Türk sinemasının en tecrübeli ve elit yönetmenlerinden Erden Kıral’ın filmi Gece bu ay sinemalarda. Kıral yönetmenliği bırakmayacağını ABD’li yönetmen John Hoston gibi film çekerken can vermek istediğini söyledi…

Erden Kıral bizim dönemimizde film çeken ve bunu hakkıyla yapmaya çalışan en tecrübeli yönetmenlerden. 2000 öncesi Bereketli Topraklar Üzerinde, Hakkari’de Bir Mevsim gibi unutulmaz filmleri yapan Kıral günümüzde ise genç izleyicinin karşısına Vicdan, Yük ve bu ay vizyona girecek olan Gece ile çıktı. Röportajda Türk sinemasının problemlerine çok doğru yorumlar getiren yönetmenin özellikle “Aslında sinema bir burjuva sanatı. Çok ince bir sanat. Bir köylü bakışıyla, bir lümpen bakışıyla iyi bir şey yapmak mümkün değil.” Sözü günümüzdeki sinemasal çıkışsızlıkların bir açıklaması gibi.

Senaryo bir roman uyarlaması, romanda dikkatinizi çeken, sizi bu romanı sinemaya uyarlamaya iten şey ne oldu?

Roman aslında epik bir roman. 1990’lı yıllarda Doğu’da bazı Kürt köyleri boşaltıldı ve onlar sıcak yerlere İzmir’e, Adana’ya, Mersin’e geldiler. Oraya gelen bir aileyi adım adım anlatıyor. Hasan Özkılıç’la daha önce çalışmıştım. Bu epik romanda beni en çok ilgilendiren şey ailenin kente geldikten sonraki durumu oldu. Büyük kent cangılında ailenin parçalanması, dağılması beni çok etkiledi. Asıl olarak bunu anlatmak istedim. Bu bölümü aldım ve buraya odaklandım. Ailede dört kardeş var ve bunlar birbirlerinden ayrı yaşıyorlar. Kardeşlerden biri dağda, illegal. Kente iniyor ve orada öldürülüyor. Kentin bu insanların üzerindeki tahribatını incelemek istedim. Sosyal bir gerçekliği var arka tarafta ama daha çok bir psikodrama, insan psikolojisini, ilişkileri anlatan bir film. Söz gelimi Süsen, Nurgül Yeşilçay’ın canlandırdığı karakter barda çalışıyor. Bir bar kadınını anlatırken kazıyınca altından yine bir Kürt sorunu çıkıyor. Bu benim çok ilgimi çekti, çok da güncel bir sorun. Bu insanların duygularını incelediğimde çok uçta yaşadıklarını, çok uçlara kadar gittiklerini gördüm. Kız evden kaçmış 17 yaşında, bir Roman’la birlikte kaçmış ve sonra da onunla evlenmiş. Adım adım onların çözülüşünü de anlatıyor. Aradaki ilişki de çok hassas bir ilişki. Hem birbirlerinden kopamıyorlar, hem de birbirlerini tüketiyorlar. Kız galiba bipolar, manik depresif bir hali var. Bu psikolojik bir şey ama ben psikiyatrist değilim, sinema yapıyorum ve bana bir öykü gerekiyor. Bir öykü içerisinde bütün bunları nasıl anlatabilirim derken hipergerçekçi bir hikaye kurdum. Diyaloglar olsun, yapısı olsun çok gerçekçi bir film. Benim hemen hemen en gerçekçi filmim. Hiçbir süsleme yok, çok net her şey. Romanı okuyunca bu tarafı beni çok ilgilendirdi. kendime göre aldım, yorumladım. Rıza Kıraç kaleme aldı ve yapmaya başladık.

 

Türk sinemasındaki en muhalif sinema Kürt sineması sayılabilir. Fakat Kürt sinemasının etnik bir bakış açısı var ve sınıfsal sorunlara da etnik bakış açısından yaklaşıyor. Halbuki doğru açı bunun aynı zamanda bir sınıf mücadelesi, göçle, kentleşmeyle gelen bir mücadele olması hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

Kürt filmlerinde konjonktürel bir bakış var. Bir filmin mesajı olmasını benimserim ama Kürt filmleri sadece bunun üstüne kuruluyor. Sadece mesaj verme kaygısı var. Sinematografi bence ıska geçiliyor, en büyük sorunları bu. Bir de bu teşvik ediliyor, konjontürel ödüller veriliyor. Bir film Kürt filmiyse mutlaka ödül veriliyor. Bu doğru değil. Onu yapan çocukları da, oyuncuları da yanıltıyor. Sinematografiyi asla ıskalamamak lazım. Eğer sinematografiniz iyi değilse etkili olamazsınız. Dünyanın en politik filmi bence Potemkin Zırhlısı. Neden? Çünkü çok estetik, çok güzel bir film. Bunu sağlamak lazım. Benim filmimde sosyal gerçekçi bir bakış açısı var ama öte yandan psikolojiye de çok önem verdim, söylediğim gibi de çok uç noktalara gittim. Finali söylemiyoruz, saklıyoruz. Final çok etkileyecek sizi gördüğünüzde.

