Kadın ve erkek tanıştı, aşık oldular, sonunda kaçınılmaz aldatma yaşandı. Bu dosyamızın konusu Bağlanma Fobisi, bir başka adıyla Issız Adam Sendromu…

Bağlanamama sorunu sanki bir trend. Hemen hemen herkesin çevresinde bu sorunu yaşayan ya da buna maruz kalan biri mutlaka var. Sorun esasen fobi. Her ne kadar sadece erkeklerde görülmesede Türkiye deki en yakın ve en çok bilinen örneği Issız Adam filmi olduğu için terim bağlanma fobisi yerine Issız Adam fenomeni olarak zihinlere yerleşti.

Yerli ve yabancı sinemada da bu konuyla alakalı karakter örnekleri her geçen gün artıyor. Bu da demek oluyor ki bu fobi gittikçe çoğalıyor. Benimde kendi çevremde buna sıkça rastlıyor olmam beni sinemaya yansıyan karekter örneklerini düşünmeye itti. Bu sebeple bu ay hafızamı zorlayarak aklıma gelen ve konuyla ilgili filmleri ele almak istedim.

İlk aklıma gelen film Closer. Filmin dili tiyatro oyunundan uyarlandığı için çok yapay gelsede filmin sonunda tek yapay olan şeyin dili olduğuna karar vermek oldukça kolay.Anna (Julia Roberts) başarılı bir fotoğrafçı. Yine kendisi gibi başarılı olan dermatolog Larry ile hayatını birleştiriyor ama aklı sürekli olarak aklını çelmeye çalışan başarısız ama duygusal yazar Dan’de kalıyor. En sonunda ise Dan Anna’nin aklını çelmeyi başarıyor. Kocasını aldatıyor. Bir sene sonra vicdan azabıyla onu terk etmek için beklerken Larry onu bir fahişeyle aldattığıni itiraf ediyor. İşler bu noktada da kolaylaşmiyor çünkü Larry ayrılmak istemiyor. Anna’nın Dan’e aşık olduğunu itiraf etmesine rağmen. Dan ise Alice’le (Nathalie Portman), Londra sokaklarında ona araba çarptığında onu kurtarıp hastaneye götürdüğü günden beri birlikte. Yani filmin ilk sahnesi itibariyle. Ortada birbilerini aldatan 3 karakter var. 3’ü de karşısinda ki artık yabancı olmadığında başka birine yöneliyor. 3’üde masum değil ama fazlasıyla dürüst. Seyirci olarak 3’ünede öfke duyabiliyoruz. Diğer tarafta ise striptizci olup seksten ve aldatmaktan çok uzakta olan bir karakter var. En başından beri onun için üzülmemek elde değil. Diğer 3 karakter bağlanma fobisi yaşarken o tam tersi ilk günden beri Dan’e bağlı. En başından beri terk edilme korkusu yaşıyor , en başından beri kendine güvensiz ve en başıdan beri yoğun bir biçimde Dan’e odaklı. Bu sebeplerle o mükemmel bir kaygılı/kararsız bağlanma örneği. Filmin sonunda ki sahneyle birbirlerine karşı sadakatsiz ama bir o kadar dürüst olan bu 3 karakterin karşısında sadakatli ama en başından beri kendi kimliğini saklayarak aslında en başından beri dürüst olmayan Anna filmin en büyük ve en karmaşık süprizi. Konusu, tarzı ve içinde barındırdığı karakterleriyle benim izlerken hala muazzam bir keyif aldığım bu film Bağlanma Fobisi (Commitment Phobia) verilebilecek en iyi örneklerden bir tanesi.

Filmden biraz daha bahsetmek gerekirse:

1964 doğumlu Ingiliz oyun yazarı Patrick Marber’ın yazdığı Closer’ı yine kendi sinemaya uyarladı. Yönetmenliğini de The Graduate filmiyle en iyi yönetmen ödülünü almış olan Mike Nichols üstlendi. Filmdeki rolleri ile Clive Owen ve Natalie Portman Akademi Ödüllerine aday gösterildi.

Gelelim Issız adama..

