SERDAR AKBIYIK

İsmail Güneş’in yeni filmi Ateşin Düştüğü Yer’in başrolünde oynayan Yeşim Ceren Bozoğlu rolüne hazırlanmak için 15 kilo aldığını söyledi…

Bazı oyuncular vardır sinemadan aldıklarını kabiliyetleriyle sinemaya geri öderler. Onların oyunculuğu ve kabiliyeti bizim sinemayı daha çok sevmemize sebep olur. İşte Yeşim Ceren Bozoğlu böyle bir isim. Oynadığı her rol dönüşüm geçirmesine gerek olsa da bunu başardığı ve izleyenleri kendine hayran bıraktığı bir şova dönüşüyor. Bahtı Kara’daki rolüyle Misafir filmindeki performansı nasıl geniş bir yelpazede başarılı oyunculuk yaptığının kanıtı aslında. Bozoğlu, İsmail Güneş’in son filmi Ateşin Düştüğü Yer’de zor bir rolü yorumluyor. Kendi çocuğunu töreye kurban eden bir anneyi canlandırıyor. Filmin konusundan yola çıkarak, töreyi ve kadına şiddeti konuştuk…

Bu projede sizi etkileyen ne oldu? Bu filmi neden tercih ettiniz?

Benim için yönetmenden, kasttan önce olan şey anlatılan hikâyedir. Filmografimde de yapmaya çalıştığım şey o. Burada gerçek bir töre cinayetinden yola çıkan bir hikaye vardı. Fakat senaryonun hem gerçekliği, hem metaforik kurgusu beni çok etkiledi. Bir yandan da benim şimdiye kadar oynadığım projeler içerisinde, sinemada da televizyonda da en çok zorlandığım karakterlerden biri oldu canlandırdığım anne rolü. Çünkü senaryoda, gerçek hayatta töre cinayetinin adım adım nasıl gerçekleştiği, ailenin kararı, o kararı uygulanmasından önceki geceler, dakikalar işleniyordu. Film bir annenin kızına olan büyük sevgisine rağmen bu karara boyun eğişini işliyor. Bu gerçekten gönlün kaldırmadığı, aklın almadığı bir durumdu. O yüzden senaryoyu okurken çok öfkelendim, çok üzüldüm, çok ağladım. Tercih etmemdeki sebep; gerçekten beni zorlayacak bir iş olduğunu düşünmem ve senaryonun beni çok heyecanlandırmasıydı.

 

Türk sinemasında Töre cinayetlerini işleyen birçok film çevrildi.. İsmail Güneş’in filminde farklı olan bir bakış açısı var mı?

 

Söylediğim gibi senaryodaki metaforik öğeler ve kullandığı semboller çok etkili. Gerçek zaten çok çıplak ve çok acıtıcı. Bir yandan da senaryoyu yazılırken ve sete çıkıldığında bizim kişisel duyarlılığımız ile örülen bir şey film yapmak. Bu anlamda da bizim filmimizde bu insanların düşündüğü, hissettiği şeyin çok doğru bir kombinasyon olduğunu düşünüyorum.

 

Filmin hikayesi gerçek bir olaydan alıntı. Bu senaristi, yönetmeni etkilediği kadar oyuncuları da etkiliyordur. Bu role hazırlanırken gerçek hayattan da alıntı olmasından kaynaklanan bir hazırlığınız oldu mu?

 

