diye sanki ona şiddet gösterme hakkına sahipmiş gibi düşünüyorlar. Elinin tersi ile itebileceği bir şey gibi düşünüyor. Kendi problemini yansıtabileceği bir varlıkmış gibi düşünüyor. Yazık oluyor bence çocuğa.

Yönetmenlerle çalışmak nasıl bir tecrübeydi. Nasıl buldun onları?

Mehmet ve Caner ikinci filmlerini çekiyorlar. Sinema duyguları çok kuvvetli. Sinemaya bakış açıları çok kuvvetli. İnsan olarak bir kere ben onları çok sevdim. Çok kalpleri açık insanlar. Bence biraz fazla açık. Yani insanları kendi dünyalarına alma, insanlara kendi dünyalarında bir yere koyma ve değer verme konusunda biraz aşırılar. Bu da sinemaya yeni girdikleri için olsa gerek. Yavaş yavaş onlarda öğrenecekler. Çünkü belirli bir mesafede durmak gerekiyor. Mehmet ve Caner sinemacı olarak değerlendirecek olursam çok titizler, ne istediklerini biliyorlar, paylaşmaktan çekinmiyorlar. Ketum değiller. Bir şeyin daha iyi olması için herkesi dinleyebilirler. Kendi kararlarını oturup tartışararak verebilirler. Ne yapmak istediklerini bilmeleri benim için önemli tabi ki.

Mehmet ve Caner’in de tarzı belli. Sende kesinlikle şahsi fikirlerini onlara ilettiğini düşünüyorum. Karakterin üzerinde senin kattığın bir şeyler var mı? Veya karakter üzerinde yönetmenler ile tartıştığın noktalar var mıydı?

Hayatımın en ilginç prova sürecini geçirdim. Caner’le Mehmet sanki tiyatro oyunu oynayacakmışçasına prova yapmaya karar verdiler. Ben de çok şaşırdım ama tecrübedir hani, deneyeyim ben de dedim. Sonuçta hiç bir filme böyle bir prova ile girmedim. Yani bire bir sahneyi kurup, oyuncuları yanyana koyup, sahnelerini oynatarak, ezberleterek ve onların doğaçlama imkanlarına olanak tanıyarak yapılan bir prova süreci ve bir seneye yayıldı. İstanbul’da başladı. İstanbul’daki evlerinde, Bodrum’daki evlerinde, biz elimizdeki bavullarla Bodrum’a provaya gittik. Çok da şahane bir konukseverlikle karşılandık ve provalar yaptık. Çok ilginç bir süreçti açıkçası. Bu süreç içerisinde, ben biraz sessiz bir insanımdır sadece filmdeki rolüme odaklanıp onun dışında gözlemci olmayı tercih ederim, Mehmet ve Caner’le filmle ilgili paylaşımlarım oldu tabi. Rolümle alakalı çok uzun saatler oturduk konuştuk. Birebir prova da yaptık. Ne olması gerektiği, kadının başındaki yaranın nasıl gizlenmesi gerektiğiyle alakalı falan bir sürü konuşmalar ve paylaşımlar oldu. Ben mesela doğaçlama yapmayı seven sinema oyuncularıyla çalışmaya alışkın değilim hiç. Çünkü tiyatro geleneği, tiyatrodur. Tiyatro, tiyatrodur. Sinema, sinemadır. Tiyatro geleneğini sinemada sürdürmeye çalışmak filme zarar verir. Ben sinema oyunculuğunu tiyatrodan apayrı tutuyorum. Yani aldığım eğitim de böyle, aldığım terbiye de böyle. O dengeyi ancak çok küçük yaşta hem tiyatro hem sinema ile başlayıp da içinde yoğrulduktan sonra kurabiliyorsun. Ama çok yaşın ilerleyip de, sinema yapmaya başlayınca biraz ayarı kaçabiliyor.

