Victor Hugo, Notre Dame de Paris isimli unutulmaz eserinden sonra 1862 yılında yayımladığı Les Miserables ile Fransız ve Dünya yazınına öyle bir eser armağan etti ki, yapıt günümüze kadar birçok kez sinemaya uyarlandığı gibi sayısız kez de müzikal olarak sahnelendi.

En çok gösterimi yapılan müzikallerden biri olan Les Misérables, 1985 yılında ilk kez Kraliyet Shakespeare Tiyatrosunda seyircisinin karşısına çıktı. Dünyanın birçok ülkesinde farklı dillerde sahnelenen müzikal, 2010 yılında 25. yılını kutladıktan sonra 2012 yılında yeniden beyazperdeye taşındı ve 85. Akademi Ödülleri’nde aday olduğu 8 daldan üçünü kazanmayı başardı. Tom Hooper imzası taşıyan film, yönetmenin başarılı yükselişinin de bir kanıtı niteliğinde…

Les Misérables (2012)

İlk kez sessiz film olarak çekildiği 1925 yılından itibaren TV dizileri ve filmleri dışında 8 kez sinemaya uyarlanan Sefiller romanı, 1800’lerin Fransa’sını, toplum yapısını ve siyasi durumunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren bir yapıttır. Romanın baş karakteri Jean Valjean’ın 19 yıllık mahkumiyeti üzerinden yargılama usulleri, cezalandırma sistemi eleştirilirken; Cosette ile çocukların çalıştırılması sorununa değinilir. Çünkü 19. yüzyıl Sanayi Devrimi çağıdır ve dünyanın birçok bölgesinde kadınlar ve çocukların zor koşullar altında çalıştırıldığı, emeğin sömürüldüğü bir dönemdir. Victor Hugo, Fantine’in başına gelenlerle söz konusu dönemde kadınların çaresizliğini anlatırken; Marius, Gavroche ve daha nice devrimci karakterleriyle devrim sonrası Fransa’nın siyasi karışıklıklarını da derinlemesine inceler.

Les Misérables’ın en başında 1815 yılı için verilen, Fransız Devrimi’nden sonra tekrar bir Fransız kralının tahtta olduğu bilgisi, Fransa’da devrim sonrası kurulan cumhuriyetin yerine yeniden monarşinin gelişini ifade ediyor. 18. Louis’nin başa gelmesiyle değişen siyasi yapı ve ortaya çıkan karmaşa, ateşli bir cumhuriyetçi olan Victor Hugo’nun romanında en çok eleştirdiği noktalardan biridir ve nitekim 1830 Devrimi sonrası iç savaş anlatımıyla bunu açık bir şekilde gösterir. Girişte verilen bu kısa bilgiden sonra görselliğiyle büyüleyen bir açılış sahnesi izlediğimiz Les Misérables, hemen her uyarlamada izlediğimiz kürek mahkûmlarının yaşadığı drama kısaca değinip Jean Valjean’ın (Hugh Jackman) özgürlüğüne kavuşmasıyla devam ediyor. Söz konusu sahnedeki bayrak detayı ise (1958 dışında) diğer uyarlamalarda pek göremediğimiz, ancak polis müfettişi Javert’in (Russell Crowe), Jean Valjean’ı tanıması için kullanılan önemli ayrıntılardan biriydi. Bu noktadan itibaren çoğu sekansta etkileyiciliği arttırmak adına hikâyeye eklemeler yapılsa da eserden çok uzaklaşılmadığını söyleyebiliriz. Romanda Jean Valjean’ın bir çocukla karşılaşmasından sonraki pişmanlığı, Kilise’de yakarış olarak betimlenmiş ancak Hugh Jackman, pasaportunu yırttığı bu sekansta öyle bir performans sergiliyor ki, romana yapılan eklemeyi bile göz ardı edebiliyorsunuz. Türü müzikal olan bir filmde, böylesine etkileyici bir oyunculuk sergilemek Hugh Jackman’a En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar adaylığı kazandırsa da rakipleri arasında Daniel Day-Lewis’in olması, şüphesiz Jackman’ın en büyük talihsizliği oldu.

