Can Dündar’la, bütün birikimini kullandığı Mustafa filminin izleyiciyle ilk
kez buluştuğu Altın Portakal’daki özel gösteriminden sonra sıcağı sıcağına
konuştuk. İşte heyecan, yorgunluk ve mutluluk arasında bocalayan Dündar’ın
bizde bıraktığı izlenimler…

Mustafa uzun zamandır gündemimizde. Bunun en büyük sebebi, yönetmeni ve
yazarı Can Dündar’a duyduğumuz güven. Biliyoruz ki onun Atatürk’ü korumak
veya olduğundan daha farklı sunmak gibi bir dürtüsü yok. Kendisi ile
röportaj yapmadan önce Mustafa’yı mutlaka seyretmemiz gerektiğini düşündük.
Onun için Altın Portakal’daki özel gösterimini bekledik Mustafa’nın. İyi ki
de beklemişiz. O gösterime katılanların neredeyse hepsi filmin bitiminde
ayağa fırlayıp Dündar’ı avuçları patlayıncaya kadar alkışladılar. Alkış
tutan insanları izledim. Dikkatimi çeken şey hepsinin doğrudan Can Dündar’ın
gözlerinin içine bakmalarıydı. Bu alkış bir beğeni alkışı olmaktan daha
fazlası; bir borç ödeme, yoldaş olma alkışıydı. Dündar bu bakışlara daha
fazla cevap veremedi ve yüzü önüne düştü. Alkışlar devam ederken yerine
oturdu, yapamadı bir daha kalktı, en sonunda mahcup bir şekilde salonu terk
etti. Tabii biz de peşinden. Tebrikleri kabul edip bir kaç canlı yayına
çıktıktan sonra ikimiz bir odada yalnız kalıp sohbetimize başlayabildik.
Isınma turları olarak projenin nasıl başladığını sordum. Dündar projenin
başlama öyküsün kısaca şöyle anlattı: “Atatürk’ün 70. ölüm yıldönümü için
bir belgesel hazırlamak istedik. Daha sonra konuşurken acaba bir sinema
filmi yapabilir miyiz diye düşündük. Biraz geliştirince fikrin bir sinema
filmi olabileceğini gördük. Ben yıllardır Atatürk üzerine belgeseller
hazırlıyordum. Bunları sonunda bir araya getirmekti zaten bütün amacım. 70.
yıl zaten yuvarlak bir rakam hem o açıdan, hem de elimizdeki malzeme
gerçekten böyle bir şey yapabilecek kadar birikmişti. Hadi bir deneyelim
dedik. Bir cesaret giriştik.”
Filmin tanıtımlarında kamuoyunda “Mustafa” için Atatürk’ün insan yönüne
yoğunlaşan bir belgesel izlenimi uyandırıldı. Ancak seyrettiğim film için
böyle bir tanımlamanın çok kaba ve yetersiz bulduğumu söyledim Dündar’a.
Çünkü “Mustafa”da verilen Atatürk’ün sadece insani yanı diye
nitelendirilemeyecek kadar derin konulardı. Onun yanlışlarından yararlanarak
insani tarafını ortaya çıkarmak değil, büyük lideri her yönüyle bir bütün
olarak ortaya koymak vardı filmin odağında. Bu anlamda da çok cesur bir
yapımdı. Bütün bu cesaretine rağmen Atatürk’ü siyasi, dini ve insani
çıplaklığıyla ortaya koyduğu halde izleyicinin çılgın gibi alkışlamasını
nasıl yorumladığını sorduğumda Dündar, “İnanın iki saat öncesine kadar ben
de bundan emin değildim. Nasıl bir tepki alacağımı kestiremiyordum. O kadar
sürpriz benim için. Bir yandan da şunu hissediyordum. Bir insanı bütün
yönleriyle ortaya koyarsanız, hele ki bu isim Mustafa Kemal ise o sevgi
doğacaktır. Ama acaba toplum hazır mı, acaba onu sevenler ‘keşke şurasını
vermeseydin, burasını vermeseydin’ diyecek midir diye düşündüm. Şöyle bir
gözlemim var bu konuda, artık bir olgunlaşma var. Hem Atatürk’ü sevenler,
hem yeni kuşak hem de Atatürk’ü eleştirenler aslında toplumun her şeyi
bilmeye hakkı olduğunu kabul ediyorlar. Ve toplumun bütününde bu kadar
olgunluğun oluştuğunu düşünüyorlar. Salondaki ilk tepki sizin de dikkati
çektiğiniz gibi bana büyük cesaret verdi ve şu ana kadar üstümüzdeki bütün
tedirginliğimizi atmamıza sebep oldu.”