Ben her karakterden önce elbette ki bir ön hazırlık yapıyorum. Burada da ciddi bir çalışmamız oldu. Hocalar geldi, senaryo üzerinden çalışmalarımız oldu. Benim için en büyük değişim dönüşüm kilomla ilgili yaptığım seçimdi. Altı tane çocuk doğurmuş, yedincisine hamile bir kadını canlandırıyorum. Töre cinayetine kurban giden de en büyük kızı. Elazığlı bir aile, köyde yaşıyorlar. Mantıken bu kadın altı çocuk doğurduysa bir o kadar da düşük yaptığı söz konusudur. Ben fiziksel olarak formumun en zirvesinde olduğum dönemdeydim. Spor yapıyor, kilo veriyordum. Film bir sene sonra çekilecekti ama ön tarihe alındı. Ben panik içerisinde altı ayda 15 kilo almak zorunda kaldım. Çekim kararından sonra kostüm provalarında benim fit vücuduma o takma göbeği taktığımızda hiç inandırıcı olmuyordu. Benim için de inandırıcılık aynaya baktığımda o karakterle göz göze gelmekten başlıyor. Dolayısıyla ben acil biçimde kilo almaya başladım. Yasak olan ne varsa yedim, o biraz eğlenceli bir süreçti. Bir yandan da besin alerjisi yapacak şeyleri yemeye çalıştım. Benim domatese ve çileğe alerjim vardır. Bunları yediğim zaman vücudumda şişme oluyor. Filmi henüz görmedim ama fotoğraflarda ellerimde, ayaklarımda, yüzümde hamile kadınların o son dönemlerindeki gibi ciddi bir şişlik söz konusu. O anlamda da inandırıcıydı. Ekibimden bir arkadaşım geldi beni o halde tanıyamadı. Zaman zaman kostümlerle markete gittiğimizde insanların bana gerçekten hamileymişim gibi davranmaları bana inandıklarını gösteriyor. Bunlar da tabi hoş anılar. He tabi bir de filmin çekim aşamasında kostümler geldi. Sete çıktığımızda, gelen kostümler köylü bir kadının giyebileceği ama yepyeni kıyafetlerdi. Ciddi bir fakirlik boyutunda yaşayan bir aileyi canlandırıyorduk biz. Ben de portakal bahçelerinde bulduğum orada yaşayan biriyle o kıyafetleri değiş tokuş yaptım. Ona yenileri verdim ben eskileri aldım. Biraz da çamaşır suları döktük, üstünde tepindik. Benim için aynaya baktığımda Yeşim’i değil oynadığım karakteri görmek çok önemliydi. O anlamda dışsal şeylere böyle hazırlandığımı söyleyebilirim. Ben oynarken kendi kendime çok kavga ettim. Çok sinir bozucu bir dönemdi. Benim asla Yeşim olarak kabul edemeyeceğim bir şeyi yapıyor kadın; kendi doğurduğu, büyüttüğü, beslediği çocuğunu ölüme götürüyor ve bunun mantıken doğru olduğuna inanıyor. Buna izleyiciyi inandırabilmem için önce benim inanmam gerekiyor. Bu benim için çok zor bir süreçti. İsmail hocayla çok tartıştık. Dönüp haberi tekrar okudum. Töre cinayetleriyle ilgili bir sürü şey izledim ve anladım ki benim aklım almasa da bu bir gerçek. Anneler çocuklarını bile isteyerek ölümün karşısına çıkarıyorlar. Bunu kabul edip, hazmetmekten ve bunu kamera karşısında göstermekten başka yapacağım bir şey yoktu. Yeşim’in duyduğu acı da içimdeydi. Bu bakımdan çok zorlu bir ikilem vardı. Rolde inanıyordum ama içerden kabul etmiyordum.

 

Bu aynı zamanda bir şans. Toplumun her zaman başka taraftan gördüğü bir olayın ötesine geçmeye çalışmışsın. Basın bülteninde İsmail Güneş babanın haklılığını anlamaya çalıştım dedi ve bu da benim dikkatimi çekti. Bu şekilde nasıl yorumluyorsun. Öbür tarafta olay nasıl gözüküyor.

 

Bu feodal yapı içerisinde çekirdek aile olmazsa olmaz bir durum. İnsanların hayatta kalabilmeleri için birbirlerine ihtiyacı var. Bireyselleşme söz konusu olmadığı için, aile içinde aşiret içinde, bu coğrafya içinde kendi hayatını veya kendi yaşam biçimini gerçekleştirmesi mümkün değil. Bunu da gerçek olarak düşünmemiz gerekirse; böyle “ayıp” diye nitelendirilen bir durum yaşandığında aile büyüklerinin verdiği karara hiç kimsenin karşı çıkma haddi yok. Bu biraz daha çaresizlikten ötürü kabul edilen bir durum ve bir süre sonra bununla başa çıkmak konusunda alternatifsizlikten ötürü sanki onlar da aynı fikirdeymiş gibi yaşanan bir süreç. Yoksa hiçbir anne ve babanın kendi doğurduğu, beslediği, büyüttüğü bir canın bu kadar hunharca katledilmesinden gönül rahatlığı duyduğunu söyleyemeyiz. Bazen gelenek ve görenek o kadar çaresiz bırakıyor ki insanı onlar da bunun böyle olduğuna kendilerini inandırmak zorunda kalıyorlar. Bunun çözümü; bireyselleşmedir, eğitimdir, o insanların ufkunu açmak ve yaşamda başka şansların olabileceğini ifşa etmektir. Çünkü diyelim ki töre cinayetine giden bir durum yaşandı. Aile bunu reddetse bile onların da canı tehlikeye gidebiliyor ve toplu katliama gidebiliyor. Dolayısıyla burada ciddi bir aydınlanma yaşanması, sosyal anlamda da toplum olarak adımlar atmamız gerekiyor. İstediğimiz kadar yasa çıkaralım, istediğimiz kadar törenlerde, panellerde dile getirelim. Reel olarak bu ailelerin içine girip kimlik kazandırma mücadelesi yaşanmadıkça bu için çözülemeyeceği ortada.