Les Misérables’da Fantine kısmı, uyarlamalar arasında karakterin durumunu en iyi resmeden film olmuş. Fantine’in yaşadığı dram ve diğer birçok uyarlama da yüzeysel geçilen detaylar, bu filmde tüm hatlarıyla işleniyor. Anne Hattaway Fantine rolüne hayat verirken bir yandan oyunculuğuyla büyülüyor, diğer yandan da muhteşem bir ses rengine sahip olduğunu kanıtlıyor ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar’ını hakkıyla kazanıyor. Özellikle saçlarının kesildiği bölümdeki ağlama sahnesi, Hattaway’in izlediğim en etkili performansıydı.

Romanın Thénardier ailesi bölümüne gelince… Gelmiş geçmiş Sefiller uyarlamaları arasında en komik ve en uyumlu Thénardier çiftini oluşturan Helena Bonham Carter ve Sacha Baron Cohen, uzun ve zaman zaman sıkıcı hale gelen filmin havasını bir anda değiştiriyorlar. Romandan farklı bir yorumla izlediğimiz bu sekanslarda, Carter ve Cohen yine bildiğimiz o komik halleriyle güldürüp, filmi biraz olsun eğlenceli hale getirmeyi başarıyorlar. Çünkü esas olarak ağır bir dram olan Sefiller’in önceki uyarlamalarında benzer bir duyguyu verirken, son filmi bu noktada diğerlerinden sıyrılmayı başarıyor. Böylece Harry Potter serisinin Bellatrix’i, Tim Burton’ın vazgeçilmez oyuncusu ve eşi olan Helena Bonham Carter, ikinci kez çalıştığı Tom Hooper’ın da vazgeçilmez oyuncularından biri olacağının sinyallerini veriyor. Borat filmiyle dünya çapında üne kavuşan Sacha Baron Cohen de Sefillerin en komik Thénardier karakteri olarak yerini alıyor.

Sefillerin diğer iki önemli karakteri ve romanın aşk hikayesinin kahramanları olan Cosette ile Marius’ün bulunduğu bölümler filmde, çoğu noktada değişime uğramış ya da hızlandırmaya tabi tutulmuş. Edebiyat uyarlamalarında romana ne kadar sadık kalınırsa o denli iyi bir uyarlama olduğunu düşündüğüm için, konu eserin özünden uzaklaştıkça filmin nitelik kaybettiğine inanıyorum ki bunu en çok Sefillerin 1935 uyarlamasında hissettiğimi söyleyebilirim. 2012 yapımı Sefiller’de ise Marius ile Cosette’in aslında Luxembourg bahçelerinde tanışmaları ve Jean Valjean’a kurulan tuzağın olmaması, Eponine karakterine bazı noktalarda gereğinden fazla zaman ayrılması ve hatta Marius’ün ondan yardım istediği bölümler romandan epey farklı gelişiyor. Cosette karakterinin küçüklük halinin de (Isabelle Allen), yetişkin çağlarının da (Amanda Seyfried) oyunculuk açısından çok iyi olduğunu söyleyebilirim. Bu başarıda, Amanda Seyfried’ın daha önce Mamma Mia’da rol almasının katkısı büyüktür. Eponine’i canlandıran Samantha Barks’ın, Sefillerin 25. Yıldönümü konserinde yine aynı karakteri oynaması bu oyuncunun da etkili performansının nedenlerinden biri…

Romanın Jean Valjean’dan sonra ikinci karakteri olan Javert’e hayat veren Russel Crowe ise, Les Misérables’ın sevmediğim tarafı oldu. Çünkü Crowe, her ne kadar başarılı bir oyuncu olsa da müzikal için gerekli özelliklere ve en önemlisi yeterli bir ses tonuna sahip değil. Diğer oyuncuların yanında epey sıkıntı yaşadığı ve bunun rol yapma yeteneğine yansıdığı bir gerçek. Birçok sahnede yönetmen, Crowe’un bu açığını görselliğe önem vererek kapatmaya çalışmışsa da pek başarılı olduğu söylenemez.