 

Cast’ınız da çok önemli. Nurgül Yeşilçay’la ikinci filminiz. Bildiğim kadarıyla Nurgül Yeşilçay aynı zamanda ortak yapımcı filmde.

 

Evet, maliyet karşılığı ortak değil ama kendi aramızda bir anlaşmamız var.

 

Bu da aranızdaki iş paylaşımının Vicdan filminden beri memnuniyet verici olduğunu gösteriyor.

 

Çünkü doğal yeteneği olan bir insan. Altın bileziği var. Çok yetenekli bir kadın. Vicdan’da iyi bir çalışma oldu, burada da çok iyi bir çalışma yaptık. Ön hazırlıkta da, senaryo aşamasında da beraber olduk zaman zaman. Dolayısıyla onunla pek fazla uğraşmadım çekim sırasında, hazırdı. Benim stilimi gençler de yavaş yavaş görüyor herhalde. Ben doğaçlamaya çok önem veriyorum. İstediğin, aklına gelen her şeyi söyle diyorum. O, filme bir belge havası katıyor ve gerçeklik duygusunu daha da güçlendiriyor. Burada mesela evimin karşısındaki duvarda graffitiler vardı, onları diyalog yaptı Nurgül. Birdenbire söylediğinde hatırladım ve çok hoşuma gitti. Çok şey vermiyorum ben oyunculara. Zor olan bir şeyi yapıyorum olabildiğince çok şey alıyorum. Oyuncudan çok şey almak için çok film yapmak lazım. Biraz deneyim gerekiyor. Yaşım gereği bunu elde ettim galiba, çok şey alabiliyorum oyuncudan. Bir de o duyguyu kurmak lazım. Sırası gelmişken söyleyeyim Türk sinemasının en büyük problemlerinden biri atmosfer problemi. Atmosfer sorunumuz var. Tabii ki ışığın yeri çok önemli, kameranın da yeri çok önemli ve oyuncu yönetimi de çok önemli. Tüm bu üç faktörü bir araya getirmek lazım. Benim baştan beri, Hakkari’den beri, belki Bereketli’den beri yöntemim şudur: Amerikan savaş fotoğrafçılığının tekniğini kullanıyorum. O sırada olanı, anı yakalayabilme esası yani. Bu hem filmi canlı tutuyor, hem belgesel havası veriyor, hem de gerçeklik duygusunu artırıyor, gerçekçi bir yapı oluşturuyor. Dikkat edersen, Bereketli de öyledir, Hakkari de öyledir, bu tip bütün filmlerim böyledir. Böyle yapmadığım filmler de var arada tabii, bildiğin gibi, senin de hoşuna gitmeyen filmlerim var. Bir filmimi çok ağır eleştirmiştin. Hep eşit düzeyde olmuyor bütün filmleri insanların… Bu kadroyu bir araya getirmek çok zor. Bu kadronun hemen hepsi üstün seviyede bir oyunculuk sergiledi.

 

Mert Fırat da çok ilginç bir tercih.

 