Günümüzde Türk Sinemasında neredeyse hiç sinema oyuncusu yok. Özellikle yeni gelen nesilde, ya dizi oyunculuğundan sinemaya geçiyorlar ya reklamcılıktan, modellikten sinemaya geçiyorlar. Fakat sinemada olgunlaşan isim neredeyse hiç yok. Bu konudaki düşünceniz nedir?

Bu konudaki düşüncem, insanlar çok kolaycılar. Özellikle de evinde oturup, televizyonda zapping yaparken, dizide falan rastladıkları, görünüşünü veya bir sahnesini beğendikleri dizi oyuncusunu filmlerinde oynatmaya karar veriyorlar. Ben yıllarca dizilerde oynamadım. Çeşit çeşit nedenleri vardı bunun ama benim içimi rahatlatan şöyle bir şey vardı. Ya ben sinema oyuncusuyum, öyle hissediyorum. Öyle olmak istiyorum. O yüzden yüzüm eskimesin. E bir baktım herkes zapping yaparken oyuncu seçiyor, ben de sadece izleyici konumunda kalıyorum. Sistem öyle bir şey dayatıyor ki, görünmek, ortada olmak, rol kapmaya çalışmak, işte alemlerin kızı olmak durumundasın. Eğer karakterin buna müsait değilse bir şekilde bir köşede kalabiliyorsun. Ancak o zamanda şansa kadere falan güvenmeye çalışıyorsun. Eğer yazabilme yeteneğim olmasaydı benim için bu pek katlanılmaz olurdu. Çünkü ben sinema aşığı bir oyuncuyum ve sinema görgüm nedeniyle yazdıklarım da izlenebilir bir kıvamda. Zaten ilk romanımda esrar ortamının içine düşen bir kızın hikayesini yazdım. Ben bunları yazarken hep sinema aşkımı bir şekilde tatmin etmeye çalışıyorum kağıt kalem üzerinde. İnsan tabi biraz, “Ne oluyor ya? Haksızlık bu. Artık bu kadar da olmaz” gibi düşünebiliyor.

Evet, doğru bu çok kötü fakat ne yazık ki şu an böyle işliyor sistem. hem kadın oyuncularda hem erkek oyuncularda.

Evet, umarım değişir.

Filmin bir de yabancı ülkelerde bir macerası var. Gittin, oradaki insanların filme karşı tepkisi nasıldı?

Şimdi ülkemizde bu filmin seyircisi, beklenen kadar, yüz binlere falan ulaşmadı. Bunun nedeni ile ilgili kendi görüşümü açıklayayım. Sanıyorum o dönemde şiddet, Özgecan cinayeti ile, çok yoğun olarak gündemdeydi. Bu her zaman yaşadığımız fakat hasır altı ettiğimiz bir şey. Bu korku ve şiddet zaten şu an oldukça gündemde, bu film bir şeyleri tetikleyecek, bir baş kaldırıyı tetikleyecek zannediyorduk. Tam tersi oldu. İnsanlar orada da şiddeti görmek istemediler, diye düşünüyorum iyi niyetle. Burada seyirciler ile yaptığımız söyleşilerin hepsinde çok ilgili, çok beğenen, çok onaylayan bir kitle ile karşılaşıyoruz sinema salonları dolusu. Aynı şey Almanya’da da oldu. Daha kapsamlı sorular sordular. Türkiye’de ki sosyal yaşam hakkında sorular sordular. Sosyal yaşamın filmde görüldüğü gibi olup olmadığını sordular. Oradan nasıl görünüyorsa artık, buradaki sosyal yaşam. Sanırım biraz kapalı görünüyor. Çok kapalıyız biz sanki. Öyle şeyler olamazmış gibi bir görüntü yaratmaya başlamışız ve bu çok tehlikeli. Umarım hemen sınırdan dönüp gerçekten modern, umut verici, sanatın her yönünde sansürsüz ve apaçık bir şekilde duyguyu insanlara anlatabilen bir toplum oluruz.

 

Serdar Akbıyık
1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.