1963 yılında yayın hayatına başlayan X-Men çizgi romanı günümüze kadar evrim geçirerek pek çok şekilde geldi. Bu şekil değiştirmeler tabii ki animasyon ve film süreci içerisinde meydana geldi.

Çizgi roman okurlarının favorilerinden X-Men, mutant diye bilinen doğaüstü varlık veya yaratıklardan oluşan bir ekibin adıydı. Daha çok radyasyon vasıtası ile bir değişimi andırsa da karakterlerin hepsinin hikayesi başkaydı. Çizgi roman okurlarının bu denli ilgi gösterdiği bu doğaüstü topluluğun beyazperde macerası ise 2000 senesinde başladı. Bu zor göreve The Usual Suspects (1995) gibi akıllara şimşek gibi düşen fevkalade filmin yönetmeni Bryan Singer getirilmişti. Singer başarılı bir iş kotararak X-Men serisinin ilk filmi ile gönüllerde taht kurmuştu. Bunda özenle seçilen cast etkisi de vardı tabii. Daha sonra karakteri ile adeta özdeşleşecek olan Hugh Jackman Wolverine rolüyle adeta filmi alıp götürmüştü. Bunun yanı sıra Ian McKellen, Halle Berry, Anna Paquin, Patrick Stewart gibi usta oyuncular filme büyük bir artı getirmişti. Film bir takım süper güçleri olan mutantların bir yandan ‘kötü mutantlar’ ile mücadelesini anlatırken bir yandan da insanlarla olan sorunlarına ayna tutuyordu. Kendilerini sosyal topluma bir türlü kabul ettiremeyen bu topluluk kötülüklerle savaşıp, insanlarla yardım etseler dahi bir türlü geçer not alamıyor ve hep dışlanmaya maruz kalıyorlardı. Bu eksen etrafında insanlara hiçbir şekilde yaranılmayacağını düşünen Magneto (Ian McKellen) ve beraberindeki diğer mutant grup insanlığa dehşet saçarken, insanları korumaya çalışan bu iyi mutant grupla da mücadele içindeydi. Film çizgi roman veya animasyon serisi ile aynı konuya sahip, dinamik yapısı ile hareketli ve bir o kadar eğlenceliydi.

İlk filmin başarısı üzerine ikinci film için kollar sıvanmıştı. Yönetmen koltuğunda yine Bryan Singer ve oyuncular tıpkı ilk filmdeki gibi yeniden bir araya gelmişti. Takvimler Mayıs 2003’ü gösterdiğinde ikinci film X2 adı altında vizyona girmiş ve ilkinden de büyük bir başarı elde etmişti. Öyle ki X-Men fanlarının hala ilk numaraya koydukları bu film çıtayı oldukça yukarılara taşımıştı. Özellikle karakterlerin geçmişi ile hesaplaşmaları, kaybolmuşlukları, kendilerini ve amaçlarını bulma çabaları yine usta yönetmen Singer’ın hakimiyeti altında detaylı bir şekilde irdelenmişti. Ekibe yeni katılan karakterler, kötü mutantların yeni planları ve bu çerçevede iki arada bir derede sıkışmış insanoğlu… Bu film ayrıca farklı olana insan bakışını fevkalade sergiliyordu. Günümüzde ‘farklıysan dışarıdasındır’ algısını enfes şekilde sergileyen X-Men filmlerinde mceazi anlamda dışlanmışlıkları ve bunun yarattığı/yaratacağı sorunlar ustaca işlenmişti. İnsanların ‘anlamadıklarından korkma’ dürtüsü ile aslında empati yeteneğinin bu noktada ne denli önemli olduğuna bu filmler vasıtasıyla parmak basılmıştı. Film, mutant adı altında, kendi istekleri dışında bir takım güçlere sahip olan varlıkların, her ne kadar imrendiğimiz süper güçlere sahip olsalar da ne kadar yalnız olduklarını gözler önüne seriyordu. Başkalaşım, diğeri gibi olma, yalnızlık ve yalnız kalındığında nasıl bir öfke ile dışavurumun söz konusu olduğu kötü tarafı seçmiş mutantlar ve ısrarla iyi tarafta olan mutantların psikolojik savaşı da bu bağlamda önemliydi. Spider-Man algısı gibi büyük güç büyük sorumluluk getirirden ziyade büyük güç bize bir lanet midir? Sorusuyla karşılaşıyoruz. Bu sorumluluktan daha büyük, kişisel ve bir o kadar yabancı. ‘Normal insanlar gibi olabilir miyiz?’ diye sorarken normal insanlardan üstün oldukları gerçeğini bilmeleri, ama bunu bir lanet olarak görüp istememeleri de düz bir vatandaşa ne kadar tuhaf gelse de içselleştirildiğinde ne kadar mantıklı olduğu görülebilir.

