Burak Yarkent

Amerika’yı biraz bilenler, burada yaşayanların Halloween, yani Cadılar Bayramı hakkındaki düşüncelerini, bu festivale 3-4 ay öncesinden yapılan hazırlıkları, ve bu festival gününde yapılan çılgınlıkları çok iyi bilirler.

Averaj bir Amerikalı 3-4 ay öncesinden başlar Halloween hazırlıklarına. Evlerinin bahçelerini süsleyenler, bayram günü giyecekleri kıyafetleri seçmeye uğraşanlar, ve en önemlisi kapıya gelecek çocukları ellerinde rengarenk çeşit çeşit şeker ve çikolatalarla başka kapılara gönderme telaşı…

Başta biraz bana da tuhaf gelmişti ama Amerika’da yaşadığım 14 yılı aşkın zaman içersinde ben de bu geleneğe ayak uydurmayı, en azından kendimi akıntıya bırakıp bir nebze olsun hadiseden keyif almayı öğrendim denebilir. Şu an için kılık, kıyafet olarak bekleneni tam olarak karşılayamasam da, kafaca, veya ortama ayak uydurup en azından izlediklerimle, ben de artık bu festivalin bir parçası durumundayım denebilir..

 

Baştan söyleyeyim “korku filmleriyle işim olmaz…” Nedense izleyemiyorum, dünyam ters düz oluveriyor bir anda… Izlediklerim değil, o senaryoyu düşünüp, yazabilecek insanların veya o filmleri izlemekten keyif alanların etrafımda olmaları bana rahatsızlık verebiliyor, ama “Thriller” diye tabir ettiğimiz, insanın içine hafif ürperti veren filmler hoşuma gidiyor açıkçası.

 

Korku filmi sevmediğimi yukarıda zaten belirtmiştim, ama malum Halloween olması sebebiyle iç ürperten bir filme gitmek farz olmuştu benim için. Hem Halloween geleneğini bozmak istememem, hem de kafamda oluşan Matt Damon imajini silmem gerektiğini düşündüğüm şu günlerde “Hereafter” en iyi seçenek gibi geldi. Zaten hayaletlerle uğrasan “ruhsal” Matt Damon’dan iyisini de bulamayacağım aşikardı..

Yalnız filmin “trailor” diye tabir ettiğimiz tanıtıcı kısa gösterimleri aksine, hiç de korku veya tüyler ürpertici olmadığı gördüm. Hayli enteresan olduğunu düşündüğüm film, dürüst olmam gerekirse fazla da ilgimi çekmedi açıkcası.

 

Başından sonuna kadar sanki 3 ayrı film seyrediyormuşsunuz hissi veren “Hereafter”, yukarıda da söylediğim gibi Marie, Marcus ve George isminde 3 ayrı karakterin, 3 ayrı hikayesinin anlatıldığı hayli enteresan bir film. Hikayenin birbirine bağımlı, ve kendilerine hayrı dokunmayan 3 kişi etrafında dönmesi enteresan, yalnız, bu 3 ayrı hikayede kaybolup, bir türlü dikkatinizi bir noktaya yoğunlaştırıp konsantre olamamanız, büyük bir handikap. Bu 3 karakterin, filmin sonunda bir araya gelmeleri ve hikayeyi birleştirici öğelerin çoğalması ise filmi izlenilebilir yapan önemli bir nokta.

 

Matt Damon, bazı üstün niteliklerinin, kendisine problemden başka birşey katmadığı George karakterini, muazzam oynamış. İçinde olduğu her sahnede, çektiği acıyı gözlerinden, mimiklerinden rahatlıkla anlayabiliyorsunuz.

 

Sadece acı da değil üstelik… Mesela George karakterinin ünlü yazar Charles Dickens’a olan bağlılığı. Filmin içinde isminin her geçtiği anda George karakterinin yüzünde oluşan, bayramda mendil içinde bir miktar para almış çocuk edası… İzleyicinin bir yandan George’un mutluluğuna ortak olma isteği, bir yandan da George’un hayatındaki tek mutluluğun Charles Dickens olmasını bilmenin verdiği burukluk.

 

Diğer 2 karakterin hikayeleri ile birlikte, 3 karakteri bağlayan rol olan Marie LeLay karakteri Cecile De France tarafından canlandırılmış. Öldükten sonra tekrar hayata dönen, ve bunu tüm dunyaya haykırmak isteyen Marie, bunu gerçekten de başta erkek arkadaşına bir kitapçıda, ve daha sonra belki de karşılaştığı herkese “haykırarak”, bağırarak gerçekleştiriyor. Performans ve oyunculuk iyi, yalnız ben olsam bu rolün, daha az bağırılarak canlandırılmasını isteyebilirdim herhalde. Çok bağıran Marie, bana biraz itici geldi diyebilirim.

 

İkiz kardeşler Frankie ve George McLaren, filmdeki Marcus ve Jason’u canlandırmışlar. Marcus ve Jason karakterlerini birbirlerinden ayırmanın tek yolu, Jason’un konuşmayı seven bir kişiliğinin olması, ve şapkasını hiç kafasından çıkarmaması.

 

Filmin başından beri içine kapanık bir kişilik sergileyen Marcus, ikiz kardeşi Jason’un ölümü ile birlikte tamamen hayata küsüyor. Jason’un ölümünden sonra annelerinin de kendisini tedavi amaçlı rehabilitasyon merkezine kapatmasi Mercus’u tamamen yalnız bırakıyor ve bitiriyor.

 

McLaren’lerden hangisinin bu rolü bu şekilde canlandırdığını kestirebilmek güç, yalnız filmin bu bölümündeki oyunculuğa hayran kalacağınızı rahatlıkla söyleyebiliyorum.. McLaren’lar gerçekten de inanılması güç, muazzam bir performans gösteriyorlar.

 

Marie, Marcus ve George karakterlerinin birbirleriyle tesadüfi ve açıklanamayacak şekilde buluştukları nokta ise, benim filmi anlama sürecine koyduğum nokta ile kesişiyor.

 

Sonuç olarak; “Hereafter”, enteresan bir film.. İzlemek isteyenleri, bu filmi bekleyenleri etki altında bırakmak istemem ama, “izlemeseniz de olur” tarzi filmlerden bir tanesi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim size. Bir daha toparlayamamak üzere, çok rahat dikkatinizi dağıtabileceğiniz bir film olmuş.

Bunun yaninda konu, oyunculuk ve çekimler itibariyle DVD’sini veya en azından televizyonda gösterimini bekleyebilir ve bu şekilde izleyebilirsiniz..

 

İyi seyirler..

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.