Geçtiğimiz senenin adeta “ödül avcısı” haline gelen filmi Parazit, Güney Kore’nin başarılı yönetmeni Bong Joon Ho tarafından kaleme alınmış. Filmin bir diğer senaristi ise yönetmenin daha önceki filmlerinde asistanlık yapmış olan Jin Won Han bulunuyor.

Güney Kore sineması son dönemlerde oldukça yükselişe geçmiş vaziyette. Oldboy (2013), Snowpiercer (2013), Hizmetçi (2016) gibi milenyum sonrası çekilen filmler bunlardan sadece birkaçı. Hatta bu üretken ülke kalitesini öylesine arttırmaya başladı ki Hollywood tarafından uyarlanmaya bile başlandı. Hollywood, Güney Kore’nin yaratıcı senaryolarını filme dönüştürmeyi, yine ABD merkezli büyük TV kanalları aynı senaryolardan dizi çıkarmaya yöneldiler.

Bong Joon Ho ise sinema kariyeri boyunca bir şeyler göstermeye çalışan bir yönetmen. Güney Kore kuşkusuz gelişmiş bir ülke fakat kapitalist düzenin hakim olduğu bu ülkedeki gökdelenlerin gizlemiş olduğu kenar mahalleler de bulunmakta. Getto adı verilen bu mahalleler elbette geçim derdi olan insanlardan oluşmakta. Ülkeye hakim olan sınıfsal eşitsizlik ise Ho’nun senaryosunun omurgası niteliğinde.

Adeta metropol haline gelen Seul’da bodrum katında yaşayan Kim ailesinin hayatı, evin oğlu Ki Woo’nun, Park ailesinin yanında çalışmaya başlamasıyla değişmeye başlar. Zira çeşitli entrikalar sonucunda Park ailesi çalışanları tek tek işten ayrılacak, yerlerine Kim ailesinin diğer fertleri alınacaktır. Fakat Park ailesi, yeni elemanlarının aslında aile olduğunu bilmeyecektir. Bu hikaye aynı zamanda bir durum komedisi doğurabilecek ve maceralı bir eğlenceye dönüşebilecekken film sınıfsal ilişkilere yönelik eleştirisinden bir an bile sapmıyor ve alt-üst ilişkilerine odaklanıyor. Park ailesi, bariz şekilde burjuvazinin temsilidir, oldukça varlıklıdır, ahlak kavramları gelenekselden uzaktadır, dış dünyadan bihaber yaşamaktadırlar. Kerem Akça’ya göre ise filmin eleştirileri yalnızca zengin-fakir eleştirisine yönelik değil ki köşe yazısında bu durumu “Parazit”te evin içinde bahçedeki çadırda yatma, sarılma, seks, diyaloglar ve daha nicesi ‘istila edenler’i sinirlendirmiyor. Sadece cep telefonu ışığı veya koku onları hareketlendiriyor. Bu da manidar bir android kuşağı eleştirisine kadar açılıyor” şeklinde açıklıyor.

Büyük balığın küçük balığı yuttuğu düzende Kim ailesi, malikanedeki varlıklarını garantiye aldıktan sonra evin gizli bir bodrum katı olduğunu keşfediyorlar. Bodrum katında kendilerinden önce de benzer durumda olan birini keşfettikten sonra tıpkı guguk kuşu misali o kişiyle de hummalı bir mücadeleye girişiyorlar.

Sınıfsal ayrımının, gelir adaletsizliğinin ya da sosyal eşitsizliğin sadece kavramsal olarak açıklanmadığı film bir yandan da iki sınıfın farklılıklarını ortaya koyabilmek için çeşitli olaylardan yararlanıyor. Evde düzenlenen parti, yenilen yemekler, burjuvazinin muhabbetleri ve zevkleri, mekanın kendisi gibi şeyler her iki tarafında gözünden anlatılarak bariz bir şekilde görülüyor. Dolayısıyla yaşanan benzer olayların iki sınıfta gösterdiği reaksiyonlar keskin bir çizgi ile ayırt edilebiliyor. Bu noktada film olabildiğince gerçekçi bir yorumlamanın peşinde. Alt sınıfın öfkesini ve her an patlayabilecek olduğu teorisini de finalde net bir şekilde görebiliyoruz. Bu da  Marx’ın “kapitalist düzenin kendisini yok edeceğine” yönelik teorisini olumluyor.

