Kathryn Prescott as Carter Stevens and Alex Saxon as Max in the MTV series FINDING CARTER.

Finding Carter’ı izleyince neden bizdeki gençlik dizilerinin yetersiz, absürt ve suni olduğunu anlamak kolaylaşıyor. Çünkü gençlik ve çocuk edebiyatımız, ve devamında gelen tüm yazın ve görsel sanatlarımız da müthiş bir abartı, savsaklama ve gizli bir küçümseme hissediliyor.

Yaşı küçük olunca aklı ve duygusu da küçük olur sanılıyor. En iyisi konuyla ilgili Cemal Süreya’nın müthiş yorumundan faydalanmak galiba. Usta çocuk edebiyatımızı şöyle özetliyor; “niçin çocuk romanı olsun, çocuk politikası var mı ya da çocuk belediyesi? Çocuklar henüz ekmeğe epe diyorsa, ona kalkıp “epe” diye söz etmeyelim ekmekten. O zaman “epe” den ekmeğe geçiş süresi uzar ya da hiç değilse biz uzamasını istiyoruz demektir, çocuk edebiyatı budur “Çocuğun baştan aşağılanması.”[1] Çocuk edebiyatı olmayınca gençliğe, ergenliğe gelinemiyor haliyle ve tabii dizilerimiz de uydurmasyon şişirmelerle şişiriyor. Oysa ülkemizde genç kuşağın psiko-sosyal, estetik, edebî vd. temel ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik edebiyat, sinema ve dizilere duyulan ihtiyaç ve açlık ortadadır. Örneğin Med Cezir gibi adaptasyon bir dizinin genel yapıyla hiç örtüşmeyen içeriğe rağmen çok izlenmesi gösteriyor ki gençlik kendi sorunlarını, endişelerini ve hayallerini dışa vuran yapımlar istiyor. Alıcısı hazır bekleyen bir kitle var ve ne yazık ki bu kitle hep yanlış, eksik, uyumsuz ve özensiz sözde gençlik yapımlarıyla kirli işlere mecbur ediliyor. Ne var ki çocuk, ergen ve gençlik yapımları da büyükler için gösterilen büyük özeni, titiz çalışmayı ve derinlikli analizleri hak ediyor ve bekliyor artık. İşte Finding Carter gerçekçi bir konuyu dozunda, estetik, yoğun ve derin işlerken eğlenceli, sürükleyici ancak içeriği zedelemeden çalışmasının dersini veriyor adeta. Bu uzun girizgah ve dertleşmeden sonra buyurunuz dizinin kısaca tanıtımına…

Finding Carter 16 yaşında bir genç kızın 3 yaşındayken kaçırıldığını öğrenmesi, kendisini büyüten ve çok sevdiği kadının gerçek annesi olmadığını öğrenmesiyle başlıyor. Genç kız yıllardır kendisini arayan ailesine veriliyor. Polis bir anne, yazar bir baba, sevgi dolu ikiz kız kardeş ve erkek kardeşe sahip olmanın şoku ve adaptasyon süreci konu ediliyor. Carter kendisini büyüten anne saydığı kadını ararken, yeni okulu, odası, arkadaşları, aniden sahip olduğu koskocaman ailesini de sevmeye başlıyor ancak 16 yaşında asi bir genç kızın gireceği tüm bunalımlara da giriyor.

Aslında son derede trajik ve gerçekçi bir konusu olmasına karşın konunun hiç sömürülmemesi diziyi farklı ve özel kılıyor. Bol gözyaşı sahnelerine gebe gelişmeler her bölümde dengeli, mesafeli ve seyircinin duygusu kanırtılmadan verildiği için Finding Carter çok başarılı ölçüsü nedeniyle incelenmeyi hak ediyor. Özellikle ülkemizde adaptasyon diziler dahil hepsine bolca enjekte edilen suni gözyaşları bıkkınlık verecek kadar çoğalmışken! Bizde önce inandırıcılığı çoktan tükenmiş sahte dramlar oluşturulur, sonra her oyuncudan uydurulan trajediye denk bir performansla ağlaması beklenir. Öyle ki kim daha iyi oyuncu sorusuna cevaben en iyi ve en uzun ağlayabilen yanıtı verilebilir. Oysa Finding Carter’da tam 13 yıl kızını arayan ve sonunda bulan bir annenin kızına kendini sevdirme çırpınmaları, hayal kırıklıkları ve kendi iç çatışması ağlamadan veriliyor. Üstelik duygusundan ve inandırıcılığından hiçbir şey eksilmiyor.

Ailenin tüm fertlerinin yaşamını altüst eden yeni bireyin eve girişi hepsinin içinde farklı değişimlere ve sancılara neden oluyor elbette. İkizinin kıskançlık ve hayranlık arasındaki gelgitleri metne bir başka ergen gözüyle bakma imkanı veriyor. En küçük kardeş ise kendisinin Carter’ın yerine boşluğu doldurmak için doğurulduğunu söyleyen sevimli, biraz yaralı ve sakin bir çocuk profiliyle ön ergenlik yaşındaki bir sürü genç profilinin özelliklerini mükemmel taşıyor. Çocuk perspektifiyle dünyanın nasıl algılandığı bu karakter sayesinde net ve temiz bir dille aktarılıyor. Ancak tüm kardeş ilişkilerine alabildiğine yedirilecek vicdan muhasebeleri ve elbette bol gözyaşı sahnelerine gerek duyulmuyor!. Bir gençlik dizisinden beklenen netlikte, direkt, kısa ve enerjik ifadelerle genel duygu sağlamlaştırılırken trajediyi büyütmeye gerek duyulmaması metni rahat ve özgür kılıyor. Hatta ortada sinsi bir babanın gizli planları varken bile arkadan korkunç müzikler, ürperten çekim açıları ya da metin köpürsün diye inadına saf bir eş konulmaması ayrıca seyir keyfi veriyor.

Carter’ın kaçırılmasını hikaye olarak yazan babası David, kızının bulunması ve eve dönüşünü de gizlice kaleme alıyor. Ailesinden habersiz yayıncısıyla anlaşıyor ve ev içinde olup biten tüm çatışmaları not edip kızının yaşamını kendi kariyeri için satmaya hazırlanıyor. İlk beş bölümde David’in aslında ne kadar hevesli olursa olsun bir o kadar da çıkmazda ve borç batağında buna mecbur kalmanın sıkıntıları içinde olduğu da inceden görülüyor. Elbette metnin genelindeki sessiz ve küçük ipuçları David’in çatışması için de geçerlidir. Carter’ın öz annesi Elizabeth çok güzel bir polis memuru olarak sert, kuralcı, zamanında kızı kaçırıldığı için obsesif ancak çocuklarına karşı sevgi dolu bir kadındır. Carter bulunduğunda boşanma arifesinde olan Elizabeth bu kararından vazgeçip ailesini bir arada tutmaya karar veriyor. David ve Elizabeth’in ebeveyn ve eş sorumluluklarındaki işlevlerinin sürekli yavaştan kayarak değişime uğraması evlilik kurumuna, ana baba ve sevgili olma rollerinin dayattığı baskıya ilginç ve sürükleyici pencereler açıyor.

Sonuçta aşırı duygusal yoğunluklara bel bağlamadan neredeyse ilmî ve metodik bir üslûpla işleyen metin bu yüzden keyifli bir gençlik dizisi nasıl olmalıdır sorunsalına cevap niteliğinde izlenilebilir.

[1] http://www.egitim.aku.edu.tr/ipsiroglu0.htm

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.