Romanla birebir örtüşmese de oldukça etkileyici bir final sahnesine sahip olan Les Misérables’ın diğer bir handikabı ise süresiydi. Geçmiş uyarlamalara baktığımızda daha kısa süreye sahip olmasına rağmen, müzikal oluşu sebebiyle çoğu yerde sıkıcı hale gelebiliyor ve seyircisini filmden uzaklaştırabiliyor. Ancak yine de her şeye rağmen özellikle filmin ikinci yarısında, 1830’ların Fransa’sına değinilen yerlerde Gavroche’un sınıfsal farklılıklar ve özgürlük adına söyledikleri oldukça güzel ve önemli detaylardı. Çünkü söz konusu dönemde, 1789 Devrimi sonrası kurulan cumhuriyet yıkıldı ve monarşinin geri gelmesiyle yaşanan olayların sonucunda Fransa’da 1830 Devrimi yaşandı. Roman, işte bu devrim sonrasında ortaya çıkan kaos sürecine, cumhuriyetçi gençlerin mücadelesine büyük önem verir. Filmde izlediğimiz iç savaş bölümleri, Devrim sonrası başka bir hanedana mensup kral Louis Philippe iktidarına tepkiyi yansıtır; Victor Hugo’nun demokrat ve cumhuriyetçi tavrının bir sonucudur. Nitekim yıllar sonra ikinci kez kurulan cumhuriyetin de yıkılmasıyla Victor Hugo Fransa’dan kaçacak ve yeni cumhuriyet kuruluna dek ülkesine dönmeyecektir…

Tom Hooper’ın King’s Speech ile yakaladığı başarıyı devam ettireceğinin bir kanıtı olan Les Misérables, Sefiller’in en iyi uyarlamaları arasında yer almayı da hak ediyor. Fakat esere bağlılık açısından baktığımızda en iyisi olmadığı su götürmez bir gerçek… Genelde, günümüze yakınlığı sebebiyle 1998 yapımı Bille August uyarlaması bilinse de yapıtın gizli saklı köşelerde kalmış birçok filmi mevcut. Gelin, bu klasikleri hatırlayıp Sefiller’in serüvenine biraz göz atalım…

 

Les Misérables (1934)

1934 yapımı Les Misérables, teknik aksaklıklarına, görüntü kalitesine ve dört buçuk saati geçen süresine rağmen, kendisinden bir yıl sonra gösterime giren uyarlamadan çok daha iyi bir film. Yönetmen koltuğunda Raymond Bernard’ın oturduğu filmde Jean Valjean rolünde izlediğimiz Harry Baur’un, romanın güçlü ve dinamik Jean Valjean’ı için epey yaşlı ve hatta kilolu kaldığını düşünüyorum. Uzun mahkeme sahneleri ve 1830 olaylarının anlatıldığı kısımlar Les Misérables’ın süresini uzatırken; Jean Valjean’ın iç sesine neredeyse hiç yer verilmemesi bazen olayların anlaşılmasını güçleştirebiliyor. Romandan ufak tefek detaylar atlansa da, olaylar genel hatlarıyla esere sadık kalınarak anlatılmaya çalışılmış. Hatta Jean Valjean’ın kaçışından Cosette ile karşılaştıkları sahnelere kadar birçok yerde romanda okuduğunuz detaylara yer verilmesi ve en önemlisi sahneler arası geçişler filmin güzel yanlarını oluşturuyor. Harry Baur, Javert rolündeki Charles Vanel ve Cosette’in küçüklüğünü canlandıran Gaby Triquet dışında çok iyi performansların sergilendiğini söyleyemeyeceğim film yine de romanın tutkunlarının mutlaka izlemesi gereken önemli bir yapım.