Mehmet Açar ise film hakkında ele aldığı yazısında filmi başka bir açıdan özetliyor: “Geçim ve hayat mücadelesi, bugünün dünyasında kişinin imajıyla ilgili bir mesele aynı zamanda…  Sınıfsal anlamda düşmüş olmak, belki de en kötü imaj… Bu nedenle hiçbiri gerçek kimliğiyle çıkamıyor Park ailesinin karşısına… Bodrum katında yaşayan yoksul aileden geldiklerini saklamak zorundalar. Aksi halde, Park ailesinin karşısına çıkıp o güzel ve büyük evde varlık göstermeleri mümkün değil. Hem küçümsenmemeleri gerekiyor, hem de egolarını bastırmaları… Dolayısıyla, “Parazit”te anlatılan sınıf mücadelesi, sadece ekonomik değil, psikolojik cephede de geçiyor…” Bahsi geçen bu mücadelede kullanılan “koku” metaforu ise belki de filmin en vurucu mesajı. Zira fakirler asla zenginler gibi kokamayacaklarını fark etmişlerdir ve statü bu noktada tekrardan devreye girer.

Filmin açılışından finaline kadar filmin türünün de birkaç defa değiştiğini söylemek mümkün. Yer yer kara mizah anlayışı ile dramatik bir havada ilerlese de filmin finaline doğru ciddi bir gerilim havası esmekte. Yaratılmış olan mekan da bu konuda çok başarılı şekilde kullanılmış ve bir ev üzerinden “emlak krizinin sonucunda ortaya çıkan ülkenin fotoğrafı” çekilmiş. Sonuç olarak 72. Cannes Film Festivali’nde jürinin “oybirliği” ile “Altın Palmiye Ödülü’nü” kazanmayı başardı. Akademi Ödülleri’nde ise hem “En İyi Film” hem de “Uluslararası Dalda En İyi Film” ödülünü kazanan film olmayı başardı. Kapitalizm eleştirisinin yanı sıra Güney Kore-ABD ilişkilerini de politik alt metin olarak kullanan film en başta Trump’ın sinirlerini bozmuş olacaktır ki Parazit’in başarısına ilk eleştiri kendisinden gelmişti. En İyi Senaryo ve En iyi Yönetmen Ödülleri’ni de aldığını unutmayalım. Film boxofficemojo.com verilerine göre 11.4 milyon$ gibi bir bütçeyle çekilmiş olup 257 milyon$ civarı bir hasılat elde etmiş. Box Office Türkiye verilerine göre ise 424 bin civarı kişi tarafından izlenerek 6.7 milyon₺ gelir elde etmiş. Fakat burada dikkat çeken bir nokta var. Film ilk hafta 100 salonda vizyona girerken hemen 2. haftasında 28 salona düşmüş ki bu süreçte filmi yalnızca 15 bin kişi salonda izlemiş. Fakat film 15 hafta sonra yani Oscar Ödülü’nü aldıktan hemen sonraki hafta 146 salonda tekrardan vizyona girerek 60 binden fazla seyirci tarafından izleniyor. Sinema salonlarımızın ve seyircilerimizin, ünvan sonrasında rağbet gösterdiğine mi işarettir? Tartışmaya açık…

Parazit Güney Kore sinemasının tarihine geçebilecek ve birçok topluma ışık tutabilecek bir film. Oyunculukları, senaryosu ve yönetmenlik başarısı ile nadide bir yapım ve her türlü taçlandırılmayı hak ediyor. Sinemada benzer temada onlarca film bulunabilir elbette ve listesini yapmaya kalksak bir hayli uzun sürer. Fakat Parazit yalnızca sinemanın değil sosyolojinin de malzemesi olmayı başarıyor ve üzerinde okuma yapılması gerekir.

erdinc bozkurt
3 Temmuz 1996 yılında Bodrum’da doğdum. Sinemaya olan merakım ilk olarak oyunculuk ve tiyatro ile başladı. Ortaokul yıllarımda televizyonda yayınlanan Çok Güzel Hareketler Bunlar adlı program, tiyatro skeçleri yazmama ve okulda oynamamda etkili oldu. Liseye geçtikten sonra yazdığım tiyatro skeçleri yerini film senaryolarına bıraktı. Her gün film izleyerek sinemalar.com da amatör yorumlar yazmaya başladım. Uşak Üniversitesi’nde Sosyoloji Bölümü okumaya başladım ve sinemanın toplumsal boyutlarını incelemeye başladım. Lisans Bitirme Tezi’mi “Sinemada Amerikan Milliyetçiliği: Süper Kahraman Filmleri Üzerine Değerlendirme” çerçevesinde ele aldım. Yüksek lisansa hazırlanmaktayım ve yüksek lisans tezimi, yaşadığım yer Bodrum’un geçmişten günümüze kültürel ve sinema mekanı açısından dönüşümü üzerine yazmayı hedefliyorum.

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.