 

Türk sineması kendi toplumuna karşı bir samimiyetsizlik yaşamıyor mu? Ayrıca daha çok melodramlar ve güzel kadının odakta olması bir samimiyetsizliği ifade etmiyor mu?

 

Sinema çok farklı kulvarlarda ilerliyor. Dünya açısından baktığımızda da bağımsız sinema, sektör haline geldi. Festivalleriyle, filmleriyle, paylaşım ağlarıyla başka bir boyutta ilerliyor. Bir yandan tıkanıklıktan bahsediliyor ama bir yandan da korkunç bir enflasyon var. Ben Teo Andropoulos vefatından önce Türkiye’ye gelip onur ödülü aldığında ona bir soru sormuştum. Bu durum üzerinden teknoloji ve Avatar türü sinemaya nerden baktığını sormuştum. Benim için önemli olan hikayedir gerisi hebadır tadında bir cevap vermişti. Kimse sorumluluğunu hissetmediği hikâyeyi anlatamaz. Bir yandan da ticaret yapmıyorsak hepimiz kişisel anlamda hayatla meselemizi tartışıyoruz aslında filmlerin içinde. Oyuncular olarak da o figürleri canlandırıyoruz. Bir yönetmene neden şu hikayeyi anlatmıyorsun demek onun varoluş sebebine ters. Evet, bu bahsettiğiniz ustalar çok önemli şahsiyetler. Zeki Demirkubuz ve Reha Erdem’i de aralarında saymak isterim. Mesela Semih Kaplanoğlu’nun minyatürle filmleri arasında kurduğu ilişki. Nuri Bilge Ceylan’ın başka bir görsellik peşinde olması zaten ödevlerini yerine getiriyor. Konya Selçuk Üniversitesi’nde, Malatya’da, Anadolu’da birçok genç sinemacı kendi sosyal imkânları üzerinden birçok film üretebiliyor. Burada şunu tartışabiliriz belki; biz bu tarz sosyal içerikli ya da politika içeren, kendi duruşunu, kendi tavrını içeren filmlerden ne kadar haberdar olabiliyoruz. Aslında herkes kendi derdini anlatıyor filminde. Biraz da ülke olarak son 20 seneye baktığımızda çok ciddi yıpranmışlıklar, yorgunluklar, ağır uçurumlar yaşadık. Bunların hikâyeleri anlatılacaktır ben bundan eminim. Çünkü bu hikâyelerle yüzleşmeden başka bir yere gitmemiz mümkün değil. Benim tek umudum ayrıştıran değil birleştiren hikâyelerin yazılması. Çok kıymetli topraklarda yaşıyoruz sinemayı artık tartışmıyoruz bile. Sinema yeryüzünde oluşa gelmiş en kuvvetli silah. Bu silahı kendi çıkarımız üzerinden şiddet, ayrımcılık için değil, birleştiren ve toplayan bir şekilde kullanırsak toplumsal olarak da çok ciddi bir ödevi yerine getireceğimize inanıyorum.

 

Filmde senin kızını canlandıran Elifcan Ongunlar’ın ilk filmi ve ilk tecrübesi, bu nasıl oldu?

