1967 doğumlu yönetmen Denis Villeneuve; David Cronenberg, Robert Lepage, Xavier Dolan gibi isimlerle beraber Kanada sinemasının dünyaya yayılmasında önemli rol oynayan isimlerden biri.

ENEMY_DAY24-0013.NEF

Yönetmenlik kariyerine 1998’de “Un 32 aout sur terre” ile başlasa da önemli bir sinemacı olarak dünyaya adını duyurması 2010’da “Incendies” ile gerçekleşti. Villeneuve, sinema kariyeri boyunca belirli bir üslup oturttu. Araba kazaları, ölümler, tesadüfler, sürpriz sonlar, iç içe geçen kurgular, psikolojik tahliller, sürreal öğeler ve felsefik metinler Villeneuve sinemasının temel yapıtaşlarını oluşturdu. 1998 – 2013 arasında altı filme imza attı ve kısa filmler çekmeye de devam etti. Çoğu sinemaseverin ne yazık ki anca 2010’da Incendies ile keşfettiği ve genel anlamda dört yıldır tanıdığı bu yönetmen, 2013’te Prisoners ve Enemy adında iki filme birden imza atarak Hollywood’a geçiş yaptı ve ünlü oyuncularla çalışma fırsatı yakaladı. Hollywood’a geçince çoğu yönetmenin karşılaştığı “yaratıcılığını kaybetme”, “yüksek bütçenin gözünü boyaması”, “ticari sinemaya teslim olma” gibi genel zaaflara kapılmayarak sanat sineması ile ticari sinema anlayışı arasında ince bir çizgi dokumayı başardı ve filmlerini günden güne daha çok evrenselleştirdi.

Villeneuve’un aynı yıl içinde çektiği son iki filmi olan “Prisoners” (2013) ve “Enemy” (2013), ülkemizde Nisan ayında 33. İstanbul Film Festivali kapsamında izleyiciyle buluştu. Prisoners, ne yazık ki ülkemizde vizyona girmeyecek ve direk DVD’si satışa sunulacak. Enemy ise 16 Mayıs’ta Bir Film dağıtımıyla izleyiciyle buluşacak. Denis Villeneuve sinemasının bugüne kadar nasıl bir yol izlediğini altı uzun metraj ve bir kısa metrajına göz atarak yakından gözlemleyelim.

Un 32 aout sur terre (1998)

“Aşk yapmaktan bahsetmiyorum, çocuk yapmaktan bahsediyorum, aynı şey değil!”

Villeneuve, bu ilk filminde trafik kazası geçiren bir kadının hayatında köklü bir değişikliğe giderek en yakın arkadaşından bir çocuk sahibi olmak istemesini ve bunun ardından ikili arasında gelişen komik ve romantik olayları ele aldı. Kaza ve ölüm hissiyatından yola çıkan film, “hafıza”yı odak noktasına almasıyla ve fiziksel olarak Carrie Anne-Moss’u andıran başrol oyuncusu Pascale Bussieres’ın oyunculuk “aura”sıyla Kanada sinemasından çıkan minik bir Memento (2000) işlevi görüyordu. Sonraki Villeneuve filmleriyle karşılaştırdığımızda ton olarak görece hafif bir film olarak kalsa da, yönetmenin sinemasının git gide gerilimli ve karanlık bir yolu takip ettiği süreçte hafıza, aşk ve seks üzerine tatlı bir film olarak akıllarda yer etti ve iki ödül aldı.

 

Maelstrom (2000)

“Eğer sağ çıkarsam Tanrı bana yaşama şansı bağışlamış demektir.”