 

Les Misérables (1935)

Baştan söyleyeyim, Sefiller’i okumuş biri olarak bu filmi hiç sevmedim. Sefilleri adeta bir aşk hikâyesine çeviren bu film aynı zamanda eserin 1952 yapımı filminden sonraki en kısa süreye sahip filmi. Bu açıdan izlenilebilirliği artsa da, Jean Valjean’ın Cosette’e duyduğu aşkın bir babanın kızına duyduğu aşktan, bir erkeğin kadına duyduğu aşka dönüştürülmesi filmi en kötü Sefiller uyarlaması olarak addetmeme sebep oldu. Evet, romanı okurken bazen Jean Valjean’ın aşkının farklı olabileceği izlenimine kapılıyorsunuz ancak zamanla bunun bir babanın kızına duyduğu sevgiden, bağlılıktan farklı olmadığını görüyorsunuz. Ayrıca Cosette’in, Fantine’e kavuşması diye bir bölüm var ki romanın tümden değiştirileceği korkusuna kapılmanıza yol açıyor ve bu korku ilerleyen sahnelerde gerçeğe dönüşüyor. Richard Boleslawski’nin yönetmenliğini yaptığı, Friedric March’ın Jean Valjean, Charles Laughton’ın Javert ve Rochelle Hudson’ın Cosette karakterlerine hayat verdikleri filmde performans açısından Laughton daha ön plana çıkıyor. Sonuç olarak romanın özünden çok uzaklaşan 1935 yapımı bu uyarlama bana göre, ancak romanı okumayanların sevebileceği türden bir film…

 

Les Misérables (1952)

Romanın uyarlamaları arasında 105 dakikalık süresiyle en kısa film olma özelliği taşıyan bu Hollywood yapımı Lewis Milestone imzası taşıyor. Filmde, Jean Valjean’ı Michael Rennie, Cosette’i Debra Paget, Javert’i Robert Newton ve Fantine’i ise Slyvia Sidney canlandırıyor.

 

Les Misérables (1958)

Diğer pek çok uyarlama gibi kürek mahkûmlarının yaşadıklarını gösteren sahnelerle açılan filmde, bu kez Jean Valjean rolünde Jean Gabin’i izliyoruz. Küçük atlamaları saymazsak romanla paralel olarak gidilen filmde, özellikle Marius’ün geçmişine değinilmesi, Thénardier ile olan bağlantısının verilmesi sevdiğim kısımlar arasındydı. İlginç olan ise Eponine karakterine fazlaca yer verilmesiydi. Hatta çoğu yerde Eponine’in, Cosette’in bile önüne geçtiğini söyleyebilirim. Dört saate yakın süresinin önemli bir kısmını oluşturan iç savaş sahnelerine rağmen, romanla neredeyse birebir örtüştüğü için Jean Paul Le Chanois tarafından beyazperdeye aktarılan bu yapım en sevdiğim uyarlamalardan biri oldu.

 

Les Misérables ( 1982)

İşte Sefiller’in en güzel uyarlaması… Robert Hossein yönetmenliğinde çekilen film, 1958’den de öteye giderek romana en sadık kalan uyarlama olmuş. Jean Valjean rolünde izlediğimiz Lino Ventura’nın yanı sıra, Fantine’i canlandıran Evelyne Bouix’in performansları müthişti ve Anne Hathaway’den sonra en sevdiğim Fantine karakteri oldu. Filmin romandan tek farkı final sahnesiydi ve sadece daha dramatik hale getirilmişti. İç savaş kısımları fazla uzatılmadan anlatıldığı için üç saatlik süresine rağmen sıkılmadan izlenilebilecek bir film. Eğer esere çok bağlı bir Sefiller izlemek istiyorsanız, 1982 yapımı Les Misérables’ı atlamamanızı tavsiye ederim.

