Sinemanın hayat kaynağı insandır… İnsana dair öyküleri anlatır… Etrafında dönüp dolaştığı konu farklı olsa da, hemen her seferinde birinin yaşamını, düşüncelerini izleriz. Ya onun gözünden bakarız hayata, ya da başına gelenleri dışarıdan izleriz. Gerçek yaşam öykülerinin kahramanları çoğu zaman topluma mal olmuş bir sanatçı, yazar, siyasetçi veya popüler biri ya da daha önce adını bile duymadığımız ama ibretlik bir yaşam öyküsüne sahip kişiler olur. O insanların yaşamlarına şahit/ortak olurken aslında senaryo ve yönetmen tarafından manipüle ediliriz.

Hikâye anlatıcı olan ‘yönetmen’ nasıl istiyorsa öyle görür, öyle duyar, öyle algılarız. Onun yaşam deneyimleridir aslında o bakış açısını sağlayan. Ne yaşadıysa, filmini çekeceği insanın öyküsünü araştırırken ne hissettiyse onu izleriz ve nedense hiç merak etmeyiz yönetmenlerin kendi hikâyelerini… Filmlerini nasıl çektiklerini, ne hissettiklerini… Genelde onların ne çektiğiyle ilgileniriz, nasıl çektiğiyle değil…

Hitchcock filminin gösterime gireceğini duyduğum zaman bu konu üzerine yazmaya karar verdim ve bir umut araştırmaya başladım. Lumiere kardeşlerden bu yana ne kadar çok yönetmen çıktığı düşünülürse mutlaka birilerinin, popüler ya da değil birçok yönetmenin hayatını anlatmış olabileceğini düşünüyordum. Ta ki hepi topu birkaç film bulana dek…

Sinema hayatımızın içine bu kadar karışmışken, yönetmen sineması dediğimiz kavrama bu kadar önem verirken açıkçası bu sektörün yapıtaşı yönetmenlerin hayatlarının bu kadar göz ardı edilmesini anlayabilmiş değilim. Bir yönetmenin hayatının sinemaya aktarılması için illa sürprizlerle dolu bir yaşamı mı olması gerekiyor? Yalnızca onun film çekme süreçlerine tanık olsak yeterli olmaz mı? Düşünsenize o çok sevdiğimiz, hayranı olduğumuz, izlemeye doyamadığımız filmlerin setine gittiğimizi! Filmin çekilme sürecinde yönetmenin yaşadıklarını, zorluklarını, belki de sette başlarına gelen trajik ya da komik olayları öğrenebildiğimizi! Asıl merakla izleyeceğimiz filmler onlar olmaz mı? F. Capra’yı, S. Kubrick’i, O. Welles’ı, Tarkovsky’yi, Pasolini’yi, Bunuel’i, Truffaut’yu ve daha nicesini sinemada izlemek sizleri de heyecanlandırmıyor mu?

Sinemasever birçok insanın “Keşke gerçekleşse!” dediğini duyar gibiyim… Birileri de bizim gibi düşünmüş olacak ki, geçen sene kısacık bir süreliğine de olsa sinema tarihinin ilk yönetmenlerinden Georges Melies’nin hayatından kesit izlediğimiz Hugo’dan sonra Fellini’nin hayatının da beyazperdeye aktarıldığını duydum. Hitchcock ve Chaplin’in ardından büyük bir yönetmenin hayatına daha ortak olma fikri mutluluk verici bir haber oldu. Umarım zamanla bu yapımlar çoğalır ve çok sevdiğimiz yönetmenleri daha yakından tanıma şansı elde ederiz…

 

 

 

 

HITCHCOCK (2012)

Sinemaya ucundan kıyından bulaşmış insanlar arasında Alfred Hitchcock’u tanımayan yoktur. Psycho, Vertigo, The Birds ve North by Northwest gibi klasikleşmiş filmlerin yönetmeni, gerilim filmlerinin üstadıdır. 60’e yakın filmi bulunup, tıpkı Chaplin’de olduğu gibi Hollywood’da İngiliz olmak zordur düşüncesini bize kanıtlayan, hakkı yenmiş yönetmenlerdendir. Gerçi artık günümüzde bile Akademi’nin kararları sıkça tartışma konusu olduğundan, Hitchcock’a sadece Yaşam Başarı Ödülü’nün layık görülmesine şaşırmamak gerek sanırım…