 

Sete çıktığım anda ben de hiçbir şey bilmiyormuşçasına heyecanla başlıyorum. Başlamasan zaten bence oynayamazsın. Bildiğin bir yerden birtakım numara çekmek gibi olur o. Dolayısıyla ben kendimi de ilk defa sete çıkan o oyuncu arkadaşımdan farklı bir yerde konumlandırmıyorum. Elbette ki 15 senenin getirdiği bir tecrübe var. Sette nefes almayı ona göre biraz daha tecrübe etmiş durumdayım. Benim yapabileceğim tek şey onun amatörlük ve duygu düzeyinden ilişki kurmak. Benimle set yapan bütün oyuncu arkadaşlarım bilirler ki yardım istendiği durumda kapım sonuna kadar açıktır, elimden geleni yaparım. Filmin, karakterlerin selameti bakımından yönetmenlerden duyduğum benim için en kıymetli övgüler çok çalışkan olduğum. O arkadaşlarıma da bu bakımdan örnek olursam ne mutlu bana. Hiçbir kamera tecrübesi olmaksızın bu kadar ciddi bir rolü sırtlanmak tabi ki çok önemli bir şey. Yönetmenimiz mutlu. Ben de kendi adıma onun gözüne baktığımda anne kız ilişkisini kurabildiğim için ben de mutluyum.

 

Film töre filmi, bir yanlış algılama var burada kadına şiddet ile töre aynı kefeye konuyor. Bu farklı bir şey aslında. Türkiye’deki kadına şiddet daha başka bir şey çünkü İstanbul’daki kadına şiddet dediğimizde bunun töreyle ilgisi yok. Bu noktada bir Türk kadını olarak Türk sinemasının bu konuya yeterince eğildiğini düşünüyor musun? Bu konuda bir mesajın var mı?

 

Beyin ters algı işliyor ya. Yapma dediğin komutu yap diye algılıyor. Bu kampanyalarda sağa sola kadına şiddete hayır diye yazdığımızda aslında onun kadına şiddete evet diye dönüştüğünü bilim adamlarının tartışmalarından takip ediyorum bir yandan da töre cinayetleri başka bir coğrafya, başka bir dil. Tamamen farklı işlenmesi gereken bir durum kadına şiddetse hayatın her alanında, her sosyal sınıfta yaşanılabilecek bir durum. Dolayısıyla bu ikisini birbirine karıştırmak çoğunluğun işine geliyor diye düşünüyorum. Bu genel anlamda her yıl artan yüzdelerle, istatistiklerle yürüyor. Arka sokaklara girip sorumluluk almadıktan sonra, kişisel olarak elimizi taşın altına koymadıktan sonra hiç bir şekilde değişmeyeceğini düşünüyorum. Bu konuda sosyal duyarlılık içeren bir filmde oynayarak ben mesleki anlamda görevimi yapıyorum ama Yeşim olarak, kendi adıma bir takım çalışmalarım olursa ve bu insanlarla bire bir temas ederse çözüme bir katkım olacaktır. Yoksa sen gazeteci olarak ben oyuncu olarak yapmamız gereken, konuşmamız gereken şeyleri yapıyoruz. Kimsenin alkış tutmasına gerek yok. Çünkü bu zaten bizim ödevimiz. Bunun dışındaki platformlarda buluşup insanlarla, kadınlarla bire bir temasta olmamız gerektiğini düşünüyorum. Vereceğim mesaj da bu teması gerçekleştirecek olanların; Fatma Şahin’in, sivil kadın örgütlerinin, milletvekillerinin bu buluşmalarını sağlamaları. İki insan birbirine baktığında çözüme ulaşıyor. Onun da buradan çözebileceğimize inanıyorum. O anlamda ben her türlü ödev için hazırım. Sokakta yürüyen kadına sözlü taciz de kadına şiddete giriyor ama töre cinayeti sosyolojik olarak da ekonomik olarak da bambaşka boyutları olan ciddi bir durum. Bu anlamda ikisini birbirine karıştırmak dediğim gibi belki birilerinin işine geliyordur çünkü bu durum bir çözümsüzlüğe yol açıyor. İnsan davranışını ve psikolojisini değiştirmeyi gereken 200 senede çözülecek bir şey ile, 20 senede çözülecek bir şeyi birbirine karıştırmak kimin işine geliyor bilmiyorum ama Ateşin Düştüğü Yer kadına şiddetten çok bir töre cinayetini işler.

 

 

 

Serdar Akbıyık
1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.