Artık biraz daha derinlere dalmanın vakti geldiğini düşündük. Filmin içinde
daha önce duymadığımız ve bilinen Atatürk’ün çok dışında söylemler,
belgeler, resimler vardı. Mesela en çarpıcı söylemlerden birisi şuydu.
Mustafa Kemal o dönemde azmış olan emperyalist güçleri Anadolu’da
Müslümanların ve komünistlerin birleşerek durduracaklarını söylüyordu.
Komünistler ve Müslümanlar’ın beraberliği… Toplum bunu hiç duymamıştı. Biz
de Dündar’a sorduk: Niye daha önce sizin filme koyduklarınızı Türk halkı
görmedi, duymadı, bilmedi? İşte Dündar’ın cevabı: Hakikaten büyük ve önemli
bir soru. Bunun bir kaç nedeni olabilir. Bir, tarihe ilgisizlik. İki
bilenlerin söylememesi. Bilenler neden söylemedi derseniz, benim
hissettiğim, önemli bir kısmı Atatürk’ü koruma kaygısıyla böyle bir tavır
sergiliyor. Yani bazı şeylerin ona zarar vereceğini düşündüklerini
hissettim. Bu belgeselde bunu da öğrendik. Hem de en yakınları aslında bir
şekilde onu perdelemenin, onun bazı yönlerini törpülemenin onu korumak
açısından daha iyi olacağını düşünmüşler. Dolayısıyla Atatürk’e zarar
gelmesin diye başlayan koruma çabası, bir tür örtbas etme çabasına dönüşmüş.
Ben artık 70. yıldönümünde bunlara gerek kalmadığını toplumun yeterince
olgunlaştığını ve Atatürk’ü her yönüyle tanımanın zamanı geldiğini
düşünüyorum. Onun için biraz o üstü çizilmiş satırların üstünü açmaya
çalıştık.”
Filmin yapım ve oyuncu kadrosunun bir özelliği çok dikkatimizi çekti.
Müziklerin, ünlü sinemacı ve besteci Goran Bregoviç’in imzasını taşıması çok
önemliydi. Üstelik Atatürk’ün çocukluğunu oynayan bir oyuncu da Yunanlıydı.
Bu yönden bakınca sanki o dönem Osmanlı İmparatorluğu’nun kozmopolit yapısı
filmin içlerine işlemişti. Dündar bu ğörüşümüzü şöyle yorumladı: “Goran
Bregoviç benim çok beğendiğim bir müzisyen. Müziklerini zevkle dinlerim.
Aynı toprakların insanları. Ona Atatürk ile bilgi verdiğimizde bize müthiş
bir müzik hazırladı. Üstelik Balkan müziğinin Atatürk’e çok uyacağını
düşündüm. Sonuçta Makedonyalı bir kişilik söz konusu. Yunanlı oyuncuya
gelince, karga kovalama sahnesi benim için önemli bir simgeydi. Selanik,
Langaza’da bu sahneyi çektik. O sırada parkta ailesiyle oynayan bir çocuk
gördük. İlk önce annesiyle konuştuk. ‘Biz Atatürk’ün belgeselini çekiyoruz
oğlunuzu oynatabilir miyiz?’ dedik. Yunanlı aile de buna çok mutlu
olacaklarını söylediler. Böylece Georgios’un eline bir tahta verdik ve
hayali kargaları kovalamasını sağladık. Aslında hiç bir canlandırmada
oyuncuların Atatürk’e benzemesi kaygısını duymadık. Zaten dikkat ederseniz
Atatürk’ün olgunluk dönemini oynayan Gökhan Akyüz çoğunlukla kameraya dönük
değildir. Önemli olan Atatürk’ün yazdıkları ve şimdiye kadar gün yüzü
görmemiş resimleri ve belgeleri ortaya çıkarmaktı. Mesela Atatürk’ün tek
gözünün yaralandığını daha önce çok az kişi bilir.

Filmdeki birçok sahne izleyiciyi şaşkınlığa uğratacak. Bunun yaratacağı
tepkiler de olacaktır. Nasıl tepkiler bekliyorsunuz dediğimizde Atatürk’ü
Koruma Kanunu’ndan bahseden yönetmen Can Dündar korkacak bir şeyi olmadığını
önemli olanın filmin içinde bulunan her öğenin Atatürk tarafından söylenmiş
ve yazılmış olması olduğunu söyledi.

Mustafa’nın gösteriminden sonra yapılan basın toplantısında Dündar Atatürk’ü
kısıtlı bir süre içinde anlatmanın rahatsızlığını duyduğunu söylemiş ve
“Denizin içine elinizi sokup koca kumsaldan iki avuç kum almak gibiydi bu
seçim. Filmde anlatamadığımız çok şey vardı” demişti. Ben de tersten bir
soru olsun diye “Filmde kullandığınız değil de, kullanmadığınız ve canınızı
yakan en önemli şey neydi diye sordum. “Babası ile ilişkisiydi” diye
cevapladı Dündar. “Annesiyle olan ilişkisini filmde işledik ama bence
Atatürk’ün karakterini çok etkileyen babasızlığını yeterince işleyemedik.
Bundan sonraki ilk işim bu olacak” dedi. Atatürk’ün aslında yalnız bir insan
olduğunu söyleyen Dündar özellikle erkek kardeşinin ölümünün onun üstünde
büyük etkisi olduğunu söyledi.

Yine filmde Atatürk’ün genç subay iken bile ordunun siyasete karışmaması
gerektiği fikrini söyledikten sonra Saray’a karşı bayrak açmasını nasıl
algılamamız gerektiğini sorduk. Çünkü bu soru Türk Silahlı Kuvvetleri’ni
anlamamız açısından da önemliydi. Sonuçta ordumuz duruşunu Atatürk’ün
fikirlerinin temelinde bulan bir yapıya sahip. Dündar bu yönden de Atatürk’ü
çok iyi anlamamız gerektiğini, onu korumak isteyenlerin yarattığı klişelerin
dışında fikirlerinin özüne inmemiz gerektiğini söyledi. Eğer saklanan bir
şey kalmazsa yanlış anlamaların da ortadan kalkacağını, Türkiye’nin ve
Atatürk’ün bunu hak ettiğini sözlerine ekledi. Sohbetimiz bittikten sonra
aynı sevgiyi ve ideali paylaştığımız Can Dündar’ın saklanarak kalabalıktan
kaçma çabalarını bıyık altından gülerek seyredip biz de o kalabalığın
arasına karıştık. Yüzlerce insanın arasında 70 yıl önce hayatını kaybeden
bir insanın gerçeklerini içimizde saklayarak otelimizin yolunu tuttuk.

++

Serdar Akbıyık
1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here