İlk filmi bir belgesel olan Sacha Gervasi, ikinci filminde bu usta yönetmenin hayatını beyazperdeye uyarlayarak ona hakkını teslim etmiş ve bana göre çok da iyi bir iş çıkarmış. Alfred Hitchcock and the Making of Psycho adlı kitaptan yola çıkarak Hitchcock’un Psycho filmini yapım sürecine odaklanan Gervasi açılış sekansında, filmlerindeki kısa oyunculuklarıyla ya da başındaki açıklamalarıyla tanınan yönetmene hoş bir gönderme yapıyor. Filmin devamında Hitchcock’un, ABD’li Ed Gein’in cinayetlerinden esinlenen Psycho adlı romanı okumaya başlaması ve filmini çekmek için verdiği mücadele süreci işleniyor. Fakat kariyerinin doruk noktasında bulunan ve o zamana kadar onlarca film çekmiş olan bir yönetmenin neden Norman Bates gibi bir “sapığın” filmini çekmek istediği anlaşılamıyor. Filmde bu durum farklı bir şekilde açıklansa da Hitchcock’un, babasının küçük yaşta ölümünden sonra tıpkı Ed Gein gibi baskın karakterli bir anne tarafından büyütülmesi ve üzerinde büyük etkisinin olması üzerinde durulması gereken bir detay. Yönetmen Ed Gein’in annesiyle olan bağını içselleştirmiş olabilir. Hatta Norman Bates’i canlandıran Anthony Perkins’in de benzer bir geçmişe sahip olması oldukça ilginçti. Nitekim filmde de Hitchcock’un kitabı okuduğu süre boyunca Ed Gein sürekli etrafında dolaşıyor, rüyalarına giriyor ve hatta bazen yönetmen onunla konuşuyor. Bence bu durum kendisini karakterle benzeştirmesinin bir kanıtı…

Ucuz bir korku filminden ibaret olacağı sanılan Psycho ile çığır açan Hitchcock’un yönetmenlik tarzına, eşiyle olan ilişkilerine, kadınlara yaklaşımına ve en önemlisi nasıl bir yeteneğe ve zekâya sahip olduğuna şahit olduğumuz filmin bu kadar etkili olmasının sebebi hiç kuşkusuz Anthony Hopkins. 2013 Oscar’larında yarışabilecek kadar iyi olmasına karşın aday bile gösterilmemesini merhum yönetmenin hala devam eden şanssızlığına bağlıyor ve bir Hitchcocksever olarak Oscar bir ölçüt değil deyip bir nebze olsun avunmaya çalışıyorum. Hitchcock’un eşini canlandıran Hellen Mirren ise, kendisinden bekleneni karşılıyor ve tıpkı Tolstoy’un Sofya’sında olduğu gibi bu roller için biçilmiş kaftan olduğunu bir kez daha gösteriyor. Bu iki ustanın dışında Janet Leigh ve Anthony Perkins için tercih edilen Scarlett Johansson ve James D’Arcy seçimlerinin de çok yerinde olduğunu söylemeliyim.

Pyscho’nun hemen her anına tanık olmak, oyuncu seçiminden, daha önce eşi benzeri çekilmemiş sahnelerin hangi koşullarda çekildiğini görmek istiyorsanız Hitchcock sizin için muazzam bir deneyim olacaktır. Filmden sonra o çok konuşulan duş sahnesinin zamanının ne kadar ötesinde olduğunu yeniden kavrayacağınızın ve uzun bir süre meşhur müziği kulağınızda duymaya devam edeceğinizin garantisini veriyorum!

CHAPLIN (1992)

 

Kimi insanlar yarattıkları karakterlerle öylesine özdeşleşirler, öylesine büyük bir üne kavuşurlar ki kendilerinden sonra bile tiplemeleri yaşamaya devam eder. Charles Chaplin’in yarattığı Şarlo da böyle bir karakterdir ve yönetmeni dünyaca üne kavuşturmuştur. Bu popülerliğin sebebi ise Chaplin’in Şarlo karakteriyle, halkı eğlendirmesinin yanı sıra yoksul sınıfın isteklerini dile getirmesi ve hiç kuşkusuz filmlerinde verdiği siyasi mesajlardır. Yaratılmasından yaklaşık 100 yıl sonra bir karakterin gölgesiyle tanınmasının, yönetmenin filmlerini dahi izlememiş insanlar tarafından bile bilinmesinin başka bir açıklaması olamaz bana göre…