O kadar iyi oynadı ki… Kariyerinin en iyi işlerinden biri. Çıtayı yükseltti bu filmle. Nurgül zaten o çevreleri çok iyi biliyor. Nurgül varoştan çıkmış, çok yoksulluk çekmiş bir kız. O hayatı çok iyi biliyor. Gerçekçi davranmak için çok zorlanmadı. İlyas Salman’ın bazı zorlukları var sette. Onları gidermek lazım ama o zorluklar giderildiğinde bir dehası, oyunculuk dehası var. Mesela “Şu adamın kolunu kırın sözünü klişe şekilde söyleme gülümseyerek söyle” dedim, o aldı onu gülümseyerek değil, ama daha da derinleştirerek, zenginleştirerek oynadı. Fragmanlarda o plan var. Devamı olmadığı için pek anlaşılmıyor. Çok farklı bir jenerasyondan geliyor İlyas. Diğer oyuncular da çok genç, onlar da farklı bir jenerasyondan geliyor. Mesela Hakan Yufkacıgil. Açlık grevine yatan bir kunduracı genci oynuyor. O kadar iyi oynuyor ki, benim için 14 kilo falan verdi. En iyi oyunculardan biri Vildan Atasever mesela. Vildan Atasever çok şey soruyor insana ama filmi gördükten sonra neden sorduğunu anlıyorum. Önce bu kadar güvenmediğim bir oyuncuydu fakat sinemayı çok iyi kavramış ve çok iyi bir oyuncu olduğuna görüntüleri gördükten sonra inandım. Başlarda yönetmen oyuncuyu, oyuncu da yönetmeni sınar. Birbirlerine alışırlar. Mert’le de oldu öyle. Mert benim sinemamı çok sevdiğini söylüyor söyleşilerde ama sette insan yine de birbirini sınıyor ne yapabilecek acaba diye. Mert’i başka türlü kullandılar. Ama Mert başka türlü de kullanılabilecek malzemeye sahip. Ben de bitirim oynattım ve çok çok iyi sonuç aldım.

 

Türk sinemasının en yetkin, en tecrübeli yönetmenlerindensiniz. Fakat önceki filmlerinizde elinizde sinema oyuncuları vardı, aslında belki de bunların sonuncusu Nurgül Yeşilçay’dır. Bundan sonraki oyuncular sinema oyuncusu değil, sinema yaparak olgunlaşma şansı olmayan oyuncular. Bu oyuncu yapısıyla geleceği nasıl görüyorsunuz?

 

Burada yine bir yaraya parmak bastın. Garip bir şekilde bunları söylemek istiyordum aslında. Mert bana “Hocam benim dizilerden gelen bazı alışkanlıklarım var” dedi. Bu alışkanlıkları ben de görüyorum tabii. Çünkü dizide her şeyin açıklanması gerekir. “Bunu bu filmde yavaş yavaş kırmaya çalıştım, sonunda kırdım” dedi. Dizi alışkanlıklarını setlerimize taşıyan oyuncular hakikaten zorlanıyorlar, bocalıyorlar. Çünkü ikisi çok farklı şey. Birisi konfeksiyon, birisi ise başka bir şey, sinema. Tiyatrodan gelenlerle de çalıştım Hakkari’de, Bereketli’de. Yeşilçam oyuncuları pek kullanmadım Tarık’ın (Akan) dışında. Tarık da kendisini ispatlamıştı, Yeşilçam dışında işler yapmıştı Yılmaz’la (Güney). Tiyatrodan gelenler farklıydı onları etkilemem, çok yüksek seviyede oynamaması için oyunculuğunu indirmem gerekti. Ama öbürleri alışkanlıklarla gelmişler. Yük filminden örnek vereyim. Yük filminde atlayarak anlatma yöntemini kullandım ve bunu da Altyazı Dergisi’ne anlattım. Fakat dizi alışkanlığı olan insanlar, hem seyirci, hem de oyuncular bundan rahatsız oldular. Çünkü dizide her şeyi açıklamak zorundasın. Sinemada ise görüntüler arasındaki bağı seygircinin algı ve hayalgücü kurar. Bir fikrin insanların aklına açıkça ifade edilmeden düşürülmesi dramatik formun özünde vardır. Bu felsefeye hep bağlı kaldım ben. Özellikle Yük’te ve bunda. Bir şeyi doğrudan verdiğinde seyirci o kadar etkilenmiyor sinemada. Ama kendisi keşfettiğinde çok etkileniyor. Kendisinin keşfedeceği bir yapı kurmak lazım. Bu yapılmıyor. Maalesef dizi alışkanlıkları yönetmenlere de sirayet etmiş, oyuncularda da zaten var. Bunu yavaş yavaş iyi filmlerle düzeltebiliriz. İyi film yapılmadığı zaman yapılan filmler dizilere benziyor. Böyle bir ikilem yaşıyoruz.

 

Eski ve çok başarılı filmleri olan tecrübeli yönetmenlerin son dönemdeki filmlerinin hayal kırıklığı yaratması hakkında bir yazı hazırlayacaktım ama sizin filmleriniz bu genellemeyi yapmama engel oldu. Bu konuda sizde bir farklılık olduğunu ben sinema eleştirmeni olarak görüyorum, siz nasıl yorumluyorsunuz?

