Zeynep Bonçe

Ülkemizde kaliteli dizi yok diyenlerin önüne cevap niteliğinde getirilen diziler var. Sorun şu ki, onlara rağmen, o cevap: “Evet, yok.”

Kamera oyunculuğu kolay değil. Oyuncunun, yüzünü yakın (hele ki Türk dizilerinde aknelerini sayabileceğimiz kadar yakın) mesafeden çeken bir kameraya oynaması, abartıdan kaçınmayı ve bazen ufacık bir mimikle çok fazla duyguyu belirtebilmesini gerektirir. Bu konuda maalesef çok usta yok ülkemizde. Hala iyi tiyatro oyuncularının aynı zamanda iyi sinema ve televizyon oyuncuları olacağına dair bir yanılgı içerisindeyiz. Oyunculukların çoğunlukla abartılı ve yapay olduğu bir ülkede bu kameralar neden oyuncunun yüzünü kadraja dışına taşıracak kadar yakında durur, bilmiyorum. Yakınlığı yetmiyormuş gibi aksiyon kamerası edasıyla titreşip durması da cabası. Hızlı bir şekilde resimlerin artarda sıralandığı, sahnelerin hızla değiştiği fazla renkli programların başında yayınlanan “Epilepsi hastalarının kriz geçirmesine sebep olabilir.” uyarısının çok daha genişletilmiş halinin Türk dizilerinde de yayınlanması gerektiğine inanıyorum. Zira ben her izlediğimde, hasta olmamama rağmen kriz geçiriyorum. Midem bulanıyor, başım dönüyor, gözlerimin önünde beliren kocaman kafalar dizi bittikten sonra bile gitmiyor.

Oyuncularının beğeniyle takip edildiği yerli dizilere bir bakalım. Ezel… Tuncay Kurtiz kadar dominant bir oyuncu ben daha görmedim. Bunun Kurtiz için iltifat, dizi içinse eleştiri olduğunu baştan belirteyim. Ben Kurtiz’in Ezel’deki oyunculuğunu zorlanarak ve çok da keyif almayarak izleyenlerdenim. Ama asıl yorucu olan dizideki çoğu oyuncunun aynı oyunculuğu -belki de farkında olmadan- taklit etmeye çalışması. Dizinin belli bir dili var ve neredeyse herkes aynı dilde konuşuyor. Bu aslında enteresan bir özellik olarak algılanabilirdi. Lakin birçok Ezel oyuncusunun bir de aynı vurgularla konuşması bazen rahatsız edici bir hale geliyor. Hele ki Kurtiz’in vurgusu ve dizideki karakterinin şahsına münhasır cümleleri sizi yoruyorsa, dizi de bir işkence aracına dönülebiliyor. Setteki emektar bir oyuncudan bir şeyler öğrenmeyi anlarım ama bu tarz bir aynılaşmanın başka bir örneği yok gibi. Mesela; “Lie to me”nin bütün ekibinin Tim Roth gibi konuştuğunu, “House”un bütün oyuncularının Hugh Laurie gibi vurgular yaptığını düşünebiliyor musunuz? Ezel’i izlerken sevdiğim bütün dizilerdeki karakterlerin tekleştiğini düşünmeye çalışıyorum ve ortaya çıkan tam bir rezalet. En sevilen karakteri diğerlerinin arasında kaybetmekten ve onun ağırlığını diğerlerinin benzerlikleriyle hafifletmekten başka bir işe yaramayan bu yöntem hiç doğru değil.

Dillerden düşmeyen başka bir oyunculuktan bahsetmek gerekirse, herkesi gözyaşlarına boğan küçük Osman’ın adını anabiliriz. “Öyle Bir Geçer Zaman ki”yi izlerken, keşke Osman’ı canlandıran Emir Berke Zincidi’yi bulmaya harcadığınız zamanı diğer oyuncular için de harcasaydınız, diyesim geliyor. Yan karakterlerin çoğu can sıkacak derecede başarısız. Bağırıp çağırmayı, delirmeyi, kriz geçirmeyi, sarhoş, hasta, çılgın rolleri oynamayı gerçek kamera oyunculuğu sanan ülkem oyuncularının, iyi oyuncuların birkaç santim uzaklarındaki kameraya nasıl oynadıklarını incelemeleri gerekiyor. Sinir krizinin ertesinde biraz önce mutlu bir olay yaşamış gibi duran surat ifadeleri diziye hiç yardımcı olmuyor. Karakterleri sadece izliyoruz ama onların yaşadıklarını hissetmemiz mümkün değil. Çünkü role bürünmüyor, sahneleri geçiyorlar birer birer. Biz de birkaç bağırış çağırışa kanıp hak etmedikleri “vah vah”larla eşlik ediyoruz onlara.

Bütün suçu oyunculara atmak da doğru değil tabi. Bu diyaloglarla ne kadar iyi oyunculuk sergilenebilir onu da düşünmek gerek. Misal, Ezel’in bütün diyalogları ufacık ayrıntılar dışında aynı adamın ağzından çıkıyor gibi görünüyorsa, ki öyle görünüyor, oyuncuların da aralarındaki en iyi oyuncuyu taklit ederek diziyi kotarmaları anlaşılabilir belki de. Ne de olsa kurdukları cümlelerin aynılığından yola çıkarak, her karakterin aynı aile yapısından, aynı eğitim sisteminden, aynı kitapları okuyarak, aynı filmleri izleyerek bu günlere geldiğini düşünebiliriz. Bu bağlamda da aynı vurgulara sahip olmaları da anlaşılabilir belki.

Gelelim iyi örneklere… “Fatmagül’ün Suçu Ne?” sonunda Beren Saat’in kendini bulduğu yapım olarak duruyor karşımızda. Açık konuşmak gerekirse, dizide kötü oyuncu yok gibi. Yine de Fatmagül’ün kardeşini oynayan Bülent Seyran, yürek parçalayan performansıyla zirvede.

Diziler istedikleri kadar yıldızlarla dolup taşsınlar, yine de oyunculuk ortalaması asla tatmin edici olmuyor. İnsan bu kadar usta ismin nasıl olup da bu derece kötü oynadığını anlayamıyor. Bunun birçok sebebi var. Senaryolar ellerine geç ulaşıyor, çalışma saatleri insanlık dışı boyutlara varıyor, canlandırmaları gereken diyaloglar yapaylıktan kırılıyor. Ve çoğu bütün bu dezavantajlara inat, yapabileceklerinin gerçekten en iyisini yapıyorlar. Peki şu senaryolara el atacak yetenekli kimse yok mu? Sektörde birçok yetenekli senaristin olduğunu ve onların aslında neler yazmak istediklerini biliyorum. Amma velakin kanalların koyduğu sınırlar o kadar zorlayıcı o kadar köreltici ki, hatayı onlarda da bulamıyorum. Hem süresi uzun, hem de sezonu uzun bu dizileri yazabilmek için, bir yerden sonra içine gereksiz bir sürü saçmalık, bir sürü boş diyalog ve bir sürü manasız bakışma koymak zorundalar. Yani sistem değişmedikçe, izleyiciyi aptal yerine koyan bu uzun diziler kısalmadıkça, asla hak ettiğimiz düzeyde kaliteli işler izleyemeyeceğiz gibi görünüyor.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.