Bu gelecek hiç gelmeyecek

SERDAR AKBIYIK

Sonbahar filmiyle büyük sükse yapan Özcan Alper’in son filmini herkes gibi ben de büyük merak ve sevinçle bekliyordum. Çünkü Sonbahar benim için her zaman ayrı bir yerde duracak. O filmin Türkiye’ye bakışı bir çok insanın yakalayamadığı bir gerçekliğe hümanizme ve romantizme sahipti. Sonbahar’dan insanlık fışkırıyor, hangi siyasi düşünceye sahip olursanız olun sizi kavrıyordu. Türkiye’nin yaşadığı siyasi kırılmaların ve haksızlıkların gencecik insanlar üzerindeki etkisini naif bir şekilde gösteriyor, hesaplaşıyor, herkesi de bu hesaplaşmaya davet ediyordu. Tabii en önemlisi bunu yetkin bir sinema diliyle yapıyordu. Filmin yönetmeni gencecik bir insan; hem de ilk filmiyle başarıyordu bunu. Böyle olunca Alper’in ikinci filmi Gelecek Uzun Sürer’i büyük bir merak ve heyecanla bekledim. Adana Altın Koza Film Festivali’nde gösterim yapılacağı gün, benim bir başka filmi sunmak gibi bir görevim vardı ve arada çok az bir zaman kalmıştı. Bir çok kişiyle bir arabanın arkasına sığışarak ve zamanla yarışarak filme yetiştim. Hatta gelirken Twitter’a şöyle bir mesaj attığımı hatırlıyorum, “Alper’in filmine gidiyorum inşallah çok iyi bir film olacak.” Bu Sonbahar’ın bana verdiği güvendi. Neyse salona zorla girdim, filmi seyrettim ve hikaye ilerledikçe düşündüm. Bu kimlik bunalımı niye bizim insanımızın vazgeçilmezi? Sonbahar filmini çeken siyasi ve insani duruş nasıl bu filmi çekebilir. Ben kendimi aldatılmış hissettim. Kendimi Özcan Alper tarafından aldatılmış hissettim. Herşeyden önce siyasi çizgisi ve beklentileri yüzünden Gelecek Uzun Sürer, Sonbahar ile örtüşmüyor. Bir yönetmenin filmleri konu ve duygu itibariyle tabii ki birbirini takip etmez. Tabii ki öyle bir beklentim yok ama bir filmi çeken yönetmenin durduğu yer değişmez. Hayata bakış açısı kısa zamanda bu kadar sertleşip olayları sert bir şekilde kategorize edemez. Gelecek Uzun Sürer, Türkiye’deki acılara tamamıyla taraflı bakıyor. Eğer Sonbahar filmi söz konusu olmasaydı bu filme taraflı olsa bile bu kadar tepki göstermezdim. Bahoz’u da Min Dit’i de seyrettim. Onlar da taraflıydı. Ama zaten yola öyle çıkmışlardı. Özcan Alper’in bu filmini daha kariyerinin başındayken bir sapma olarak görüyorum. Nasıl Bob Dylan protest müzikten sapmışsa ve hayranları tarafından tepkiyle karşılanmışsa Alper de benim için aynı sapmayı daha kariyerinin başında yaşamıştır. Gelelim oyunculuklara. Filmin kadın oyuncusu Gaye Gürsel’in tutuk bir oyunculuk sergilediğini söyleyebilirim. Ama burada asıl problem Gürsel’in canlandırdığı karakter Sumru’nun hikayeye iyi oturtulmamış olması. Öyküde Sumru üniversite için bir çalışma yapıyor. Ağıtları topluyor. Bunun için de hem sevgilisinin peşinden gidiyor hem de Güneydoğu Anadolu’da mülakatlar yapıyor. Ama biz film boyunca onun neredeyse ağıtlarla ilgili müzikal hiç bir çalışmasını görmüyoruz. Onun yerine çatışmalarda ölmüş ama bunların bir çoğu PKK sempatizanı olduğu anlaşılan insanların ailelerinin mülakatlarını izliyoruz. Yani burada ağıtlar değil başka dertler dolaşıyor. O zaman ağıttır, müziktir bunlara niye giriyorsunuz? Kız gidip orada çatışmalarda ölen insanlarla sadece gazetecilik hisleriyle röportajlar yapsaydı daha dürüstçe olmaz mıydı? Yoksa bu şekliyle toplum tarafından daha mı az kabul görürdü? Ama bu tür ince ayarlamalar nedeniyle o karakterin altı boşalıyor ve Gaye Gürsel de oynayacağı karakteri tanımlayamıyor tabii, altını dolduramıyor ve karikatürize olmaktan kurtulamıyor. Bu haliyle Sumru filmin İstanbullu, aslında pek de bir derdi olmayan romantik kızı olarak kalıyor. Bu rol toplumda hangi kesime karşılık geliyor merak ediyorum. İstanbullu gençleri böyle sanıyorsak çok yanılırız. Filmin en iyi tarafı Durukan Ordu’nun oyunculuğu, karakteriydi, gerçekçi ve yönetmen tarafından doğru bir şekilde içselleştirilebilmiş öğesiydi. Son söz olarak filmin görsel yönetmeni Feza Çaldıran’a da birkaç söz söylemek istiyorum. Sonbahar tam bir görsel şölen ve filmin derdini mükemmel tamamlayan bir çalışmaydı. Diyarbakır, Hakkari bütün o coğrafyayı bilen bir insan olarak Gelecek Uzun Sürer’deki çalışmasının biraz kolaycılığa kaçtığını düşünüyorum. O coğrafyada kamerayı herhangi bir dağ başına koysanız filmdeki sonucu alırsınız. Bütün o güzelliklerden bu sonuca ulaşmak biraz eksik olmamış mı? Bu kolaycılığa kaçan sadece görüntü yönetmeni değil bence Altın Koza’da filme En İyi Görüntü Yönetmeni Ödülünü veren jüri de aynı kolaycılığın sahibi.

1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here