Cem Yılmaz’ın Pek Yakında filminin başarılı oyuncularının içinde bir isim var ki sinemamızın unutulmaz siması. Ayşen Gruda kendine has tarzıyla sektörü haşladı!

Yeşilçam’ın halk tarafından sevilmesinin en büyük sebebi sinemanın emekçileriydi. İşte bunların en önemlilerinden Ayşen Gruda ile oynadığı son film Pek Yakında’yı ve yönetmeni Cem Yılmaz’ı konuştuk. Ayşen hanım gibi bir efsaneyi karşımıza oturttuysak tabii ki bu kadarla yetinmedik. Dizi oyunculuğundan sinemamızın bu günkü haline ve onun hayata bakışına da değindik. Genç oyuncuların ve sinema severlerin mutlaka okuması gereken bir röportaj oldu sanıyorum.

Senaryoda sizi etkileyen şey ne oldu?

Oyuncuları çok iyi seçmiş. Çok uğraştı. Ben çok mutlu oldum, bir kere çok istiyordum Cem ile çalışmayı. Çok ama. Para almayacak kadar. O kadar istiyordum. Frank Capra’nın bir felsefesini vurguluyoruz. Bir mahallede herkes birbirine girdiği sırada mahallelilerden birinin kafasına taş düşer ve tüm mahalle o an elele verir. Burada Türkiye için de bir mesaj var. Birlik olmak, beraber olmak. Bu beni çok etkiledi. Senaryonun bana en sıcak gelen yeri buydu.

Yeşil Çam komedisi, özellikle sizin oynadığınız filmler gerçekten eleştirisel değeri olan komedilerdi. Fakat son dönemdeki komedileri görüyorsunuz. Gişe filmleri çok iş yapıyorlar, siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tiyatroda olsa dümen bende, fakat filmde dümen bende değil. Montajını iyi yaparsa film zaten iyi olur. Komedinin montajı gerçekten çok zor. Ertem Eğilmez bu işin dahisiydi. Yavuz Turgut, Kartal Tibet bu işin dahileriydi. Montajı yapmak gerçekten zor, orada dümen bende değil orada dümen montajı yapanda, yönetmende. Bir sahneyi çok uzatırsa ağda gibi birşey olur, çek çek bitmez. Kısa bırakırsa yetmez, biz ona demleme deriz. Demli demli vereceksin, yani bunu bilmiyorlar. Herşey teknik olmuş, teknik çok kolaylaştırmış işi. Çok güzel birşey fakat bu tekniğin arkasında birşeyler olmalı… Bu tekniği mutlaka kullanacağım diye yanlışlıklar yapılıyor. Mesela dizilerde, Feiken denen bazı kameralar var, konu fukara bir mahalle fakat bu kameralar panoramik görüntü alıyor ve arkada deniz görünüyor… O evlerin fiyatı gerçekte kaçadır? O zaman ben bir sermaye sahibiyim demektir. Bu fukara mahalle değil demektir. Bunu gösterdiği anda bitiyor. Ruh bitiyor, atmosfer bitiyor. Şimdi bunu şuur altı düşünüyor.

Pek Yakında 100. Yıllık Türk sinemasıyla ilgili çok güzel referanslar veriyor. Belki de bir hafıza yenilemesi gerçekleştiriyor. Sizin daha önceden oynadığınız filmlere birçok gönderme var. Ve siz bu filmin içinde yer aldınız, bu konudaki duygularınızı merak ediyorum.

Ben çok güldüm, orda da bizi de eleştiriyor aslında. Bizim takımı da eleştiriyor. Fakat eleştirinin yanında bir o kadar da sevgi saygı duyuyor. Eleştirinin iyi tarafları var, kötü tarafları var. Ve ben öyle çok istiyordum ki; bir film olsun… Bizim çektiklerimize benzesin yahu… Erdem abi aptal mıydı da, Kırmızılı Kadını kare kare çekti oynattı gişe yaptı..? Türkçeye uyarladı.