Yönetmenin son dönemlerinde yazdığı My Autobiography adlı kitabından yola çıkan Chaplin filmi ise daha ilk andan siyah beyaz bir ekranda kapının önünde duran Şarlo’nun meşhur duruşuyla açılıyor. Sonrasında gelen sesle, yönetmenin editörüne otobiyografisini yazdırdığını öğreniyoruz ve film çocukluğundan itibaren onun anlattığı biçimde seyrediyor. Londra’da tiyatro sahnelerinden ABD’ye gidip sinemaya geçişi, ailesiyle ilgili yaşadıkları, aşkları, ilişkileri, başarıları anlatılırken, filmlerinden meşhur sahneleri de izliyoruz bir yandan. Kendisi de yoksullukla büyüyen bir yönetmenin, geldiği sınıfın durumunu unutmadan filmlerinde sistemi nasıl eleştirdiğini görüyoruz. Herkesin Mussolini, Hitler gibi faşist diktatörlerin yükselişine sessiz kaldıkları hatta hayranlıkla izledikleri bir dönemde bir tek onun tepki göstermesini; sessiz filmden sesliye geçişin aslında sinemanın evrenselliği açısından ne denli önemli bir olay olduğunu kavrıyoruz. Chaplin’in bu duruşu, dönemin siyasal konjonktüründe cadı avından payını almasına sebebiyet verse de yıllar sonra Hitchcock gibi onun da hakkı teslim ediliyor.

Filmde Chaplin’i canlandıran Robert Downey Jr., Sherlock Holmes ve Iron Man gibi filmlerle adından söz ettirse de ben oyuncunun kariyerinin çok daha parlak olması gerektiği inancındayım; bunun da en iyi kanıtı bana göre Chaplin’deki performansıdır. Nitekim Downey Jr., adeta Chaplin’e bürünerek Oscar’a da aday oldu.

Oyunculuk kariyeri olan Richard Attenborough’un Chaplin filmi, Young Winston, Cry Freedom ve Gandhi’den sonraki dördüncü otobiyografik yapımı. Yönetmen birçok projede çalıştığı usta oyuncu Anthony Hopkins’i de yeniden kamera karşısına geçirirken, Chaplin’in annesi rolünü ise filmde kızı Geraldine Chaplin canlandırıyor.

Beni anlamak istiyorsanız filmlerimi izleyin diyen Chaplin’in hayatını anlatan bu filmi hala izlemeyen varsa çok şey kaçırdığını söyleyebilirim. Şarlo’nun neden bu kadar sevildiğini daha iyi anlayacak, Charles Chaplin’e bir kez daha hayran kalacaksınız…

 

ED WOOD (1994)

Kişiliği ve filmleriyle, tüm zamanların belki de en tuhaf yönetmeni olan Edward D. Wood Jr.’ın hayatını beyazperdeye uyarlama fikri ancak onun kadar nev-i şahsına münhasır bir sinemacının aklına gelebilirdi. Ed Wood’un hayatı ve film yapma serüveni gerçekten inanılmaz ve Tim Burton elindeki malzemeden Ed Wood’un hiçbir zaman çekemeyeceği kadar iyi bir film yapmayı başarıyor. Birbirinden kötü ve başarısız filmleri olan ve üstüne üstlük “tuhaf” alışkanlıkları olan bir yönetmenin hayatını bir bölümünü anlatan Ed Wood, fetiş oyuncusu Johnny Depp ile birlikte tipik bir Tim Burton yapımı…

Film son derece başarısız, Orson Welles hayranı Ed Wood’un, Bram Stoker’ın kitabından uyarlanan Dracula filminin meşhur aktörü Bela Lugosi’yle tanışmasıyla başlıyor. Yönetmenin Glen or Glenda, Bride of the Monster ve Plan 9 from Outer Space gibi epey kötü filmleri nasıl çektiğini komik bir dille anlatan Ed Wood, onu tam anlamıyla beyazperdeye yansıtan bir film. Wood’un her türlü olumsuz eleştiriye rağmen vazgeçmemesi, sevgilileriyle olan ilişkileri, filmleri çekebilmek için ortaya koyduğu dâhiyane fikirler ve her şeye rağmen liderliği elden bırakmaması çok iyi aktarılıyor. En önemlisi de bu kadar kötü filmler çeken bir yönetmenin tekrar finans sağlayıp yeni filmler çektiğini gördükçe şaşırmaktan kendinizi alamıyorsunuz. Ancak yönetmenin bu hallerinin dışında bazı “farklı” alışkanlıkları var ki, bence hayatının filme çekilmesi için bile tek başına geçerli bir sebep: Çünkü yönetmen kadın kıyafetleri giymekten hoşlanıyor!

