Şebnem Sönmez: Erkeğin hikayesi kısıtlıdır; çalışır, para kazanır, korur. Ama bunları zaten kadın da yapar.

Beste Bereket: Kadınların şu anki durumunun ifade edilmesi için bence erkeklere daha çok ihtiyaç var. Çünkü kadınların yaşadığı sıkıntıların sebebinde erkekler var.

Onur ünlü’nün Beş Şehir filminin iki oyuncusu Şebnem sönmez ve Beste Bereket Cinedergi’ye yeni filmlerini ve kadın olgusunun toplum içindeki yerini yorumladılar. Sözünü sakınmayan iki oyuncu çok doğru yargılarda bulundular. Dönemlerinin önünde olduklarını düşündüğüm iki sanatçıyla çok zevkli bir sohbet yaptık. Bu röportajın okuyucunun zihninde farklı sorular oluşturacağını düşünüyorum. İyi okumalar.

Projeye nasıl dahil oldunuz?

Beste Bereket: Sinop’ta parmaklıklar ardında’nın setindeydim, Onur bey bana ulaştı ve senaryoyu gönderdi. Senaryoyu okuduktan sonra İstanbul’a geldim, hemen görüştük ve kadroya dahil oldum.

Şebnem Sönmez: Benimkinin küçük farklı bir hikayesi var. Daha önceki filmde Güneşin Oğlu’nda beraber çalışacaktık. Böyle bir çalışmayı karşılıklı olarak çok arzu ettik. Onur’la çok daha eskiden tanışırız. Onun bugüne kadar yazdığı her şeyi çok sevdim. Ama bizim bu mesleki anlamda olan birbirimize ilgimiz bir projede birleşmemişti. Güneşin Oğlu’nda olamamamın sebebi de dizi çekimi için Makedonya’daydım. Çok içimde kalmıştı o yüzden. Onur Beş Şehir’i çekmeyi düşündüğünde yine telefonlaşırken birden bire daha senaryoyu okumadan kabul ettim.

 

Rolünüze nasıl hazırlandınız?

 

Beste Bereket: Çok fazla keskin olmayan rollerin daha zor olduğunu düşünüyorum. Çünkü o sade görünümünün altındaki farklar bence önemli. Bu kanserli hastalarla 2 ay gidip aynı yerde yaşadım anlamına gelmiyor. Bu hikayede aslında en sevdiğim şey bu. Bunun ajite edilmesi gibi bir şey yok. Çok böyle bir fiziksel çöküşten ziyade, ruhsal bir çöküş var. Onur’un benimle paylaştığı bir şey vardı kendi hayatı üzerine. Bende onu çok önemsedim, dinledim. Ama ben fiziksel bir olaydan çok ruhsal ölüme giden bir insanın bir şekilde gittikçe daha da kararması olarak düşündüm hep. Kanser oldu, saçı ne kadar dökülecekten çok, biraz daha içsel bakmaya çalıştım.

 

Şebnem hanım siz pekte alışık olmadığımız bir roldesiniz. Filmde bir kediyi canlandırıyorsunuz?

 

Şebnem Sönmez: Tamamen zihinsel. Onur Ünlü senaryolarını da okurken böyle davranmalısınız. Okuduktan sonraki davranışınızda zihinsel olmalı. Realizasyona geçerken oyuncunun kendi yolları belirir. Her oyuncunun kendine hastır. Her zaman zihinsel. Çünkü fantastik bir öyküyü kavramak için o fantastiği yaratanla, yaratıcısıyla birebir ilişki kurmak gerekiyor. O zihinden nasıl bir beden çıktığını görmek gerekir ve onu algıladığınız zaman diğeri size kalan bir şeydir. Öncelikle illüzyon zihinseldir. Ama ben o konuda biraz şanslıyım. Onu daha önceden tanıdığım, onu daha yakından tanıyanlardan biri olduğum için benim yolum daha kısa olabilir. Ama kedi tabii özellikli bir rol. Filmin içinde de öyle. Kedi ya da bir hayvan canlandırmayla ilgili farklı yollar olabilir ama yaratıcının nereden kaynaklandığına dair fikirlerinizle alakalıdır o yol.

 

Siz filmde iki kere ölüyorsunuz. Birincide kurşunlanarak ölüyorsunuz bu sırada zaten kansersiniz. Kanserken kurşunlanarak ölmenizi izleyici nasıl çözümlemeli? Siz ne düşünüyorsunuz?

 

Beste Bereket: Kanser ya da trajik bir sonla hasta yatağında kısık bir sesle su diyerek ölmesinden daha verimli buluyorum. Ölüme gideceğini bile bile kendi içinde karanlık bir yola çıkabilecek bir insan bunu bile başaramamış olabilir. Kanserden öleceğini kurguluyor. Ama hayat o kadar garip ki öleceğini bile planlayamamış oluyor. Öleceği belli dört ila on iki haftalık bir yaşam süresi oluyor ama o kadar bile yaşayamıyor.