  1. yıl olması gerçekten çok önemli fakat ben birçok eski yönetmen ve oyuncu ile röportaj yaptığımda bu konu ile ilgili çok basmakalıp cevaplar alıyorum ve bir şey ifade etmediğini görüyorum. Sizin 100. yılda çok emeğiniz var, şu anki camiyaya baktığınızda 100. yılın doğru bir şekilde algılandığını düşünüyor musunuz?
  2. yılı olsa ne yazar? Taban ve tavan fiyatlar olmadıkça… Telefonda “Bizim bütçemiz dar…” diye başlayan konuşmalar var olmaya devam ettikçe. Bütçen darsa zaten film çekme. Herif Avatar’a ne para harcadı. 14 sene para döktü ama uluslararası birşey yaptı. Ağlaya ağlaya olmaz bu iş, bütçeniz darsa gidip bakkal dükkanı açın. Bu birdi, ikinci olarak 100 senede telif hakları düzelmez mi yahu? 100 sene bu, bir asır. Değişmez mi ya? Telif hakları için herkesin aynı eforu, aynı inadı göstermesi gerekiyor. Müzik insanları bu konuda haklarını aldılar, yabancılar aldılar. Biz neden alamıyoruz? Çünkü bizim mesleğimiz yok. Bizim bir odaya, bir odanın şemsiyesine girmemiz gerekiyor.

Oyuncular sendikasına üye misiniz?

Hayır değilim. Sendika farklı birşey. Hangi hakkı koruyor? 15 dakika önce dizide oynuyorsun, 15 dakika sonra bitti dizin. Ne oluyor o zaman bizim haklarımız? Sabahlara kadar çalışıyorsun, sabahlara kadar! Bu yüzden insanlar öldü… Bir çocuk dizisinde düzinelerce tavşan ölüyor, niye gelip ne yapıyorsunuz siz demiyorlar? İşin perisini ürkütüyorsunuz. Çocuk dizisi, tavşanlar ölüyor. Bunu görmüyor çocuk, ben görüyorum. Madencilerden ne farkımız var? Aynı şeyler onlarda da oluyor. Duvarlar yıkılıyor. ateş yanıyor, gaz kokusu var. Çalış, hadi hadi. Çocuğun bir tanesi, annesine falan çok saygılı bir çocuk, annesi “Hadi oğlum sofraya.” dediğinde “Anne bana hadi deme!” diyorsa bir sebebi vardır. Benim dünyada en nefret ettiğim laf hadi, hadidir. Sanatta Hadi, hadi olur mu?

Özellikle 2000 sonrası Türkiye’de sinema oyuncusu yok. Ya dizilerden geliyorlar ve dizilerde hayatlarını geçiriyorlar mecburen. Ya tiyatro ile devam ediyorlar. Sinema şu an insanların uğrayıp geçtiği bir sanat tipi olmuş durumda. Bir oyuncu olarak bunu biraz yorumlar mısınız? Bunun zararı nedir?

Bunun zararı yeteneksiz insanların isim sahibi olması, bir takım insanlara pay verilmesi ve tevazzunun bitmesi. Bu birdi, ikinci olarak; Benim için baz, tiyatro. Ama sinema okulları da var. Sinema da bir oyuncunun öğreneceği çok şey var, en azından objektif bilecek. Herşeyin bir felsefesi var disiplini var, değil mi? Onları öğrenecek, bir okula gidecek. Ya sinema ya tiyatro. Ya bir ustasından ders alacak. Mesela oyuncu koçluğu diye birşey var. Bunu hiç anlamıyorum, oyunculuk insanın içindedir ve öyle doğar, bunu pekiştirmesi için okullara gider.

Eskiden var mıydı böyle oyuncu koçluğu gibi birşey?

Hayır. Ustalar vardı. Bizi ustalar yetiştirdi ki ustalarda herşeyi öğretmezdi yani. Ustalara baka baka öğrenirdik. Bir de bu oyunculuk akıllı adamların işi. Akıllı olması lazım, disiplin değil. Yani çok fedakarlıklar isteyen bir iş. Size sabah yedi de set var diyorlarsa, ona uymanız gerekir. Tabi bunlar kişinin kendisine de bağlı şeyler. Çok sevmek lazım.

Sizce, bu işi hakkıyla yapan kimler var? Bu soruya istemezseniz cevapta vermeyebilirsiniz.

