11 Eylül üzerinden bir kısa film nasıl olmalı sorusunun cevaplarını aramak üzeredir bu ay ki yazımız…

Bilindiği gibi 11 Eylül 2001 tarihi yeni yüzyıl için önemli bir milat noktasıydı. Bu ay, o acı gün tüm dünyada bir kez daha kederle anılacak. Müslüman (ve nedense fakir Müslüman ülkeleri) ülke mensuplarına karşı bir önyargıya yol açan bu talihsiz gün, A.B.D.’nin Irak’a savaş açmasına da vesile olmuştu. Domino etkisi sürmekte ve A.B.D.’nin, İran’a karşı da bu tarz bir isteği olduğu bilinmekte. O kara gün şüphesiz ki sadece Amerikalıların değil tüm dünya ülke vatandaşlarının hafızasına kazındı.

Peki bu olayın kısa filmle ne ilgisi var diyeceksiniz? Gelelim konumuzla ilgisine… 11 Eylül olayı, daha sonra birçok filme konu oldu elbette. Ancak içlerinden bir tanesi var ki, muhteşem bir film olmasının yanı sıra, kısa filmcileri de yakından ilgilendiriyor. Birbirinden önemli yönetmenler, senaristler, yapımcılar ve oyuncuları buluşturan “11’09″01 September 11”, 11 adet kısa filmden oluşan bir şaheser. 2002 yılında çekilen filmin orijinal fikri ve prodüksiyonu Fransız yönetmen Alain Brigand’a ait. Farklı dinlere, dillere ve ırklara mensup 11 yönetmenin kendi bakış açısını özgürce sunarak çektiği ve toplam 135 dakikalık bir uzun metraj haline gelen “11 Eylül”, sinemaseverler tarafından beğeni ile karşılanmıştı. Samira Makhmalbaf (İran), Claude Lelouch (Fransa), Youssef Chahine (Mısır), Danis Tanović (Bosna Hersek), Idrissa Ouedraogo (Burkina Faso), Ken Loach (Birleşik Krallık), Alejandro González Iñárritu (Meksika), Shohei Imamura (Japonya), Amos Gitaï (İsrail), Mira Nair (Hindistan) ve Sean Penn (ABD) gibi önemli yaratıcıları buluşturan “11 Eylül”, birbirinden bağımsız ancak 11 Eylül eksenli kısa filmler…

