Sinema hayatına kısa filmlerle başlayan İspanyol yönetmen Guillermo del Toro, kuşkusuz günümüz fantastik sinemanın en öne çıkan isimlerinden birisi.

Çocukluk dönemlerinde zor zamanlar geçirmiş olan del Toro 1986 yılında kurduğu ilk film prodüksiyonu ile sinema dünyasına adım attı. Makyaj konusuna karşı özel bir ilgisi olan del Toro The Exorcist’in makyaj uzmanı Dick Smith’ten makyaj ve efekt üzerine dersler alarak kendisini geliştirdi. 10 yıl kadar makyaj uzmanı olarak çalıştıktan sonra sinema dünyasına girmeye karar veren del Toro kariyerine kısa filmler ile başladı.

Özellikle 2006’da çektiği Pan’ın Labirenti ile tür açısından tüm dünyaya kendisini tanıtmış oldu. Öncesinde çektiği pek çok korku filmi ile büyük bir kesim tarafından tanınsa da onu esas sıçrayışını Pan’ın Labirenti ile yaptığı bir gerçek. O halde hayal gücü sınırsız bu usta yönetmenin ilk filmlerinden son filmlerine doğru bir zaman yolculuğuna çıkalım.

 

İlk yıllar ve Cronos

1986 – 1989 yılları arasında 5 bölümünü üstlendiği televizyon için çekilen fantastik korku serisi Hora Marcada’yı saymazsak del Toro’nun esas uzun metrajlı macerası 1993 yapımı Cronos ile oldu. İleride yönetmenin has oyuncularından birisi haline gelecek Ron Perlman ile çalışan usta yönetmen bu filmde 1500’lü yıllarda bir simyacının ölümsüzlüğü çare amaçlı bir alet geliştirmesi, ve yıllar sonra bu aleti bir antikacının bulması ile gelişen olayları aktarmıştı. Film korku temalarından beslense de yer yer komedi unsurları –ki Perlman’ın bunda etkisi büyük- parçaları ile keyifli bir seyirlik sunmuştu. Del Toro’nun filmlerine has o renk dokusunu, makyajlardaki estetiği ilk olarak bu film ile tanıma fırsatı yakalamış olduk. Karşımızda genç bir Hellboy ile korku / komedi sularında bizi orta şeker bir tatta dolaştıran del Toro asıl sıçrayışını ise hiç kuşkusuz bir sonraki çektiği 1997 yapımı korku filmi Mimic ile yaptı.

 

Korku sahasına çıkış : Mimic

Böceklerden bulaşan bir hastalığın çocukları öldürmesi üzerine bilim adamları hamam böceklerinin geniyle oynayarak diğer böcekleri öldüren bir tür yaratırlar. Normalde 1 yıl yaşayabilme özelliği olan bu türün canavar bir ırka dönüşmesi akabinde ise işler kontrolden çıkmıştır. İnsanoğlu artık bir tehlike ile karşı karşıyadır. Guillermo del Toro’nun yine kendine has kullandığı renk tonlarını gördüğümüz film genlerle oynamanın tehlikesine dikkat çektiği aşikar. İnsan ırkının sağlığını koruyabilmek için başka bir ırkın genetiği ile oynamanın doğa dengesi açısından ne vahim sonuçlar doğurabileceğini de göstermiş oluyordu. Her ne kadar daha sonra devam filmleri çekilmiş olsa da Mimic’in ilk filmindeki özgünlük korunamadığından çıkış noktası kadar ses getiremedi.

 

 

 

İspanya İç Savaşı ve Hayaletler

İspanyol yönetmen daha sonra filmlerine İspanya’da 1936’da başlayan ve 3 yıl süren, neticesinde acı kayıplar yaşanmış iç savaşı da dahil etmiş, her ne kadar korku ve fantezi süslü olsa da filmlerinde bu konuya dair söyleyeceklerini dile getirmişti. Bunlardan ilki ise oldukça büyük beğeni toplayan ve tür açısından önemli bir yerde duran 2001 yapımı The Devil’s Backbone’dur.

Aynı zamanda filmin senaristleri arasında da yer alan del Toro İspanya’da yaşanan bu acı süreci bir hayalet hikayesi ile aktarmıştı. İspanya’daki iç savaştan kaçan ufak bir çocuğun yetimhanedeki zorlu günlerini anlatan film bir de yetimhanede ölmüş bir çocuğun huzursuz ruhu ile aklımızı başımızdan alıyordu. Yetimhanede sıkışmış çocuklar, öğretmenleri, bakıcıları ile aralarındaki ilişki dışarıdaki savaştan da pek farklı değildi. İyiler, kötüler, merhametli olanlar, çıkarı için her şeyini feda edebilecekler adeta zamanın İspanya’sındaki farklı düşünceleri bir araya toplamıştı. The Devil’s Backbone, del Toro’nun hem siyasi kişiliğini hem de fantezi/korku türündeki farklı bakış açısını ortaya koyan ilk film özelliğine sahip. Bu nedenle yönetmenin filmografisinde oldukça önemli bir yerde. Ayrıca bu film ile tarzını oturttuğunu söylemek bile mümkün. Keza sonra ister gişe filmi yapsın ister türde devam etsin kendisini belli edecek detayları ile dikkat çekecekti.

