Kelvin Tong’un son filmi The Faith of Anna Waters, ülkemizde 20 Mayıs Cuma günü 7. Gün ismiyle gösterime giriyor. Bu vesileyle işlerini yakından takip ettiğim Singapurlu sinemacının filmografisine şöyle bir bakalım istedim.

Kelvin Tong aslında hukuk bölümü mezunudur. Ancak kendi deyişiyle bir kaza sonucu kendini gazetede film eleştirileri yazarken bulur. 1995-1999 seneleri arasında Singapur’da İngilizce olarak basılan The Straits Times isimli gazetede eleştiriler yazarak sektörün içine girer. Bu arada ilk yönetmenlik tecrübesini, Jasmine Ng ve Sandi Tan ile beraber çektiği Moveable Feast (1996) isimli 13 dakikalık belgesel kısa ile yaşar. “Hemen her gün izlediğim Hollywood filmleri, Hong Kong filmleri, Tayvan filmleri, sonra bir ara çoğalan Tayland filmleri hakkında yazıyordum. Belli bir noktaya gelince bunu yapmaktan gına geldi. Niye hakkında yazacak Singapur filmleri yok diye isyan ettim. Bekledim, bekledim, o ara Jack Neo, Money No Enough’ı (1998) yazıp başrolünde oynadı. Singapur halkının filme karşı gösterdiği güçlü tepki, Singapur sinemasında rönesans dönemini başlattı. Biraz da bundan cesaret aldım ve ben de Singapur’a ait daha fazla hikâye anlatarak bu akımın içerisinde yer almak istedim. Film çekmeye böyle başladım.”

 

İlk uzun metrajlı filmi Eating Air’i (1999), Jasmine Ng ile beraber çeker. Bir ‘motosiklet kung-fu aşk hikâyesi’ (a motorcycle kung-fu love story) olarak tanımladığı film, ilgi ile karşılanır. “Birçok insan Singapur’da film yapmanın çok zor olduğunu söylüyor. Belli bir noktaya doğru bir tespit çünkü film endüstrimiz daha çok genç. Ama daha geniş açıdan bakarsak Singapur’da çalıştığım için kendimi çok ayrıcalıklı ve şanslı hissediyorum çünkü çok fazla film yapılmadı. Sadece şöyle bir etrafıma baktığımda bile henüz filme alınmamış bir sürü şey ilham verebiliyor. Örneğin Los Angeles’ta yaşıyor olsaydım, filmime malzeme bulmak için çok daha fazla uğraşmam gerekirdi.”

 

Kelvin Tong’un sıradaki filmi The Maid (2005), Singapur’un ilk korku filmi olarak lanse edilir ve gişe rekorlarını alt üst eder. The Maid ile yerel başarıyı yakalayan Tong, filmini festivallere gönderir. 2006 yılında European Fantastic Film Festival Federation tarafından en iyi Asya Fantastik filmi seçilir.

 

The Maid, Filipinler’den Singapur’a bir ailenin yanında hizmetçi olarak çalışmak için gelen Rosa’nın başından geçen doğaüstü olayları anlatıyor. Daha çok Çin’de yaygın olan ama diğer Asya ülkelerine de sirayet eden, ay takvimine göre yedinci ayın Aç Ruhlar Ayı (Hungry Ghosts Month) olduğu inanışı Singapur’da da yaygındır. Bir ay boyunca insanlar evlerinin önüne ruhların yemesi için yiyecekler bırakır, saygı ifadesi olarak tütsüler ve kâğıtlar yakar. Evin hanımı Bayan Teo, bu hassas zamanda ruhları rahatsız etmemesi için uyarıda bulunur. Bir Hristiyan olarak bu değişik inanışı yadırgayan Rosa, farkında olmadan evin önünde gördüğü yakılmış kâğıtları süpürmeye başlar ve istemeden de olsa ruhlara karşı bir saygısızlık yapmış olur. Rosa, bir yandan kendisine dadanan ve gayet sinirli görünen ruhlarla mücadele ederken, diğer yandan da kendinden önceki hizmetçi Esther’in gizemli kayboluşunun sırrını çözmeye uğraşır. The Maid, popüler hayalet filmlerindeki klişelere uygun davranarak kendi özgün yapısını kurmaya çabalıyor ama bunu bütünüyle başardığını söylemek güç. Evet, Singapur’dan çıkan ilk korku filmi olması dolayısıyla önemli, evet, düşük bütçesine rağmen eli yüzü düzgün bir görüntü çiziyor ama sonuç olarak vasatı aşamıyor. Ancak bazı sekanslar, Tong’un yetenekleri konusunda bariz ipuçları barındırıyor.