Amores Perros (2000) ile aynı yıl ortaya çıkmasına rağmen onun kadar popüler olamayan Maelstrom, en ilginç “kesişen hayatlar” temalı filmlerden biri olmayı başardı. Bir kazanın eksenindeki suçluluk psikolojisine odaklanan ve ölüm üzerine farklı çeşitlemeler sunan film, buz mavisi tonlarındaki görselliğiyle, Marie-Josee Croze’nin Juliette Binoche’u andıran oyunculuk “aura”sıyla, akıllardan çıkmayan müzikleriyle sanki Kieslowski’den “Trois couleurs: Bleu” (1993) izliyor hissiyatı yarattı. Filmin anlatıcılığını kanlar içerisinde kocaman ve çirkin bir balığın yapması Cronenberg tarzı bir sürrealizmin sinyallerini verirken, düz hikaye örgüsünü reddedip iç içe geçen kurgusal akışı ve tesadüflere yaslanan tabanı Villeneuve sinemasının temel niteliklerini oluşturdu. Kanada sineması için önemli bir çıkış niteliği taşıyan yapım, festivaller tarafından toplamda 24 ödüle layık görüldü.

 

Next Floor (2008)

“Sıradaki kat!”

Cannes Film Festivali başta olmak üzere 200’den fazla festivalde gösterilip 60’dan fazla ödülün sahibi olan kısa filmin Villeneuve için bir uzun metrajdan daha fazla sıçrama tahtası oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz. Terk edilmiş bir binanın en üst katındaki yemek masasının etrafında toplanmış on iki kişi adeta ölümüne yemek yerler. Burjuva görünümlü bu insanlara servis eden garsonlar vardır, her türden et masada servis edilir ve şarap! İnsanlıktan çıkmış gibi görünen bu on iki insan durmadan tüketirler ve tüketirler. Tavanlar çöker, bir alt kata düşerler, yemekler ve kıyafetleri tozlara bulanır ama önemi yoktur. Garsonlar bir sonraki katı yenilerler, yemekler yenilenir, şaraplar ve klasik müzik! Karanlık, çürümüşlük, vahşet, yamyamlık, doyumsuzluk, insana ait her şey binanın bitmek bilmez katlarında sonu olmayan bir cehennemi andırır. Villeneuve, kuşkusuz anlatımıyla, görselliğiyle ve tekniğiyle akıllardan çıkmayacak bir kısa filme imza atar, kariyerinin tüm şaşırtmayı ve düşündürtmeyi amaçlayan sinemasal kodlarını yanına alarak…

Polytechnique (2009)

“Neden burada olduğunuzu biliyor musunuz? Mühendis olacaksınız. Bir grup feministsiniz. Feministlerden nefret ederim.”

Aralık 1989’da Kanada’daki bir üniversitenin mühendislik bölümünde okuyan 14 kadın öğrencinin ölümüyle sonuçlanan “Ecole Polytechnique Katliamı”nı anlatan Villeneuve, 77 dakikalık filminde ilk defa siyah-beyaz bir atmosfer kurdu. Bunun nedenini ise toplumsal ve travmatik bir vaka olduğu için ekranda kanın görünmesini engellemek olarak açıkladı ve kurbanların gerçek isimlerini kullanmadı. Gerçek bir olaydan uyarlanması akıllara Gus Van Sant’ın 1999’daki Columbine Lisesi Katliamı’nı anlattığı Elephant (2003)’ı getirdi fakat ondan farklı olarak olay sonrası travmalara da odaklanması ve belgesel gerçekçiliği etkisi taşıması Polytechnique’ı daha farklı bir noktaya getirdi. Tıpkı Maelstrom ve Next Floor’daki gibi ölüm teması yine odak noktasındaydı, “tesadüf” olay örgüsü içerisinde belirgin bir öğeydi ve sürprizler filmin kurgusal akışında öne çıkıyordu. Film, sinema çevreleri tarafından toplamda 16 ödüle layık görüldü.

Incendies (2010)

“Bir artı bir, hiç bir eder mi?”