Les Misérables (1995)

1900’lerin başı… Sefiller’in modernize edilmiş bir uyarlamasıyla karşı karşıyayız… Romanı birebir anlatmak yerine farklı olaylar ve farklı karakterlerden yola çıkarak, her iki hikâyeyi ortak bir noktada buluşturan film, Henry Fortin adında birine atılan iftira sonucu hapse düşmesiyle başlıyor. Jean Valjean ile ortak noktaları bulunan bu karakterin eşi Catherine, yaşadıkları sonucunda adeta bir Fantine’e dönüşürken, oğlu da kendisine bakan bir adam sayesinde (bu da Thénardier özellikleri taşıyor) babasının ismini alarak büyüyor ve Cosette karakterine benzemeye başlıyor. Nitekim okuma yazma bilmeyen oğul Henry Fortin’e okuması için Victor Hugo’nun Sefiller’i öneriliyor. Fakat kitabı kendisi okuyamayan Fortin’in kısa bir süre sonra, Almanya’nın Fransa’yı işgali döneminde Yahudi bir aileyle yolu kesişiyor ve bu aile bir yandan ona kitabı okurken bir yandan da aralarda Sefillerden bölümler izliyoruz. Böylece Les Misérables müzikleri, Sefiller’e yapılan ilginç göndermeleri, 1934 filminden yapılan alıntısı ve gerçek “sefilliği” gösterme çabasıyla oldukça etkileyici ve güzel filmlerden biri haline geliyor. Claude Lelouch’un yönetmenliğinde çekilen filmin başrolünü üstlenen Jean-Paul Belmondo’nun harika performansıyla bu film, Sefiller’in farklı bir uyarlamasını görmek isteyenler için iyi bir fırsat.

 

Les Misérables ( 1998)

2012 yılına kadar Sefiller’in en bilinen uyarlaması kuşkusuz Liam Neeson’ın başrolünde olduğu ve Bille August tarafından sinemaya aktarılan filmdi. Bu kez filmde Javert rolünde izlediğimiz usta oyuncu Geoffrey Rush’un yanı sıra, Fantine rolünde Uma Thurman’ı ve Cosette karakterinde de Romeo ve Juliet’ten hatırladığımız Claire Danes’ı görüyoruz. Bazı noktalarda romandan epey uzaklaşıldığı gibi Eponine ve hatta Thenardier karakterleri tamamen geri planda bırakılmış. Filmde ayrıca Fantine ile Jean Valjean’ın ilişkisi ise daha farklı bir boyutta karşımıza çıkıyor ve Javert karakterine daha fazla önem atfediliyor ki nitekim final sahnesi bunu doğruluyor. Liam Neeson ve Geoffrey Rush’ın oyunculuklarıyla ve kurgusuyla keyifle izlenebilecek bir Sefiller uyarlaması olan bu film, ne yazık ki Victor Hugo hayranları için hüsran olmaktan öteye gidemedi…

Başak Bıçak
1987, İzmir doğumlu… Sinemayla olan aşkı henüz ilkokuldayken gittiği Aslan Kral filmiyle başladı. Öylesine sevmişti ki bu filmi, yıllar sonra tekrar izlediğinde kaybettiği bir oyuncağını bulmuş gibi mutlu oldu. Lisede okuduğu Fransız koleji ise her şeyin başlangıcı oldu. Dans tutkusunun sadece halk oyunlarıyla sınırlı olmadığını anlayıp o günden bugüne hep dans etti, bu sayede bir çok ülke gezdi, hala da dans ediyor. Üniversitede Tarih bölümüne girerek yaşam enerjisiyle hiç ilgisi olmayan bir meslek tercih etti. Bir de üzerine Avrupa Tarihi Yüksek Lisansı yaptı ki hayatın ne kadar çekilmez olur görebilsin diye… Bunların üzerine tarihi çok sevdiğini söylemek biraz tuhaf olur sanırım, ama gerçekten seviyor. Üniversitede tarihe gömüldüğü zamanlarda, yüksek lisansta da tezini bitirmeye çalıştığı şu günlerde sinema her zaman onun için kaçış noktası oldu. Bitmek bilmeyen izlenmesi gereken filmler listesiyle uğraşırken tezini ihmal etti ama bu sayede Öteki Sinema’da yazarlığa ilk adımımı attı. Ve sinema yazarlığının onu ifade eden en güzel yollardan biri olduğunu keşfetti. Tarih, dans ve sinema tutkusuna bir de şarap sevgisini ekledi ve sanırım bu gidişle yine bambaşka bir iş yapacak. Hayat onu sürprizleriyle karşılarken, o da tutkularına yenilerini eklemeye kararlı…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.