 

Lars von Trier’den Stephen Chow’a kadar uzanan geniş bir yelpazedeki sinemacılardan etkilendiğini beyan eden Kelvin Tong, kardeşi Leon Tong ile beraber 2007 yılında Boku Films yapım şirketini kurarak, projelerini daha bağımsız olarak üretme yolunda önemli bir adım atar. “Hala işimi öğrenme aşamasındayım. Bir gazeteci olarak filmler hakkında konuşmak başka bir şey ama iyi bir film ile kötü bir film arasındaki farkı belirleyen birçok kararın, sıklıkla birkaç saniye içinde, monitörün önünde alınması büyüleyici bir olay.”

 

Düşük bütçeli filmi ile beklemediği bir başarı kazanan Tong, Singapur’da çektiği iki komediden (Love Story, 2006 ve Men in White, 2007) sonra, Hong Konglu yapımcıların da desteği ile Hong Kong’da, benim çok sevdiğim Rule Number One’ı (2008) çeker. Yeterli bir bütçe ve daha kaliteli oyuncular ile neler yapabileceğini herkese gösteren Kelvin Tong, artık Uzakdoğu sinemasına düşkün bünyeler için tanıdık bir isim haline gelir.

 

Kabaca X-Files tadında bir film diyebileceğim Rule Number One, genelde Hong Kong yapımlarında sıkça karşılaşılan türler arası dalgalanmalara benzer bir seyir izliyor. Polisiye, korku, gerilim ana türleri arasında diğer örneklere nazaran daha ustaca dans eden film, yer yer kara filmlere göz kırpmayı da ihmal etmiyor. Hem Batıdan, hem de Doğudan birçok önemli filme lezzetli göndermelerde bulunuyor. Özellikle Bande à part’a (1964) bariz bir gönderme olan dans sekansı, en az Simple Men’deki (1992) kadar başarılı.

 

Bu arada Kelvin Tong’un The Maid’den önce (2004-2005 yılları arasında) çektiği başka bir korku filmi ortaya çıkar. Zamanında sinemalarda gösterime giremeyen 1942 isimli film, DVD olarak basılır ve satışa sunulur. Singapur / Japonya ortak yapımı film, 1942 senesinde, İkinci Dünya Savaşı sırasında geçiyor. Kuala Lumpur açıklarındaki ormanlık alanda, birliklerinden ayrı düşen, farklı rütbelerdeki beş Japon askerinin geri dönme çabasını anlatan film, kasvetli atmosferi ile ilgi çekse bile ağır temposu ve fazla tekrara düşmesi nedeniyle sıkıcı olmaktan kurtulamıyor. Hiç de fena olmayan bir finali olmasına rağmen, Tong’un iyi filmlerinden biri sayılmaz.

 

2010 yılında Singapur’un ilk aksiyon-gerilim filmi olarak lanse edilen Bang fei‘yi (Kidnapper) yönetir. Güney Kore, Japonya ve Hong Kong gibi oturmuş bir sinema endüstrisine sahip ülkelerin, başından sonuna kadar aksiyon yüklü, bol patlamalı, durmak bilmeyen kaçma kovalamalara ev sahipliği yapan, yüksek bütçeli filmlerine nazaran daha sade bir görüntüye sahip Kidnapper, türün duygusunu yakalamak için bütün bunlara ihtiyaç olmadığını ispatlamaya girişiyor. “Gerçekçi olmak adına işin aksiyon kısmından çok gerilim tarafına eğilmeye mecburdum çünkü burada, Singapur’da insanlar ellerinde makineli tüfeklerle sağda solda koşturmuyor.”