2010 yılında En İyi Yabancı Film dalında Oscar adayı olan Incendies, kuşkusuz Villeneuve sineması içerisinde bir zirve noktası oluşturdu. Vasiyetinde çocuklarından memleketi Lübnan’a dönüp babalarını bulmalarını isteyen bir kadının gençliğinde yaşadığı sancılı yıllar ve çocuklarının bu geçmişle yüzleşmelerini konu alan film, Wajdi Mouawad’ın çok beğenilen oyunundan uyarlandı. Film, köklü nefret, sonu gelmeyen savaşlar, töreler ve kimlik arayışları hakkında çok katmanlı derin söylemlerde bulunurken, sinematografisinin mükemmeliyetçiliğinden de asla ödün vermeyen bir yapım olmayı başardı. Sinema tarihinin en şok edici ve vurucu finallerinden birine sahip olan film, Villeneuve’un çok sevdiği “sürpriz son”lar arasında açık ara zirveye oturdu ve toplamda 36 ödüle layık görüldü.

 

Prisoners (2013)

“İnsanın başına gelen kötü şeyler, insan olduğu için değil, sınırı aşacak kadar günahkar olduğu için gelir.”

Incendies’ın getirdiği uluslararası büyük başarıdan sonra Villeneuve gözünü Hollywood’a çevirdi. Hugh Jackman, Jake Gyllenhaal, Paul Dano, Maria Bello, Terrence Howard, Viola Davis ve Melissa Leo’lu kadrosuyla Prisoners, Şükran Günü’nü kutlamak için bir araya gelen iki ailenin küçük kızlarının ortadan kaybolmasıyla güçlü bir polisiye motifi inşa etti. Polisin çabalarını yetersiz bulup adaleti kendi sağlamaya karar veren baba figürü, Hollywood sinemasında çok kullanılan ve artık klişeleşen bir figür olsa da, Villeneuve kendi sinemasının psikolojik ve felsefik derinliğini kullanarak Roger Deakins’in türe hakim sinematografi çalışmasının da etkisiyle filmi özgün bir forma ve biçime kavuşturdu. Maelstrom’da balığı, Enemy’de örümceği metafor olarak kullanan yönetmen, burada ise yılanı kullanmayı tercih etti. 153 dakikalık süresiyle Villeneuve’un süre bakımından en kapsamlı filmi olan Prisoners, 46 milyon dolarlık bütçesiyle de en pahalı filmi oldu ve toplamda 6 ödüle layık görüldü.

 

Enemy (2013)

“Kaos, henüz anlaşılamamış bir düzendir”

Jose Saramago’nun “Kopyalanmış Adam” romanından uyarlanan Düşman, sıkıcı hayatı olan bir tarih profesörünün tesadüfen izlediği bir filmdeki figüranlar arasında kendisine tıpatıp benzeyen bir adamı fark etmesini ve bununla yüzleşmesini ele aldı. Aynı yıl içerisinde izlediğimiz The Double (2013) ve Ben O Değilim (2014) gibi “doppelganger* (aralarında herhangi bir bağ bulunmayan, birbirine fiziksel olarak ikiz derecesinde benzeyen ama karakter olarak tam tersi olan iki kişi)” teması üzerinden ilerleyen film gerilim dozu yüksek atmosferiyle öne çıktı. Benlik ve kimlik kavramlarını sorgulayan Villeneuve, kafkaesk atmosfere sahip esrarengiz bir rüya izlenimi yarattı, en az Cronenberg’in Naked Lunch (1991)’ı kadar aklımızdan örümceklerin hiç çıkmayacağı distopik bir rüya. Next Floor’daki garip atmosfer ve müzik kullanımının izlerini Enemy’de bir film sahnesinin canlandırılışında görmek ise yönetmenin sinemasının “alamet-i farika”larından biri. İd, ego ve süperego arasındaki yapısal kişilik kuramı üzerine uzun uzun düşündürten film, psikolojik tahlilleriyle akıldan çıkmazken, final sahnesiyle Villeneuve sinemasının “sürprizleri” arasında özel bir konuma oturdu ve şimdilik 6 ödüle layık görüldü.

Halil İbrahim Sağlam

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.