Yüzyıllardır daima ‘öteki’ olarak görülmüş belirli bir zümre, ırk, grup ya da her ne denebilirse, daima çoğunluk gibi olmaya imrenmiştir. Aslında bunu yapan insanoğlunun kendisidir. ‘Nasılsan öylesindir’, ‘olduğun gibi kal’ algısı günümüzde toplumda parmakla gösterilsin, toplumun değer ve yargılarını taşıyarak örnek bir insan olmalı diretmelerine dönüştüğünde kişilikte sapmalar, amaçsızlaşma ve ‘ben herkes gibi olmak istemiyorum’a kadar varan sonuçlara kadar travmatik bir yolculuğun kapısını açmaktadır. Acaba herkes toplumun düzeni içerisinde ‘herkes’ gibi mi olmalı? Siyahi bir vatandaşın farklı muameleye maruz kalması ya da koyu dindar bir ülkede farklı inançlara sahip insanların ötekileştirilmesi değil midir insanları ‘başka’ yapan. Bunu yapan insanoğlunun kendisi değil midir? Bizden olanı sevmek, ötekine hor bakmak, aşağılamak, insanoğlunun en büyük ayıbı değil midir?

Filme dönecek olursak bu alt metin ile ‘öteki’ ve ‘ötekinin psikolojisi’ni muazzam bir şekilde, fantastik bir çerçevede bize aktarıyor Singer. X-Men filmlerindeki amaç sadece 120 dakikalık eğlence ve şov ile sınırlı değil. Bu fantastik öykünün tabanında aslında bir eleştiri de mevcut. Bizler sinema salonlarına birkaç görsele efekt ve eğlence için giderken X-Men ve bu tür filmlerin anlattığı başka ama gerçek hikayeleri de görmezden geliyoruz. X2 tıpkı ilk filmdeki gibi görsel şovlarıyla göz doldudrurken altta yatan ‘diğerlerine karşı tutum’ eleştirisini de layığı ile yerine getiriyor.

X2’nin büyük başarısı üzerine 3. Bir film için harekete geçilmiş fakat ilk iki filmin yönetmeni Bryan Singer Superman Returns (2006) projesine odaklanmayı tercih ettiğinden üçüncü filmin yönetmen koltuğunu Brett Ratner’a bırakıyor ve belki de yapabileceği en büyük hatayı bu noktada yapıyor. X-Men gibi fanları peşinden koşturan bu denli sağlam bir filme devam etmektense sonuçlarına çok sonra katlanacağı Superman Returns gibi başarısız bir iş ile kendini ve zamanını heba ediyor. Superman gibi köklü bir çizgi roman kahramanını beyaz perdeye taşımak riskli bir iş. Her halukarda en başta bunu duyduğumuzda Singer ki X-Men filmleri ile bu türe damga vurmuş, Superman versiyonu da harika olur diye tahmin ettiysek de öyle olmadı.

X-Men: The Last Stand adı altında vizyona giren üçüncü film ikinci film kadar olmasa da yine de fanlardan geçerli not alıyordu. Yönetmen hariç ekip aynen geri dönerken hikayenin son basamağına da tanıklık ediyorduk. İyi ve kötünün savaşındaki son nokta pek çok kaybı beraberinde getirse de nihayetinde sonuca ulaşıyordu. Başta Hugh Jackman olmak üzere tüm oyuncular başarılı bir oyunculuk sergiliyorlardı. Magneto ve ekibinin yenilişi, insanlara bir şans vermenin doğru olduğunu düşünen Logan (Wolverine) ve ekibinin bu nihai psikolojik ve fantastik savaşı tam olarak netlik kazanma da son buluyordu.