Meksika’dan, “Paramparça Aşklar ve Köpekler”, “Babil” gibi filmleriyle hatırladığınız Alejandro González Iñárritu, yapımın en ayrıksı filmlerinden birine imza atmıştı. İnarritu deneysel bir tarzı seçerek, ağırlıklı olarak siyah ekran üstüne sesler bindirerek derdini anlatmaya çalışıyor. Bir süre karanlığa ve siyah ekrana alışıyor, ancak ara sıra adeta bir flaş gibi beliren, gökdelenden düşen insan görüntüleriyle şok oluyorsunuz. Deneysel sinemanın özgürlüğünü arkasına alan yönetmen, filmine serpiştiği kuran ayetleri ile aslında her dinde olduğu gibi İslam’da da “Öldürmeyeceksin!” emrine dikkat çekiyor. İran’lı yönetmen Samira Makhmalbaf varlığından haberdar olmadıkları bir şehirde yaşananlar yüzünden yerinden yurdundan olan Afgan çocuklarının hikayesini anlatıyor. Şimdilerde daha iyi gözlemleyebildiğimiz bu durum, henüz olay taze iken adeta bir kahin gibi aktarıldı Makhmalbaf’ın gözünden. Malumunuz, artık bir Müslüman vatandaşın Amerika’ya girişi bile eskisi kadar kolay değil… Romantizmi sevenler için usta Fransız yönetmen Claude Lelouch, bir aşk hikayesiyle baktı olaya; ikiz kulelerde turist rehberi olan Amerikan sevgilisiyle New York’ta yaşayan sağır ve dilsiz bir Fransız kadının bakış açısından… Mısır’ın önde gelen yönetmenlerinden Yusuf Şahin 11 Eylül olaylarının olduğu tarihte film çekimlerindedir. Olaylar karşısında çok sarsılan yönetmen 1983’te Beyrut’ta bir saldırıda öldürülen Amerikan askerinin hayaletiyle karşılaşır. Daha sonra Filistin’de karşılaştığı Amerikan askeri ile aynı yaşta ölmüş bir intihar komandosunun ailesini ziyaret eder. Ailesi oğullarıyla gurur duymaktadır. Artık savaş bir kan davasına dönüşmüştür. “No Man’s Land” filmiyle savaşın gereksizliğini muazzam bir şekilde aktaran Bosna’lı yönetmen Danis Tanovic, dünyanın bir başka yerinde yaşanan acı kendi acınızın önüne geçebilir mi sorusunu soruyor. 11 Eylül tarihinde yas tutan sadece New York’lular değil. 11 Temmuz 1995’te Serebneica’da yaşanan korkunç olaylarda yakınlarını kaybeden çok sayıda Bosna’lı her ayın 11 inde bu acı olayı anarlar. Idrissa Oudregga ise Amerika’nın aradığı Usama Bin Ladin’li bir fanteziye odaklanıyor. Hasta annesine ilaç almaktan başka bir düşüncesi olmayan bir genç ve arkadaşları Bin-Ladin’i Burkina Faso’da görünce şok geçirirler. Sanat hayatı boyunca diğer ülkelerdeki -özellikle de- iç savaşlara yer veren usta yönetmen İngiliz Ken Loach, rüzgar eken fırtına biçer sözünün anlamsal karşılığını yansıtıyor beyazperdeye. 11 Eylül 1973’de halkın büyük çoğunluğunun desteğini alarak iktidara gelen Allende hükümeti Pinochet’in yönetimindeki bir askeri darbe ile devrilir. Ülke yıllarca Pinochet’in diktatörlüğüyle yönetilir. Yönetmen, 11 Eylül 2001’den 18 sene önce Şili’de yaşanan olaylardaki Amerika faktörüne dikkatimizi çekerek, muhalif tavrını da ortaya koyuyor. İsrail’li yönetmen Amos Gitai ustaca kotarılmış tek çekimlik bir sahneyle anlatıyor derdini. Magazin içerikli bir televizyon programı sunucusu ekibiyle birlikte tesadüfen bir terör olayına tanıklık eder. Ekip anında canlı yayına geçer. Sunucu bir süre sonra içinde bulundukları korkunç durumun yayınlanmadığını farkeder. Çünkü New York’ta daha korkunç bir olay olmuştur. İsrail’in de sık sık maruz kaldığı terör saldırılarına dikkat çeken yönetmen, bir yandan da medya eleştirisi yapmaktadır. Hindistan’ın önde gelen kadın yönetmenlerinden Mira Nair, filminde 11 Eylül’den itibaren batı toplumunu kasıp kavuran İslam fobisi üzerine yoğunlaşmayı ve dinler arası hoşgörüsüzlüğü ön plana çıkarmayı tercih ediyor. Japonya’dan Shohei Imamura, -ki bu film ustanın son yapıtı olmuştur- ‘Onurlu savaş diye bir şey yoktur!’ fikrini adeta haykırıyor eserinde. Gelelim benim en sevdiğim kısa film olan, muhalif sanatçı Sean Penn’in elinden çıkma ve 11 Eylül olayına bambaşka bir pencereden bakmayı beceren yapıta… Yaşlı adamın evinde her şey gölgede ve karanlıktadır. Yıllar önce ölen karısının anılarıyla yaşayan adam, her sabah sulamasına rağmen güneş görmeyen pencere önü çiçeklerini canlandırmayı bir türlü başaramaz. Yaşlı adamın hastalıklı yaşamı içine ışık sızmayan evinde sürüp gitmektedir. Ta ki, o mucizevi olay olup evin içi güneşle doluncaya kadar. Evet tahmin ettiğiniz gibi, evin içi kulelerin yıkılmasıyla güneşle doğmuştur. Çiçekler açmaya başlarken yaşlı ve yalnız adamın içini de huzur kaplamıştır.

Türkiye’de kısa filmcilikle uğraşan genç arkadaşlara önerilerimden biri de bu filmi en kısa sürede edinip izlemeleridir. Zira “September 11” filmi sayesinde, hikaye oluşturmaktan, karakter yaratmaya, mizansen çözümünden, doğru zamanlamalara sahip kurguya kadar, tutarlı bir kısa filmde olması gereken öğeleri öğrenmek için gerekli ilhamları alacaklardır. Hem de işinin ustalarından…

Fırat Sayıcı
1979, İstanbul doğumlu. 2001 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Malzeme Mühendisliği’nden yüksek lisansla mezun olmasına rağmen, üniversite yıllarında yaptığı sinema kulübü başkanlığı sayesinde, geleceğini ve mesleğini sinema-tv üzerine kurmaya karar verdi. Çeşitli kısa film, belgesel çalışmalarıyla işe koyulan ve Yıldız Kısa Film Festivali'nin kurucularından olan Fırat Sayıcı, yurt çapında çeşitli kısa film festivallerinde de jüri üyeliği yaptı, kısa film üzerine workshoplar düzenledi. 2008’de Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler bölümünden mezun olan Fırat Sayıcı, Selçuk Üniversitesi Radyo-Televizyon-Sinema Bölümünde yüksek lisans öğrenimini tamamladı. Şu an aynı bölümde doktorasını yapmaktadır. SİYAD üyesidir. TRT'de metin yazarı olarak başladığı televizyon macerasında birçok kanalda çeşitli programlarda görev aldı, sinema programları yaptı. Kurduğu Mad Informatics Ajansı’yla sinema-tv ve eğlence sektörüne PR ve sosyal medya hizmeti vermeye başlamıştır. "Türk Sinemasında Gerçekçilik" ve "Yeni Başlamayanlar İçin Sinema" adında iki sinema kitabı yayınlanmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.