Bir kere tek tek isim sayamam fakat genç bir nesil var, sadece kamera önünde değil, sadece sahnede değil, kamera arkasında da hep gençler var ve işe yarıyorlar. Çünkü hepsi kollektif bir iş. Mesela bana Cem’in filminin kostümlerini kim yapacak dediğim de Nilüfer dediler. Tamamdır dedim. O benden iyisini bilir. Yeni nesilden, genç, canlı, akıllı, yetenekli ve yaratıcı çok çok çok iyi aktörler, aktristler ve yönetmenler geliyor. Kameramanlar… Aslan gibi delikanlılar. Yani adam omzunda tüm gün 25 kiloluk bir kamera taşıyor.

1980lerde Türk sinemasında Feminizmin etkisi çok fazlaydı, bunun bedelini ödeyen birçok oyuncular, yönetmenler ve senaristler olmuştur fakat 2000 sonrası bu anlamda bir geriye adım atıldığını düşünüyormusunuz?

Dünyada da bizde de başrolün kadın olduğu, kadın üzerine oynanan bir hikaye çok zor çıkıyor. Hep erkeğin yanındaki kadın üzerine ve birlikte yaşanılan hikaye üzerine filmler oluyor. Özellikle Türkiye’de giderek kadına saygı ve sevginin azaldığını görüyorum. Bu okullardan başlayarak, toplumsal bir takım yerlerden başlayarak git gide kızlar ve erkekler başka kutuplara gitmeye başladılar. Her ne kadar Türk toplumu baba erkil gibi görülse de ana erkil bir toplumdur.

Mesela Güneydoğu Anadolu’da aileleri yönetenler yaşlı kadınlardır.

Tabi… Tabi, yaşlı kadınlardır. Mesela ebeler kimdir? Ninelerdir. Bir de üzerine şu anlayış çıktı; “Halk bunu istiyor bunu yapalım.” Hayır. Halk onu istiyor olabilir ama onun halka bir faydası olacak mı? Yani biraz bir misyonumuz olmasın mı? Dizilerde halk böyle istiyor. Ya bakın, böyle birşeyi ben hiç kabul etmiyorum. Mesela şahsen dizi seyredemiyorum. Çünkü bir kanala bakıyorsun kayık gidiyor, diğerine bakıyorsun kano gidiyor ötekine bakıyorsun gondol gidiyor. Sürekli yüzen birşeyler. Mesela heryerde okumuştum lösemili 12-13 yaşlarında bir çocukla ilgili bir dizi. Öyle gezinirken karşılaştım ve çocuk ölüyordu… Bunu nasıl yaparsınız ya? Bu ne demek yani… Lösemili binlerce çocuğun umudu olman gerekiyor senin… Onun arasına da “Ben burda iyileştim, siz de bir taş koyarsınız dimi?” diye lösemili bir çocuğu konuşturmuşlar reklam diye… E peki bu sahne nedir orada? Neden çocuğu öldürüyorsunuz? Neden öldürdüğünüzü de anladım. Dört tane kadın ağlasın diye. Çok ayıp. Umut dağıtmak sizin göreviniz, umutsuzluk değil.

Şimdi tasvir ettiğiniz şey aslında eski Yeşilçam’ın siyah beyaz filmlerin yapısıdır. Her ne kadar dram yüklü olsa dahi her zaman mutlu biter. Yeşilçamın özelliği budur. Moral filmleridir. Ve bu çok sevilmiştir, görüyorsunuz. Kime sorarsanız sorun, en sevdiği iki üç filmden biri Yeşilçam filmidir. Günümüzdeyse herşey daha karanlık ve sonu belirsiz.