 

Biraz ironik olacak ama ben setlerde ölmek istiyorum. John Huston gibi. The Dead isimli filmini çekti ki en iyi filmidir ve setlerde öldü. Buradan kopmak istemiyorum, sinemadan kopmak istemiyorum. Sinemadan kopmak istemeyebilirsiniz ama kendinizi de yenilemeniz lazım. Kendimi yenilemeye çalışıyorum. Şu ayrımı hep yaptım ve arkadaşlara da söylüyorum, teknoloji ilerler ama sanat ilerlemez. Sanat kendi içinde devinir, şekil değiştirir. Biz şimdi Picasso’dan daha mı iyiyiz? Visconti’den daha mı iyiyiz. Hayır. Yeni teknoloji ile şekil değiştiriyor ama sanat ilerlemiyor. Basamak basamak ilerlemiyor ama teknoloji basamak basamak ilerliyor. Yeni teknolojiyi nasıl kullanabilirim de önemli tabii ama teknolojiyi kullanmaktan öte zihin kalıpları çok önemli. Dönemin ruhunu yakalamak lazım. Neden bizim Sürü, Yol, Bereketli Topraklar, Hakkari filmleri hala heykel gibi duruyor, çünkü o dönemin ruhunu yakaladık. Bu dönemin ruhu ne onu yakalamaya çalışıyorum ve kendimi genç tutmaya çalışıyorum. Önemli filmleri izleyerek, neler yapılıyor onları izleyerek… Eski kuşak Türk yönetmenleri sadece kendi filmini izler. Onu da kırmak lazım. Bizim kuşak Sinematek’ten yetişti, bizden sonraki kuşaklar da İKSV’den. Nuri Bilgeler falan İstanbul Film Festivali’nden çıktı. Film izlemek lazım. Zihin kalıplarında dogmatik olmamaya çalışıyorum. Çünkü çok büyük bir ustadan geliyorum ben, Osman Seden’den geliyorum. Osman Seden bana dogmalar yerine, şunu şöyle yap yerine kendi sınırlarımı zorlayacak şeyler verdi, geliştirmem için bütün imkanları verdi bana. Eğer çırağı onun gibi yapmıyorsa o büyük bir ustadır. Ben onun gibi film yapmıyorum ama ondan çok şey öğrendim. Temeli ondan öğrendim, bunların üstüne bir şeyler koyarak bugüne geldik. Genç tutmak lazım aklı da.

 

Türk sinemasına baktığımızda bir kaç tane yönetmen var dalga olarak görülebilecek. Mesela Yılmaz Güney var, onun takipçileri, etkilediği yönetmenler, bunların oluşturduğu bir sinema var. Daha sonra Nuri Bilge Ceylan var, ondan etkilenen yönetmenler var. Bu yapılanmanın doğru olduğunu düşünüyor musunuz, ya da bu türden bir yapılanmada araya bu kadar zaman girmemeli miydi, sinema olarak birbirinden çok mu koptu?

 

Metodolojik olarak bakmak lazım. Mukayeseli bir sinema tarihimiz de yok, rastgele yazılıyor. Bizim kuşağımız Yılmaz Güney’in Umut’undaki faytondan indi. Ondan çok etkilendik. Sonra bizden bir şeyler alan bir kuşak var Nuri var, diğerleri var. Onların da bizden aldığı şeyler var. Biz de Metin Erksan’dan çok etkilendik. Bir piramit gibi düşünmek lazım. Birden bire olmuyor hiç bir şey. Metin Erksan koyuyor, Yılmaz Güney koyuyor, Atıf Yılmaz koyuyor bir piramit oluşuyor. Orada bizim de bir taşımız varsa ne mutlu. Böyle bir piramit, bir birikim var. Bu birikimi alıp kullananlar var, hatta mesela Çağan (Irmak) alıp Yeşilçam’ı kullanıyor, güzel de kullanıyor. Sözüm yok. Fakat Yeşilçam’da öğrenilen şeyler bazen ayakbağı oluyor. Bunlardan da kurtulmak gerekir. Şimdi tutup da Üç Arkadaş gibi film yapamazsınız. O döneme çok denk düşen bir film o. Bunun dizisi de olmaz, yeniden filmi de çekilmez. Arada kopukluk var evet. Neden var bu kopukluk çünkü araya darbeler girdi ondan var. Biz çok zor koşullarda yaptık filmlerimizi ondan güzel oldu. Mesela Carlos Saura çok güzel bir dil kullandı, metaforik bir dil kullandı, neden, Franco vardı çünkü. O güzel dilini faşist Franco’ya borçlu. Biz çok baskı altındaydık, hep sansürleniyordu filmlerimiz ve Yılmaz’ın da bize öğrettiği gibi sansüre karşı mücadele sansürden geçmeyecek senaryolarla yapılır. Sansürden geçmeyecek filmlerle yapılır derdik ve onları yaptık. Beş yıl yasaklandık, üç yıl yasaklandık ama güzel şeyler yaptık o baskı altında. İspanya’ya kısmi demokrasi geldiğinde güzel filmleri yapamadı Saura. O metaforik anlatımdan, o güzel anlatımdan vazgeçti, gerçekçi bir anlatım kullanmaya başladı, sonunda tango filmi çekti. Dönemin koşulları da çok etkili oluyor sinemada. Diğer dallarda da oluyordur sanırım.

