Kaan Müjdeci ilk uzun metrajlı filmi Sivas’la bir andan dikkatleri üzerine çekti. Sivas aslı bir köpeğin üzerinden çocuk ve büyük dünyasındaki vicdan olgusunu sorgulayan Müjdeci ile ilginç bir röportaj yaptık. Buraya taşımadığımız çok şey oldu dobralık bazında! İyi okumalar

Banu Bozdemir

Festivalleri samimi buluyor musunuz?

Ben daha ilk festivalime katılıyorum, yurt içindeki festivalleri soruyorsunuz sanırım. Genelde izleyici olarak yurt dışındaki festivallere katıldım. Dolayısıyla bilmiyorum ama ülkedeki her şey ne kadar samimiyse o kadardır. Birbirlerine bağlı şeylerdir. O konuda şu festival samimiyetsiz şu samimi diyemem. Benim için ayrıca samimi olan filmlerin samimi olmasıdır. (gülüşme) Festival bir araç yani amaç değil.

Önce belgesel çekiyorsunuz oralarda, sonra kurmaca da çekmek istiyorsunuz aynı konuyla ilgili…

Tam tersi, senaryo bitmişti. Bittikten sonra ön araştırmalar için gittim.

Benim aklımda yanlış kalmış o zaman ya da öyle okusum diye hatırlıyorum…

Yok hayır, film biraz belgesel algısı yarattığı için öyle geliyor olabilir ama hiç de belgeselle alakası yok. Hazırlık çalışması olarak çektiğim görüntülerden belgesel yaptım…

Yok filmin belgeselle alakası bence. Köpeklerle olan iletişim kısmına gelelim. Daha öncesinde köpeklerle bir iletişiminiz var mıydı?

Köpeklerden ve özellikle de dövüş köpeklerinden çok iyi anlarım. Çünkü onları araştırdım, çalıştım. Tanıyorum yani köpekleri.

Şimdi filme hayvanseverler tarafından tepki geldi. Böyle tepkilerin olması güzel tabii, tepkisel bir toplum olalım. Ama bir yandan da siz bu görüntüleri gösterdiniz diye olan bir şey yok, zaten hayvana eziyet ve şiddet var toplumlarda. Bu anlamda bu tepkileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Böyle olması hayvanlara eziyet edecek insanların, bu tip filmler çekecek insanların dikkatli olmasını sağlayacak. Bu çok pozitif bir şey. Negatif olarak görmüyorum. Ben hayvanlara eziyet etmediğimi, çok düzgün şekilde ve gerektiği gibi onları oynattığımı düşünüyorum. Bir çocuğa sette nasıl davranıyorsam, ya da bir yetişkinden ne talep ediyorsam köpeklerden de bunu talep ettim, bunun aksini talep etmedim. Bunun da kanıtları mevcut. Bunlar ancak sorulduğunda ortaya çıkacak şeyler. Amatörce bulduğum hiçbir şey bilmeden küfür ve hakaret içeren konuşmalar yapan insanlardır. Benim problemim o yüzden hayvan severlerle değil, düşünmeden tepki verenlerle!

Mesela bazı filmlerde bu benim düşüncem tabii, kendi içindeki bir duyguyu tamamlamak için hayvan kesimi gösterir, filme olan duygusunun mutlaka bir açıklaması vardır ama izleyene geçmez çoğu zaman bu. Sizin filmin akışı zaten bunun üzerine. Bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?

Olsa da olmasa da olur sizin fikriniz. Bunu yönetmene sormak lazım, belki onun için çok önemlidir o. Sizin için önemsiz görünen şeyin benim için hayati önemi olabilir. Ben kişisel sinema yapan biriyim. Duygularım ön planda, insanlar ne düşünür diye film yapmıyorum. Oradaki kan görünecekse, görünmesini istiyorsam olsa da olur olmasa da olur olmaz. Ben böyle tavırlar yüzünden yapımcılarla bile çalışmadım. Küçücük bir sahneyi çekmeyelim maliyeti şu kadar olur. Olmaz, ben çekerim.

Ama sonra yapımcı buldunuz? Yeni Sinemacılar?

Hayır bulmadım. Yeni Sinemacılar’ın hepsi beni destekleyen arkadaşlarım. Danışmanlar.

Hala bağımsızsınız yani?

Aşırı bağımsızım. (gülüşme)

Peki filme ödenek alındı mı?

Alındı tabii. 200 bin lira Kültür Bakanlığı’ndan. Ayrıca İstanbul Film Festivali Köprüde Buluşmalar kapsamında post prodüksiyon ödülü kazandı. 30 bin dolar bir festivalden kazandık, yani hem destek –hem de ödüller kazandı film.

Peki bir destek bulamasaydınız, yapımcıyla çalışmaya ihtiyaç duyar mıydınız?

Benim için yapımcı demek parayı veren demek değil. Yönetmeni koruyan,olayı realize eden kişi. Dolayısıyla duygusal ve güç olarak yapımcıyı görüyorum. Yapımcının çok önemli işleri halleden, çok önemli pozisyonu var. Bir film yapımcısız olmaz. Yapımcı olması gereken ve rica ediyorum ikinci filmimde olmasının istediğim şey, gerçek bir yapımcı.