Johnny Depp’in oyunculuğuyla güzel bir seyirlik haline gelen Ed Wood’da biri daha var ki başrol oyuncusunun bile önüne geçiyor: O da Martin Landau. Bela Lugosi rolüyle harika bir oyunculuk sergileyen Landau, bu performansıyla da Oscar’a hak kazanıyor. Eğer hala Ed Wood’u tanımıyorsanız, Martin Landau’nun devleştiği bu Tim Burton filmini bir an önce izlemenizi tavsiye ediyorum…

 

CARO DIARIO (1993)

İtalyan yönetmen Nanni Moretti’nin kendi notlarından yola çıkarak üç bölüm halinde çektiği ve üçüncü bölümde filmi yapma sebebini açıklayarak seyircisini bir anda şoka uğrattığı filmidir Caro Diario… Bu filmle Cannes’da En İyi Yönetmen ödülünü kazanan Moretti, daha sonra Oğul Odası (La Stanza del Figlio) filmiyle de Altın Palmiye’ye kavuşarak daha da ünlendi.

Filmin ilk bölümünde Moretti, motosikletle çıktığı turda zikzaklar çizerek ilerliyor ve Roma’nın semtlerini bize gezdiriyor. Bir yandan günlüğüne yazdığı notlardan bahsederken diğer yandan da evleri ne kadar sevdiğini ve onlarla ilgili ilginç anılarını paylaşıyor. İkinci bölüm, adalara yaptığı gezintiden oluşuyor ve arkadaşıyla birlikte daha önce yapmak istediklerini gerçekleştiriyorlar. Bir nevi The Bucket List havası veren bu bölümde gezdiği yerler gerçekten eşsiz güzellikte… Daha çok içe dönüş ve farkındalık yaşadığı bu zamanlarda bile İtalyan halkını eleştirmekten vazgeçmeyen yönetmen zaten filmlerinde de bolca İtalyan aile yapısını, Papalığı sorgulamaktan kaçınmaz. Kendine özgü bir anlatım dili olan Moretti, filminin final bölümünde ise seyircisine bir beklenmeyen bir sürpriz yapıyor…

Yönetmenlerin hayatlarının sinemaya aktarıldığı diğer filmlerden farklı olarak kendi hayatının bir kısmını, yapmak istediklerini, düşüncelerini yansıtmaya çalıştığı bu filmde Nanni Moretti kendisi oynadığı gibi aynı zamanda yönetmenliğini de üstleniyor. Film boyunca dışarıdan düşüncelerini açıklarken, eşsiz manzaralar ve müzik kullanımıyla seyircisini filmde tutmayı başaran yönetmenin bu filmini çok sevdiğimi belirtmeliyim. İnsanın arada sırada her şeyden uzaklaşıp, sadece kendi yapmak istediklerinin peşinden gitmesi gerektiğini hatırlatan sakin ve izlerken huzur veren bir film Caro Diaro… The Bucket List’i sevenler, onu da çok sevecekler…

 

THE LIFE AND DEATH PETER SELLERS (2004)

Ve işte karşınızda oyunculuğuyla bilinen ama yönetmenliği de bulunan bir ünlü daha: Deli Dolu halleriyle Peter Sellers!

Pembe Panter filmindeki Müfettiş Clouseau rolüyle dünyaca üne kavuşan Peter Sellers’ın, radyo programından sinemaya geçişiyle başlayan film daha çok oyunculuk kariyerine değinse de, oyuncunun yönetmenlik geçmişi de olduğu için bu yazıya dâhil etmeye karar verdim. İki kısa filmiyle birlikte toplamda dört filmi bulunan Sellers’ın ünlüler dünyasına girişiyle birlikte yaşadığı çelişkiler, bocalama evreleri, ailevi sorunları anlatılırken, yaşadığı aşklara ve hırsına özellikle değiniliyor. Çünkü Stanley Kubrick’in Lolita’sı ve Dr. Strangelove filmleriyle The Pink Panther serileriyle müthiş performanslar sergileyen oyuncu zamanla yarattığı karakterlerin arasında kaybolup adeta mekanikleşmeye başlıyor. Hırsı ve bencilliği her şeyin önüne geçerek hayatını, ilişkilerini etkilemeye başlıyor ve egosu kabullenemediği durumlarda bambaşka tepkiler veriyor. Bu durum filmde ise başına gelen dramatik olaylarda karşı tarafın içine girmesi ve olayı kendi istediği şekilde devam ettirmesiyle açıklanıyor.