 

Bizim sinemamızda köylülerin, işçilerin, alt tabakanın hayatları filmlerde işlenmiş ve çok başarılı örnekleri çıkmıştır ama burjuvazinin, kentlilerin hayatı denince çok fazla başarılı örnek görmüyoruz. Bu acaba yönetmenlerin genelde taşralı olmalarından, kişisel dertlerinin o sınıflara yakın olmasından kaynaklanıyor olabilir mi? Kentlilerin hayatı Türk sinemasında yeterince anlatılıyor mu?

 

Yeterince anlatılmıyor. Mesela Hakkari’de Bir Mevsim Kürt köylerinde geçer ama bir kentlinin gözünden, bir entelektüelin gözünden anlatılır. O biraz da kendi bakışımla ilgili. Ben daha çok köyde kent filmleri yaptım. Kentte köy filmleri yapmadım. Otomobillerin olduğu, uçakların geçtiği bir, iki filmim var. Köy filmi, kent filmi, işçi filmi ayrımını biraz suni gibi geliyor bana. Ama Metin Erksan’ın burjuvaziyi anlattığı filmlerin de çok gerçekçi olduğuna inanmıyorum. Tanımıyor çünkü burjuvaziyi. Mesela Visconti aristokrattır. Burjuvazi gelince, kapitalizm gelince aristokrasi nasıl yıkılıyor onu çok iyi anlatıyor çünkü ailesi aristokrat. O sınıfın nasıl yıkıldığını çok iyi biliyor. Aslında sinema bir burjuva sanatı. Çok ince bir sanat. Bir köylü bakışıyla, bir lümpen bakışıyla iyi bir şey yapmak mümkün değil. Burjuva sanatını alıp kullanma sorunsalı var. Bunu çok iyi kim kullanılıyor, diyelim ki Hollywood kullanıyor, Avrupa sineması kullanıyor ama benim inandığım başka bir sinema var üçüncü sinema Latin Amerika sineması. Bizim sinemamız da o kategoriye giriyor. O sinemanın temelinde sınıfsal çelişkilerden ötürü büyük bir heyecan var ve büyük bir duygu patlaması var. Paramparça Aşklar ve Köpekler oynadığı zaman hepimiz çok heyecanlandık. Çünkü o film hakikaten büyük bir duygu yüklü. Bizde de eksik değil bu. Sürü filmini seyredince Volker Schlöndorff, Teneke Trampet’in yönetmeni “Bu kadar güçlü duygulara sahip olabilmek için Türkiye’de mi yaşamak gerekir” dedi. Bu soruyu Time dergisi de sordu onun ağzından. Hakikaten Yılmaz’ın büyük bir gücü var, büyük bir duygu yüklülüğü var.

 

Türk sinemasının yüzüncü yılı bu yıl. Yüzüncü yıla yaraşır bir anma, kutlama yapıldığını düşünüyor musunuz?

 

Hayır düşünmüyorum, bunun için çok ciddi çalışma gerekir. Bunu bir reklam kampanyasına dönüştürmek ya da hafife almak doğru değil. Çok ciddi kitaplar yok, yazılıyormuş onu da bilmiyorum. Çok ciddi yayınlar yok, çok ciddi organizasyonlar yok. İnanmadığım için de uzak duruyorum. Sinemanın yüzüncü yılı ama bizim yaptıklarımız, bizim çektiklerimiz yok ortada, popüler sinema öne getiriliyor sadece, tabii ki o da olsun… Aradaki o bağları sağlayacak sinema tarihçileri yok. Kim kimden etkilendi, Nuri Bilge kimden etkilendi, ben kimden etkilendim, Yılmaz kimden yola çıktı. Bunların araştırılması lazım. Hakkari’den etkilendim diyor birisi, önemli bir yönetmen. Neden, neresinden? Ben artık Hakkari’den etkilenmiyorum. Dönemdi bitti. Karşılaştırmalı sinema tarihine muhtacız. Bu eksik.

Serdar Akbıyık
1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.