Film beni algıladığım iyilik ve kötülük üzerinden gidiyor. İnsan büyüyünce etrafındaki birtakım şeyleri algılamamaya başlıyor. Doğayı, insanları ve hayvanları… Ama çocuğun algıları hala açık ve o yüzden vicdan ve duyarlılık üzerinden bir ikilem yaşıyor. Herkesin algısı farklı olabilir, sizce durum nedir?

Ben kendime geçmiş olanları sergiledim, bana geçenler buydu! Siz böyle düşünüyorsunuz, annem başka düşünüyor. Bazılarına çok yakın düşündüğüm oluyor, bazılarına çok uzak kalıyorum. Ama hepsi beni sevindiriyor. Böyle de bir yanı varmış diye düşünüyorum. Mesela adam köyde yaşamış, kazlara takmış, başka bir şey görmüş. Ben başka bir şey anlatmak istemişim. Ben bunu seyirciye saygısızlık olarak görüyorum onu bir şeye zorlamayı.

Siz rahat bir insansınız, sinemamız da istediğini rahat dobra söyleyen yönetmenlere pek alışkın değil.

Çok umrumda değil açıkçası. Ben seyirciye karakter çizmiyorum da elin adamı niye bana karakter çiziyor. Ben herhangi bir şeye bir form vermezken, kendi filmime bile bir köşe çizmeye çalışmazken brinin beni bir yönetmen kalıbına sokmaya çalışması ne manasız bir şey. Ben zaten kalıba girecek bir adam olsam gider kalıplı işler yapardım. Mesela bankacı beli bir kalıba uygun giyinir, öyle davranır vs…

Mesela bir festivalde ödül kazandınız, nasıl giyineceksiniz?

Ben kendi istediğim gibi giyiniyorum. Papyon takmayı, Cannes’daki o durumu seviyorum ben. Gayet dizayn giyinen bir insanım. Yani köyde film çektik diye. Canım ister başka türlü giyinirim. (Gülüşme)

Şimdi taşrada bir durumu ortaya serdik ve eleştirdik. Nedir yani şehir insanı olarak bakış açımız mı değişiyor? Algılamak yerine yargılamayı mı seçiyoruz?

Göz yüksekliği farklı, insanlara aynı hizadan bakamıyorsunuz. Becerilmediği için de o, bu diye hitap ediliyor. Filmimin özelliği herkese kendi göz hizasından bakabilen bir film. Çocuklara, hayvanlara, insanlara hep onların göz hizasından bakan bir film. Yok küfür ediliyor, yok şöyle oluyor, yok köylüler öylemiymiş diyorsan aynı göz hizasında değilsin demek ki! Bu faşizmin değişik bir boyutudur. Aynı göz hizasında bakmayan insanın ne hayvan ne de insan hakkını savunabileceğini düşünüyorum. Şizofrenik bir yapıda kendisini İsviçre’de yaşadığını zanneden insanlar topluluğu olarak görüyorlar ben de sevmiyorum da onları.

Yönetmenlerimizin taşraya olan ilgisi nedir sizce, şehirden hikaye çıkmıyor mu?
Benim denk geldi, ikinci filmimi çok alakasız Tokyo’da çekeceğim mesela. Ama diğer yönetmenler için bir şey söyleyemem. Demek ki içe doğru dönünce oradan geliyor bir şeyler. Kim ne kadar samimiyse o kadar da karşılığını alıyordur diye düşünüyorum. Karşılık bu arada benim için festivale gitmek ve ödül almak değil. Yönetmenin kendini iyi hissetmesidir. Ama taşrada çekmek benim için daha zordu. Burası daha fazla kontrol edebildiğim bir yer.

Çekim yaparken orada insanların ruh hallerini normal olarak mı yorumladınız?

Yok hayır oradaki muhtar milli kütüphanede çalışan bir adam. Kuzenim aynı zamanda. Muhtarın arkadaşlarından birisi davulcu Muharrem, abdaldır. Diğeri Hacı kahve işletiyor. Bunların hepsinden ben başka rolleri oynamasını istedim. Ama istediğim şey o filme uygun olan rollerdi. Ama kendilerini oynamasını istemedim. Onlar da zaten çok başarılı ve zeki oldukları için bunu başardılar. Dersen ki yapısı, esprisi ve tipi olarak benim karakterime karakter katacak hatta ondan daha iyisini çıkaracak insanlar aradım. Castingi ona göre yaptım. Kendimden daha iyi insanlarla çalışmayı seviyorum.

Amatör bir ruhla hareket ettiniz yani?

Amatör ama iyi oyuncular. Profesyonel oyuncularla denemeler yaptım. Açıkçası bir kısmı dizilerden dolayı kabul etmedi. Oyuncular konusunda oyuncularla çalışmaya başladıkça fikrim değişti. En sonunda verdiğim kararın doğru olduğunu gördüm.

Çocuk oyuncu kendinden yetenekli galiba?