Araba takıntısıyla tanınan, yaşadığı çalkantılı ilişkileriyle ününe ün katan Sellers’ın bu filminde Sophia Loren, Stanley Kubrick ya da Blake Edwars gibi ünlüleri de yakından tanıma şansı buluyoruz. Peter Sellers’ı Geoffrey Rush’ın canlandırdığı filmde ilk eşini Emily Watson, ikinci eşini de Charlize Theron oynuyor. Bir sene önce Cani (Monster) filmiyle otuz kilo alan Theron bir sene sonraki bu filmde Sellers’ın genç eşini canlandırabilmek için verdiği kilo ise gerçekten takdire şayan…

Shine filmiyle Oscar alan Geoffrey Rush’ın kariyerindeki en iyi performanslarından biri olan bu film aynı zamanda, Roger Lewis’in aynı adlı kitabından Stephen Hopkins tarafından uyarlanan bir TV filmi. Golden Globe’lu The Life and Death of Peter Sellers, oyuncunun iyi kötü her özelliğini yansıtarak onu eleştirmeden, mesafeli kalmayı başarıyor ve bana göre Peter Sellers gibi hayatı olan birine yaklaşımı filmin en büyük artısı. Her yönüyle kanlı canlı bir Peter Sellers izlemek ve usta yönetmen Stanley Kubrick’le çekim süreçlerine tanık olmak istiyorsanız, bu film kaçırmayın derim…

Sonuç olarak; Hitchcock’un gösterime girmesini fırsat bilerek hazırladığım bu yazı ile onlarca film çekip şöhrete kavuşmalarına rağmen, hep arka planda kalmış yönetmen hayatlarının aslında ne kadar önemli olduğunu göstermeye çalıştım. Filmlerini bayılarak izlediğimiz yönetmenlerin, en azından o filmleri çekme sürecine dâhil olmak oldukça heyecan verici ve bunu ancak onların hayatlarını anlatan filmlerle yaşayabiliyoruz. Eğer sizde benim gibi yönetmenlerin hayatlarını merak ediyorsanız, ustalara saygı duruşunda bulunan filmleri mutlaka izleyin, pişman olmazsınız!

Başak Bıçak
1987, İzmir doğumlu… Sinemayla olan aşkı henüz ilkokuldayken gittiği Aslan Kral filmiyle başladı. Öylesine sevmişti ki bu filmi, yıllar sonra tekrar izlediğinde kaybettiği bir oyuncağını bulmuş gibi mutlu oldu. Lisede okuduğu Fransız koleji ise her şeyin başlangıcı oldu. Dans tutkusunun sadece halk oyunlarıyla sınırlı olmadığını anlayıp o günden bugüne hep dans etti, bu sayede bir çok ülke gezdi, hala da dans ediyor. Üniversitede Tarih bölümüne girerek yaşam enerjisiyle hiç ilgisi olmayan bir meslek tercih etti. Bir de üzerine Avrupa Tarihi Yüksek Lisansı yaptı ki hayatın ne kadar çekilmez olur görebilsin diye… Bunların üzerine tarihi çok sevdiğini söylemek biraz tuhaf olur sanırım, ama gerçekten seviyor. Üniversitede tarihe gömüldüğü zamanlarda, yüksek lisansta da tezini bitirmeye çalıştığı şu günlerde sinema her zaman onun için kaçış noktası oldu. Bitmek bilmeyen izlenmesi gereken filmler listesiyle uğraşırken tezini ihmal etti ama bu sayede Öteki Sinema’da yazarlığa ilk adımımı attı. Ve sinema yazarlığının onu ifade eden en güzel yollardan biri olduğunu keşfetti. Tarih, dans ve sinema tutkusuna bir de şarap sevgisini ekledi ve sanırım bu gidişle yine bambaşka bir iş yapacak. Hayat onu sürprizleriyle karşılarken, o da tutkularına yenilerini eklemeye kararlı…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.