 

Vampir dünyasına del Toro dokunuşu: Blade 2

Stephen Norrington yönetmenliğinde çekilen ilk Blade filmi gişede büyük başarı sağlamış, vampir formatına getirdiği yenilik ile popüler kültürde de kendisine sağlam bir yer bulmuştu. Gündelik yaşamında da sansasyonel olayları bir türlü bitmeyen aksiyon yıldızı Wesley Snipes, siyahi vampir avısı olarak (ayrıca bizzat vampir) arz-ı endam etmişti. Gişedeki bu filmin başarısı tabii ki devam filmleri ile taçlandırılacaktı. İkinci film için yönetmen koltuğuna düşünülen isim ise Guillermo del Toro’dan başkası değildi.

Vampirler dünyasına aslında ilk uzun metrajlı filmi Cronos ile aşina olan yönetmen bir de buna aksiyon ekleyerek ortaya sürükleyici bir devam filmi çıkarıyordu. Yine bir vampir filmi olan Cronos’ta ve daha sonra Hellboy serilerinde beraber çalışacak olduğu Ron Perlman’ı da ekibe katan del Toro kimilerine göre ilk filmden daha iyi bir iş çıkartmıştı. Her ne kadar del Toro’dan sonra Blade serisinin ivmesi yerlerde sürünse de başarılı devam filmleri kategorisine imzasını bırakıyordu.

 

Çizgi romandan beyazperdeye: Hellboy

 

Vampirler dünyasından çıkan usta yönetmen kendisini bir anda bir çizgi roman uyarlaması olan Hellboy’un eğlenceli dünyasına kaptırıyordu. Artık karakterle özdeşleşmiş olan Ron Perlman ile üçüncü kez çalışan del Toro kendine has üslubunu bu çizgi roman uyarlamasında bile hissettiriyordu. Kamera açıları, kurgu, renk tercihleri ile tıpkı bir The Devil’s Backbone tonunu hissettiriyordu. Nazilerin açtıkları boyut kapısından gelen küçük Hellboy tabii ki büyüyecek ve kötülüklerle mücadele edecekti. Karaktere hayat veren Ron Perlman hem eleştirmenlerden hem de çizgi roman hayranlarından tam not alırken del Toro’da bu işten alnının akıyla çıkıyordu.

 

Gerçek zamanlı fantezinin zirvesi : Pan’ın Labirenti

Guillermo del Toro filmografisindeki tüm filmlerin ayrı bir özelliği, niteliği ve ayrıcalığı olsa da hiç kuşku yok ki Pan’ın Labirenti (Pan’s Labyrinth) 2006 senesine damgasını vurmakla kalmamış dramla fanteziyi, savaş alt metinleri ile birleştirerek bir başyapıt haline gelmişti. 3 Oscar ile taçlandırılmış bu başyapıt yine del Toro’nun ispanya iç savaşının etkileri üzerinden fantastik bir hikaye sunuyordu. Tıpkı The Devils Backbone’da olduğu gibi küçük bir çocuğun gözünden tanık olduğumuz olaylar 1944 yılında İspanya İç Savaşı’nın etkilerinin sürdüğü yıllarda geçiyordu.

10 yaşındak Ofelia’nın hasta annesi ile birlikte asker olan üvey babasının yanına taşınması ile başlayan olaylar, evin hem bir karakol niteliğinde olması hem de bahçesinde fantastik bir labirenti barındırması ile ilginç bir hal alıyordu. Küçük Ofelia’nın labirent içerisinde tanıştığı Pan adındaki bir yaratık, küçük kızın yaşamını değiştirmekle kalmıyor, İspanya İç Savaşı’nın etkilerini sürreal bir şekilde seyirciye yansıtmayı ihmal etmiyordu. Tıpkı The Devils Backbone’daki gibi gerçekçi bir siyasal arka plana dayanan ve bu gerçek arka planla fanteziyi harmanlayan film aynı yıl pek çok festivalde ödülleri silip süpürmüştü. Aynı zamanda box office’teki başarısı ile Guiness rekorlar kitabına da geçtiğini belirtmekte fayda var.

Oyunculuklar, kurgu ve mizansen olarak tek kelime ile kusursuz denebilecek film Guillermo del Toro’nun adeta zirvedeki yerini almasına neden olmuştu. İspanya İç Savaşı’nı böylesine muazzam bir fantastik bir dünya ile birleştirmek yönetmenin kendisine has bir özelliği olarak kabul edilebilirdi.