Yo değil. Dört çocuk arasında en yeteneksizi oydu mesela. (Gülüşme) Yoğrulmaya çok müsait bir çocuk ondan. Diğer sarışın çocuk Hasan, bana göre en yeteneklisi o. Ama o tipten kaybetti o İsviçreli duruyor o.

Filmin kontrolünü nasıl sağladınız?
Bir şeyin ön testlerini düzgün yaptıysanız, ekip sizin bildiğinize inanıyorsa ondan sonraki kontrol kolaylaşıyor. Ne istediğimi düzgün anlatmaya başladıktan ve bildiğimi onlara kanıtladıktan sonra hiç sorun yaşamadım. Ekibe de hak veririm, para için yapılmasa da az para aldığın bir işi inanmadığın bir adamla yapamazsın.

Erkek dünyasına ati bir film, neredeyse kadın yok. İzleyici olarak biz yokluğunu hissetmedik… (gülüşme) Erkek dünyasını kırmak için…

Ben de hissetsem hemen koyardım. (gülüşme) Film kendini oluşturan bir şey. Erkek dünyası niye kırılsın? Bu kadar öküz bir dünya niye kadınlarla kırılsın, kendi kendine kırılsın. Parçalansın, dökülsün.

Erkekleri bu kadar fena görüyorsunuz yani?

Siz görmüyor musunuz? Şu dünyanın haline bakalım. Sorun nereden kaynaklanıyor? Bu konuda bir erkek olarak yorum yapmayı bile saçma buluyorum. Bu konuyu lütfen siz cevaplayın.

Cevapladım. (gülüşme) İkinci filminizle ilgili bir şeyler söyler misiniz? Ya da şöyle sorayım hep film mi çekeceksiniz, dizi vs. çeker misiniz?

Ben haftada 90 dakikalık bir işi becerecek kapasitede birisi değilim. Ben zaten kendimin kaybolduğu şeyleri seviyorum. Bir dizide kendimi ne kadar kaybedebilirim. Yanlış anlaşılmasın dizi başka bir branş. Diziyle sinema arasındaki fark tiyatroyla sinema arasındaki farkla aynı!

Maddi olarak sordum…

Ben maddi beklenti içerisinde olan biri değilim. Hayatım bir şekilde güzel gidiyor yani. Maddi olarak büyük beklentiler içinde değilim. Ne yapayım ben parayı? Bir sonraki filme gider işte.

Bu sefer yapımcınız olacak mı?

Evet kesinlikle. Çok zor. Koşulları tamamıyla hazırlamadan, iyi bir yapımcı bulmadan yapmam. İlk filmimde cahil cesareti yaptım ama bir daha yapmam. Aynayı konyayı gördüm yani. Gereksiz, sanatçının sanatkarlığını etkileyen bir durum. Benim yapımcım olsa daha az kafa yormak zorunda kalıp kendi işime yoğunlaşabilirdim.

Sizin köpeğin sahibiyle davalık olmanız aslında filmdeki kötülük duygusuna denk mi düşüyor?

Evet yalan dolan, kötücül durumlar. Karşılaştığımız duruma bak, hukuksal yoldan hak arayan insan yalancılık üzerinden bunu yapıyor ve bunu kendine hak olarak görüyor. Bu nasıl bir yüzleşme ve kepazeliktir. Ama filmden sonraki köpeğin hikayesini anlatsak o daha iyi bir film olurdu yani. Köpek sahibinde ve dövüştürülüyor şu an. Elimizde videolar var. Köpeği adama vermememizin sebebi dövüştürülmesin diyeydi. Bir orta yol bulduk. Ama adam istedi köpeği, oraları küçük yerler olduğu için köpeği buldu ve çaldırttı. Biz çekimlerden bir yıl sonra köpeğin videosuyla karşılaştık ve ben bunu peşindeydim hep. Adamın kendi arkadaşı ihbar etti. Benim bir köpek dövüşçüsünü yargılama gibi bir pozisyonum yok ama bu köpeğin kaderini değiştirelim gibi bir şey oldu yani. Yoksa benim görevim değil, sosyal sorumluluk projesinde çalışmıyorum. Vicdanı olan bir insanım. Bir isteğim oldu, bu istek karşılık bulmadı. Bulmayınca zaten parasını verdik bu köpek bizimdir dedik. O parayı da köpeği de vermem dedi. Çaldı, benden gelen tepki üzerine mahkeme olayı çıktı. Yani şu an köpeğin akıbeti beli değil.

İkinci filminizde hayvanlar ve çocuklar olacak mı yine?

Tabii ki olacak. Ben güzel oynuyorum onlarla.

Seyirciyi önemsiyor musunuz?

Çok önemsiyorum. Zaten seyirciye filmlerin ulaşmaması moralimi bozuyor. Zeki Demirkubuz’un Kader filmi çok güzel bir film. Boxoffice izleyici sayısı düşük ama korsan izlenmesi belki iki milyondur. Ben izlemeyenle karşılaşmadım. Seyirciye göre film yapmıyorum ama seyirciyle film üzerinden konuşmak çok keyifli. Seyirci candır ya. Benim bile dikkat etmediğim bir şeyi görmüş olan seyirciden daha mutluluk verici bir şey olamaz yani.

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.