Serdar Bey birşey çıkarıyorlar ardından hep onu çekiyorlar. Mesela Karadeniz yöresi, güneydoğu. Birbirine benzemesin durun… Biriniz de Ege yapın. Ege’de de hikayeler var orada da insanlar yaşıyor. Trakya’da da insanlar yaşıyor. Bu akım, moda… Çok tuhafıma gidiyor, yaratıcı bulmuyorum. Ben giyside de modayı doğru bulmuyorum mesela…

Sonlara doğru şunu soracağım, Amerikan sinemasında, yabancı sinemalarda, Dünya sinemasında tecrübeli oyuncu çok fazla, bunu sürekli görüyoruz zaten. Fakat Türkiye’de belirli bir yaştan sonra kadın oyuncu görmüyoruz. Hiçbir oyuncu yok. Neredeyse erkek oyuncu dahi yok. Bunu kendileri istemediklerinden değil, bir şekilde belli bir yaştan sonra önünüzdeki tüm kapılar kapanıyor… Bu konuda biraz yorum yapabilir misiniz?

Serdar bey, babaanne elbisesi diye bir elbise duydunuz mu? Anneanne elbisesi? Hiç olacak şey mi bu? Ben anneanneyim… 16 yaşında, 15 yaşında torunum var. Bakın nasıl giyiniyorum. Bak mini etek giyiyorum. Neden bir kalıba sokuluyor ki? Patlarsam yanarsında nasıldı? Torunla nenesi nasıldı? Patlamış mısırla beraber konsere gittiler ya… Kadın folk müziği dinledi. Benim hep hayalimdeki birşey bu. Normal giysilerle, pop da çalınacak sahne de, klasik de çalınacak, Büyük anneler de gelecek, dedeler de, torular da, evlatlar da. Benim hayalim bu… Ben lazerli birşeyde oynamak istiyorum. Lazerle çizilmiş… Yapılıyor artık. Öyle bir dekorda kapıyı nasıl açarım… Hayal ediyorum. Daha öteleri görmeye çalışıyorum. Yani bir şeyi delmek, ezberi bozmak lazım. Bugüne kadar en kızdığım iki soru oldu, siz sormadığınız için çok teşekkür ederim. Birincisi, Kemal Sunal nasıl bir adamdı? İkincisi de, biz sizin filmlerinizle büyüdük. Deliriyorum. Cevabım “hmmm” oluyor… Bu “hmmm…”ın içinde yatan şey şu, “Siz bizim filmlerimizle büyüdünüzse bu ülkenin hali ne… Ben nerede yanlış yaptım. Biz nerede yanlış yaptık sizi büyütürken…” Bir yerde yanlış var çünkü… Bulamıyorum. Ben sizin dediğiniz gibi eski sinema oyuncularının her birinin sinema akademilerinde ders vermesi gerektiğini düşünüyorum. Tiyatroda… Tiyatro okullarında. Ben yapıyorum bunu. Ve yani nasıl diyeyim…. Onlardan öğrenecek o kadar çok şey var ki.

Son olarak, benim size sormadığım fakat sizin film ile ilgili izleyicilere söylemek istediğiniz birşey var mı?

Bir gazeteci çocuk bana dedi ki, “Acaba aradığımızı bulacak mıyız?” Ben dedim ki, “Neyi aradığına bağlı…” Ama madem bu arkadaş böyle birşey soruyor birilerinin birşeyler aradığını farz ediyorum ve evet, var. Bulacaksınız. Herkes birşey arıyordur, gülecek miyim? Ağlayacak mıyım? Birşey öğrenecek miyim? Hepsine yanıtım evet. O yüzden diyorum ki, gidin bir seyredin… Kendiniz karar verin. Eğer beğenirseniz de, en iyi reklam kulak reklamıdır, komşularınıza arkadaşlarınıza söyleyin.

Şuan 100. yılı yaşıyorsunuz… Türk Sinemasının 100. yılı. Bu konuda ne diyeceksiniz?

Ben… Çok üzgünüm. Sadece iyi film çekerek olmaz bu iş… Henüz bir sektör olamamış. Çok iyi yönetmenler var evet, çok iyi filmler de yapılıyor evet… Fakat bu yetmiyor… Hak edilmiş şeylerin alınması gerekir, sektör olmamız gerekir. Bütün Türkiye’ye sesleniyorum; Arkadaşlar. Birşey keşfedin. Birşey icat edin. Arayın sorun, herkesin konuştuğu lafları konuşmayın ya… Farklı sorular sorun, farklı şeyler arayın. Tüketici olmayın, üretici olun.

Serdar Akbıyık
1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.