 

“Yabancı filmlerle kıyaslarsak biz çok daha az para kazanıyoruz. Seyirci önüne çıkan her filmimiz yeni bir meydan okumadır, sonuçta biz sinemacılar da bir vakum içinde, hayattan yalıtılmış bir şekilde yaşamıyoruz. Seyircinin de bizle beraber geliştiğine inanıyorum. Yaptığımız filmler, örneğin Hollywood’un gişe canavarları gibi olmayabilir ama seyirciye özel bir şey sunuyoruz. Eğer seyirci desteği büyürse, Singapur’daki sinema endüstrisi de beraberinde büyüyecektir. Ancak bu şekilde uzun soluklu bir süreklilikten bahsedebiliriz. Seyirci desteğinin çok önemli olduğunu düşünüyorum.”

 

Sonrasında birçok yerel şarkıcıyı ve şöhretli ismi bir araya toplayan, geniş bir kadroya sahip It’s a Great, Great World (2011) isimli komedi filmini çeker. Birkaç yıl film yönetmeyen Tong, Singapurluların günlük hayatlarından kesitler sunan ve yedi ayrı yönetmenin birer bölüm yönettiği 7 Letters (2015) isimli antolojide yer alır. Antoloji, 1965 yılında Malezya’dan ayrılarak bağımsızlığını ilan eden Singapur’un ellinci yıldönümünü anmak adına, ülkenin önde gelen sinemacıları tarafından hazırlanmıştır.

 

Nihayetinde Hollywood’lu yapımcıların da dikkatini çekmeyi başaran Kelvin Tong, bu sene Singapur / ABD ortak yapımı bir korku filmiyle karşımıza çıkar: The Faith of Anna Waters. Başta da söylediğim gibi ülkemizde 20 Mayıs Cuma günü 7. Gün ismiyle gösterime girecek olan film, kardeşinin gizemli ölümünü araştırmak için Amerika’dan Singapur’a gelen, genç ve başarılı gazeteci Jamie’nin başından geçen doğaüstü olayları konu ediyor. Filmin nasıl olduğunu görmek için biraz daha beklememiz gerekiyor. Yazıya Kelvin Tong’un nasıl bir sinemanın peşinde olduğunu açıkladığı sözlerle son verelim.

 

“Bir derdi olan iyi bir film ile ticari başarının birbirini dışlayan iki ayrı öğe olduğunu düşünmüyorum. İyi bir filmin para kaybetmekle lanetlendiğine ya da tamamen ticari bir filmin gişe başarısının garanti olduğuna inanmıyorum. Bence sinemacılar için turnayı gözünden vurmak demek, birçok insanın izlemek isteyeceği zeki bir film çekmek demektir. Buna örnek gösterebileceğimiz birçok film var; örneğin Oscar ödüllerinin yabancı film kategorisine bakın: Amelie, City of God, Trainspotting, The Full Monty. Bunlara sinema endüstrisinde küçük ‘sleeper’lar (beklenmedik bir başarı kazanan film) denir. Bunlar küçük filmlerdir, bu filmlerin derdi yok diyemezsiniz, aksine tonlarca derdi vardır ve bir sürü ödül kazanmıştır. Bu filmlere gişede battı da diyemezsiniz çünkü bütçelerini defalarca katlayacak kadar para kazanmışlardır. İşte hedeflememiz gereken budur.”

 

Not: Tırnak içerisinde verilen kısımlar çeşitli Kelvin Tong röportajlarından derlenmiştir.

 

Murat Kızılca

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.