Sene 2011 olduğunda yeni bir X-Men projesi de belirmişti. X-Men: First Class adı altındaki bu film X-Men ekibinin ilk yıllarını konu alıyordu. Magneto’nun nasıl kötü bir karaktere dönüştüğü, insanlığa karşı nasıl inancını kaybedişi, kardeşi gibi sevdiği Charles Xavier ile nasıl koptuklarını başarılı bir şekilde gözler önüne seriyordu. Film yeni dönemin pek çok genç yıldızını ön plana çıkarırken X-Men severleri fazlasıyla memnun etmişti. Son dönemin öne çıkan isimleri James McAvoy, Jennifer Lawrence, Michael Fassbender bu filmde bir araya gelmişlerdi. Yönetmen Matthew Vaughn fevkalade bir iş kotararak seyirciden tam not almıştı. X-Men ekibinin ilk yıllarına tanıklık ettiğimiz bu film bizlere Erik Lensherr (Magneto) ve Charles Xavier’ın ilk yıllarda ekibi nasıl topladıklarını, nasıl fikir ayrılığına düşerek birbirleri ile savaş haline geldiklerini başarılı bir şekilde aktarıyordu. Genç ve başarılı oyuncuları görsel efekt şovuyla harika bir hikayede izlemek bizleri ziyadesiyle memnun etmiş ve belki de çizgi roman uyarlamalarında en iyilerden biri olan X-Men efsanesini baş tacı yapmıştı.

Mayıs 2014’te vizyona girecek devam filmi X-Men: Days of Future Past’e geri sayım sürerken bizler düşen fragmanlardan X-Men efsanesinin yolunda tam gaz gittiğini anlayabiliyoruz. Bu sefer bir zaman yolculuğu da söz konusu olduğundan karakterlerin gençlik hallerini ve yaşlanmış hallerini de aynı anda görebileceğiz. Ve bu tabii ki heyecanı ikiye katlayan bir unsur. ‘Ötekileştirme’, ‘dışlama’ bazında enfes alt metinlere sahip bu seri daha ne kadar sürer bilinmez ama bizlere yaşattığı eğlenceli ve düşündürücü anlar ile çizgi roman uyarlamaları arasında en tepedekilerden biri olduğu su götürmez bir gerçek. Hatırlatmakta fayda var, bir sonraki X-Men filmi; X-Men: Apocalypse ise 2016’da vizyonda olacak.

Egemen Tokatlıoğlu
1981 İzmit doğumlu. Filmlere olan ilgisi 80’lerde eve video girmesi ile başladı. 80-90’ların akla kazınan kült filmlerini repliklerine kadar ezberledi. Korku, bilim kurgu ve fantastik türüne ayrı bir ilgisi vardı. 8 yaşında beyazperde ile ilk tanışmasından sonra sinema vazgeçilmez tutkusu oldu. Aynı zamanda bilgisayar, atari oyunları ve çizgi romanlarla içli dışlıydı. Commodore 64’ü ile sabahlara kadar oyunlar oynadı.Taşınmalar nedeniyle İzmit, Ankara ve Isparta’da farklı okullarda ilköğretim ve liseyi tamamladı. Üniversitede Turist Rehberliği bölümünü bitirdikten sonra çok istediği Radyo, Televizyon ve Sinema bölümünde yüksek lisans yaptı. Korku sinemasına olan düşkünlüğü nedeniyle yüksek lisans tezini “1960-1990 Yılları Arasında Amerikan Korku Sinemasındaki Muhafazakârlık” üzerine yazdı. Amerikan korku sinemasının dönemin toplumunun psikolojik,ahlâki ve siyasi yapısına nasıl ayna tuttuğunu inceledi. Pek çok kurumsal firma, haber sitesi, dergide içerik yazarlığı ve editörlük yaptı. Şu anda hala metin yazarlığı ve editörlük yaparken aynı zamanda bazı online platformlarda, basılı dergilerde sinema yazıları, eleştiriler yazıyor, özel dosyalar hazırlıyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.