 

Hellboy’a dönüş

Pan’ın Labirenti ile adeta zirvesini yaşayan İspanyol yönetmen 2008’de yeniden Hellboy için kolları sıvadı ve devam filmi için kamera arkasına geçti. Yine yoldaşı Ron Perlman ile yola devam eden del Toro ilk filmin kalitesine fazlasını katarak leziz bir uyarlama ortaya koydu. “Öteki” kavramına (tıpkı X-Men serisinde olduğu gibi) değinen usta yönetmen ötekinin yalnızlığı ve anlaşılamaması gibi temalara odaklanarak bir kahramanın insanlar içerisinde sırf farklı göründüğü için nasıl yadırgandığına, onlara yardım etse dahi onlardan biri olamadığına dikkat çekiyordu. Ağır bir makyaj ile Ron Perlman yine süper kahraman Hellboy’u başarılı bir şekilde canlandırırken filmin geri kalan oyuncuları da filme yeniden dahil oluyordu. İlk defa Marvel veya DC bünyesinde olmayan bir çizgi roman uyarlaması böylesine büyük bir başarı yakalamış oluyordu. Hayranlar ise uzun zamandır senaristliğini de üstlendiği bu çizgi roman uyarlamasının ise bir üçleme ile taçlanmasını bekliyorlar. Her ne kadar Perlman artık bu rol için yaşlandığı demecini vermiş olsa da del Toro’nun hatırını kırmayarak sete geri dönecek gibi görünüyor. Eh dile kolay yıllarca süren bir dostluk onlarınki.

 

İspanyol yönetmen 5 yıllık bir aradan sonra bir blockbuster filmi ile, Pasifik Savaşı ile beyazperdeye geri döndü. Fantezi ve korkunun yanına bir de bilim kurgu ekleyen yönetmen bu sefer kadrosuna Ron Perlman’la birlikte Idris Elba, Charlie Hunnam gibi aktörleri katarak macera dolu bir film ortaya çıkarmıştı. Başka boyuttan gelen Kaiju adlı devasa yaratıkların dünyayı ele geçirmeye çalışmaları ve onlara karşı üretilen robotların mücadelesini anlatan yapım gişede büyük başarı yakaladı. IMAX ve 3D olarak piyasaya sürülen filmin dünya çapındaki gişesi oldukça başarılı oldu ki devam filmi için del Toro ve ekibi şu sıralar harıl harıl çalışmaya koyuldular.

 

Yapımcı del Toro ve yeni projeleri

 

Guillermo del Toro sadece yönetmeni olduğu filmlerle değil, yapımcı olarak yer aldığı filmlerle de adından sık söz ettiren bir yönetmen. Bunlardan en popüleri kuşkusuz The Hobbit serisi. Kendisi senaryoya da katkı sağlamakla beraber efsane serinin tüm sürecinde etkin rol oynamıştır. The Hobbit’in yanı sıra başarılı korku filmleri Mama, The Orphanage, Don’t Be Afraid of the Dark, Julia’s Eyes gibi filmlerin mutfağında da bazılarında yapımcı, bazılarında senarist olarak bizzat kendisi bulundu.

2014’te başlayan The Strain adlı televizyon dizisi ve geçtiğimiz haftalarda vizyona giren Crimson Peak ile şu sıra gündemden düşmeyen başarılı İspanyol yönetmenin yoğunluğu bitmek bilmiyor. Viyon tarihi henüz belli olmayan bir Pinokyo uyarlaması olan Pinocchio’nun senaryosu emanet edilen del Toro, ayrıca Pasific Rim’in ikinci ve Hellboy’un üçüncü filmi için çalışmalarını sürdürüyor. Bizler ise fantastik dünyanın vizyonu geniş başarılı İspanyol yönetmenin yeni projelerini merakla bekliyoruz.

 

 

Egemen Tokatlıoğlu
1981 İzmit doğumlu. Filmlere olan ilgisi 80’lerde eve video girmesi ile başladı. 80-90’ların akla kazınan kült filmlerini repliklerine kadar ezberledi. Korku, bilim kurgu ve fantastik türüne ayrı bir ilgisi vardı. 8 yaşında beyazperde ile ilk tanışmasından sonra sinema vazgeçilmez tutkusu oldu. Aynı zamanda bilgisayar, atari oyunları ve çizgi romanlarla içli dışlıydı. Commodore 64’ü ile sabahlara kadar oyunlar oynadı.Taşınmalar nedeniyle İzmit, Ankara ve Isparta’da farklı okullarda ilköğretim ve liseyi tamamladı. Üniversitede Turist Rehberliği bölümünü bitirdikten sonra çok istediği Radyo, Televizyon ve Sinema bölümünde yüksek lisans yaptı. Korku sinemasına olan düşkünlüğü nedeniyle yüksek lisans tezini “1960-1990 Yılları Arasında Amerikan Korku Sinemasındaki Muhafazakârlık” üzerine yazdı. Amerikan korku sinemasının dönemin toplumunun psikolojik,ahlâki ve siyasi yapısına nasıl ayna tuttuğunu inceledi. Pek çok kurumsal firma, haber sitesi, dergide içerik yazarlığı ve editörlük yaptı. Şu anda hala metin yazarlığı ve editörlük yaparken aynı zamanda bazı online platformlarda, basılı dergilerde sinema yazıları, eleştiriler yazıyor, özel dosyalar hazırlıyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.