 

Çok sert bir konuyu çok yumuşatarak ve izlenilebilir bir halde verebilmenin renklerini görüyoruz. Ama yinede izleyici için çok kolay bir film değil. Böyle olduğu halde festivaldeki gösterimde izleyici filmi reddetmedi, soru sormak için basın toplantısına geldi. Bunu neye bağlıyorsunuz?

 

Şebnem Sönmez: Kafa karıştıran bir yapısı olduğuna bağlıyorum. Hem senaryonun, hem çekimdeki dilin, algılanış biçiminin ve sunuş biçiminin. Filmde bir çok karakter ve öykü var. Halbuki bu filmdeki tek bir karakter üzerinden bir filmde yapılabilir bu senaryoda. Kedi rolünden bir film yapabilirsiniz, Osman hikayesinden filmler çıkabilecek bir senaryo bu. Bu da seyircinin kafasını karıştırabilir. Biz bunu toplu gösterimde gördük. Seyirci kendisine yakın olan karakterle ilgilendi. Sanki başka başka filmler izledi gibi oldu. Filmi düşündüğümüz zaman bir seviyeyi hedefleyen bir algıdan bahsediyoruz. Beşini birden izleyip algılayabilmek, düşünebilmek bir seviye istiyor gibi geldi bana.

 

Beste Bereket: Onur’un önceki filmlerinde de bence bu var. Muadili yok gibi. İnsanların söylediğin şeyleri söylediğin gibi algılaması zaman alabilir. Çünkü bir şekilde kıyaslamaya gidebilecek bir tarzı yok Onur’un. Ben sadece bir seyirci olarak bunu söylüyorum filmden bağımsız olarak. Ama bu filmde tek bir karaktere yüklenme yok. Beş Şehir bir bütün olarak okunması gereken bir film. Bir taraftan da çok anlaşılabilir olduğunu düşünüyorum.

 

Filme uzaktan baktığınızda tarzı çok karanlık olabilir. Bu karanlığı artıran ise filmdeki çocuk hikayesinin kaderi. Çocuk ümittir çünkü. Bu noktada filmin mesajının karamsarlığı hakkında ne diyeceksiniz?

 

Şebnem Sönmez: Karamsar bir film başka sözümüz yok. Ama bu bir sinema eseri. Bu bir eserse içindeki unsurların ne şekilde dozunun ayarlandığıyla ilgilenmemiz gerekir. Film çok gerçekçi aslında. Ama bütün hikayeler bu şekilde bir araya gelip kolaj edildiğinde ve yönetmenin inisiyatifi ve ekonomisiyle bu şekil ortaya çıktığında çok karamsar. Hayatımız bundan çokta uzakta durmuyor aslında. Herhangi biri bana buda olmaz diyemez. Olur hem de tam böyle olur. Karamsar derken de bir yandan ne kadar gerçekçi olduğunu konuşuyoruz. İkisi aynı yerde duruyor benim için. Fantastik mi? Evet. Ama hayat daha fazla fantastik. Gerçektende insanlar çok kocaman bir şehirde birbirlerinin yanında geçerler ve bakarlar aslında ne kadar yakınlarmış ya da çok uzak sandığımız insanlar bir de bakarız ki ne kadar yakınmış aslında. Hayat kadar gerçek ama içinde barındırdığı unsurlar açısından ilginç bir estetiği olduğunu da söylemek isterim.

 

Beste Bereket: Ben zaten bir gerçekçilik yada karamsarlık fikrini algılayamıyorum açıkçası. seçilmiş bir hikayeyi sinema perdesine aktarmaksa o zaten bu bir belgesel değil. Zaten birebir gerçek olması da gerekmiyor, fantastik olması da. O kedi orada gerçek bir rol bizim için. Karamsarlık hakkında şunu düşünüyorum. İnsanların hayatında muhtelif bir sürü problemin ölüm korkusundan gerçekleştiğini düşünüyorum. Bilmiyorum belki de bu benim karamsarlığım olabilir. Çok maksimum hırslarımız, problemlerimiz, aşklarımız var ama bilinç altımızda biliyoruz ki her ne olursa olsun öleceğiz. Ama belki de bunu böyle bir arada görmek rahatsız edici olabilir. Bir mesaj taşıma kaygısı olduğunu da hiç düşünmüyorum zaten. Ama bence bir mesaj varsa bu mesaj “bir gün hepimiz öleceğiz”. Bu fikri altlara ata ata daha hırslı ve daha stresli insanlar oluyoruz.

 

Son dönemde kadın rolleri ağırlıkta olan filmler görüyoruz. Bunu neye bağlıyorsunuz?

 

Şebnem Sönmez: Kadın hikayelerinin mi rollerinin mi arttığından emin değilim. Roller artıyorsa eğer mecburlar. Çünkü kadınsız bir hikaye yok ki dünyada. Çünkü erkeğin hikayesi kısıtlıdır. Gerçekten öyledir asla bir taraf üstündür diye de kimse söyleyemez. Ama kadının ne kadar değerli olduğunu ben çok iyi bilirim. Kadının kendi içerisindeki duygu değişimi ve zenginliği zihinsel hızı karar verme yetisi, yetkisi kendi içindeki yada kenarındaki hakimiyeti bir erkeğinkiyle tartışılamayacak kadar geniştir. Çünkü annedir, kız kardeştir, hem çalışır, hem doğurur, erkeğini toparlar kadın hayatın her alanındadır. Ama erkek kısıtlıdır; çalışır, para kazanır, korur. Ama bunları zaten kadın da yapar. Kadın konusunun hikayesini işlemeye mecburdular. Bundan sonra benim tartışacağım yer şu olur, her kadını gerçek gösterebilecek kadar derin cesareti olacak mı yönetmenlerin, oyuncuların. Ben bunu istiyorum. O zaman herkesle daha çok kavga edeceğiz. Çünkü kadın öyle sadece kadın denecek bir olgu değil. Erkeği ve dünyayı barındıran bir olgu. Ben zaten kadının çok cesur olduğunu düşünüyorum. Bir insanın kadın olarak ayakta durması, mesleğini yapabiliyor olması, düşünülmesini istediği gibi yaşıyor olmasının ne kadar zor olduğunu biliyor musunuz bir erkek olarak? Tahmin edebilirsiniz. Hele ki toplumun gözü önünde star olarak bir iş yaparken çok zor. Bunu da yapanlar var. Bunlar çok alkışlanması gereken şeyler. Biz bunda çok alkış beklemeyiz. İşimizin gerektirdiği her açıdaki her menzile gidebiliriz biz. Erkeklerde biraz daha ekonomiler vardır. “Bunu yaparsam böyle olur, şöyle olur” gibi. Bu yüzden kadın zaten cesurdur. Ben bana ne rol verilirse oynarım asla yapmam demem. Bunun içinde cesurum ben. Oynamak istediğim rolü, istediğim senaryoyu oynarım bu kadar. Bunun ne kadar büyük bir cesaret olduğunu biliyorum. Siz benim evet dediklerimi biliyorsunuz. Hayır dediklerimi bilmiyorsunuz, önemli olanda bu. Bunlar kendi içinde çok önemli konular zaten. Kadının cinselliğiyle ilgili sansasyonellik çok net bir şekilde televizyonlara kaydı. Belki de yanlış bir fikir ama bence oraya kaydı bu olay. Sabah programlarına, akşam programlarına, evlilik yarışmalarına, yarışma evlerine kaydırdık ve toplumu televizyona taşıyarak orada daha da enteresan, kabul edilmez bir müstehcenlik gördük.

 

Beste Bereket: Ben kadın hikayesi meselesiyle ilgili şöyle bir şey düşünüyorum. Sinemanın içinde bence kadınların mutfak kısmında da daha çok yer almasını istiyorum. Kendi hikayelerini anlatabilsinler. Var tabii ki çok değerli kadın senaristler yönetmenler. Ama her alandaki gibi sayıca erkekler daha fazla. Onlar daha çok kendilerinden yola çıkarak hikayelerini yazıyorlar. Bu yüzdende erkek odaklı hikayeler izliyoruz. Kadının sinemada var olması sahne sayısı, hikayenin derinliğiyle alakalı olmalı. Bunu da anlatmak için cesaret gerekiyor olabilir. Cinsellik anlamında söylemiyorum, cinsellik bunun en küçük parçası bence. Biz zaten bunu televizyonlarda çok fazla görüyoruz. Ama sonuçta biz ataerkil bir ailede yaşıyoruz. Kadınların şu anki durumunun ifade edilmesi için bence erkeklere daha çok ihtiyaç var. Çünkü kadınların yaşadığı sıkıntıların sebebinde erkekler var. Onların kadınları kategorize etmeye çalışmaları gibi.

 

Altın portakal’a katılan 16 filmin yönetmenlerinden sadece bbir tanesi kadın. Acaba bu dönemde kadın yazar ve yönetmenlerin hareketlenmesi, bu konuya elini mi atması lazım?

 

Şebnem Sönmez: Kadınların kendilerine ait duydukları öz değeri yükseltmeleri gerekiyor. Bizdeki problem bu. Statükocu biri değilim ama en yüksek statüdeki bir kadından en alt statüdeki bir kadına kadar aynı problemin yaşandığını biliyorum, görüyorum. Her kesimdeki kadınlarla birlikte oldum, oluyorum da. Mesela kocaman bir holding yöneten kadınlar var. Bu ne kadar zor bir iş? Ama ben onları bu işi yaparken ne kadar erkekleştiklerini görüyorum. Kadın unsurlarından ziyade her insanda olan ters unsurun biraz fazla arttığını görüp ürküyorum. Onun o oluş halinden korkuyorum ama neyi feda ettiğini görünce de üzülüyorum. Çünkü o kadının arzusu şefkatli bir kucak tarafından sarılmaktır. Her canlı bunu ister. Benim istediğim tek şey kadınlarımızın kendilerini daha çok eğitmeleri. Bizde öz değer konusunda eşitsizlik var. Erkekler nasıl biliyorsa öyle yapsın olarak yetiştirilir, kızlar ise hep bir eksikleri hatırlatılarak yetiştirilir. Bu eşitsizlikte bu yüzdendir.

Serdar Akbıyık
1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.