Kendini Ada’yla özleştiren kadınlar, içlerinde ki Alper’le beyaz perde de yüzleşen erkekler ve sinema da akıtılan göz yaşları.. Aradan uzun yıllar geçmedi. Bu yüzden film çıktığı dönemde olanlar ve konuşulanlar sanırım eksiksiz hafızamda. Alper 30’lu yaşlarında bağlanma sorunu yaşayan bir erkek. İlişkilerini sadece cinsellik üzerine kuruyor. Sonrasın da ise Adayla tanışıyor. Önce onu elde etmek için elinden gelen her seyi yapıyor. Belki de gerçekten aşık oluyor ondan sonrada terk ediyor ve çektiği ayrılık acısı beyaz perdeye yansıtılıyor.

Issız Adam bağlanma sorunu tanımının çok net ve en doğru tanımlarından bir tanesi. Nitekim kişisel fikrim o gün bu gündür değişmedi. Filmde bir şeyler eksik! Olayları seyirci olarak çok net gözlemleme şansı bulsakta sebepler konusunda Alper’in neden böyle davrandığı konusunda çokta fikir sahibi olamadık.

Hikaye içine Alper’in geçmişini bilen tek unsur olarak giren anneye rağmen film bize neyin neden olduğunu söylemedi. Bu sebeple Issız Adam benim için ıssız adam olmaktan çok “eksik adam” olarak kaldı. Yine de bir çoğunluğu etkileyip, en azından durumu bu kadar net anlatabildiği ve konusuyla Türkiye deki nadir örneklerinden biri olduğu için, konu bağlanma korkusu olunca Issız Adam’ı hatırlamadan ve anmadan geçmek imkansız.

Ps: Ben filmin sonunda adam eşcinsel olduğunu keşvedecek sanmıştım. Tahminim yanlış çıkıncada baya moral bozukluğu yaşamıştım.

The Unbearable Lightness of Being (1987) Türkçesiyle Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği..

Bir Philip Kaufman filmi olsada filmin ismi söylendiğinde aklıma gelen Kaufman dan daha çok Milan Kundera oluyor. Kitabın tadı ayrı yinede Daniel Day-Lewis’le birlikte filmin yeri de bir o kadar ayrı.

Bu filmle ilgili bahsecek çok sey var nitekim konudan sapmamak gerektiği için filmi sadece Bağlanma Sorunu Sorunsalı ile ele alacağım.

Çapkın doktor Tomas’ı anlayan bir tek Sabina var. Başka kadınlarla ilişlerine devam ederken sıklıkla Sabina’ya dönmeye oldukça sadık ve bağlı. Diğer yandan naïf ve duygusal Tereza ile evlendikten sonra hayatı az da olsa değişiyor ama tek kadına bağlı olmayı başaramıyor. Filmin en güzel noktalarından bir tanesini bağlanma olgusunu sadece ilişkilerle vermemesi. Tereza kocasına olduğu kadar ülkesine de bağlı. Prag’da ki komunist işgalinin peşini İsviçreye gidince de bırakmıyor. Bir sure sonra da başka bir ülkede olmak istemiyor ve işgale rağmen ülkesine geri dönuyor. Onun sadakati her şeye ve herkese baki. Tomas ise başka bir ülkede olup olmayı önemsemiyor. Tereza gibi ülkesine olanları her an yüzünden okuyamıyoruz. Diğer yandan     Sabinayı görmekten ve Tereza’nın peşinden ülkesine geri dönmekten de kendini alamıyor. Bağlanma sorunu olan biri için kadınlarından vazgeçememek de oldukça çelişkili ve ironik bir bağlılık.

Çapkın ve sadakatsiz Tomas’a rağmen filmdeki en büyük ve en düşündürücü bağlanma sorunu Sabina’ya ait. Kendisine seçtiği erkek profili olarak Tomas’dan sonra evli bir profosörle ilişkisi başlıyor. Profosör karısından Sabina için ayrılınca da Sabina ortadan yok olmayı seçiyor. En başından bağlılığın olmayacağı ilişki ve erkek modellerini seçmesi aslında kendisinde var olan bağlanma sorunuyla doğrudan ilgili. Bağlanma sorunu olarakta tanımın filmde Tomas’dan bile açık örneği.

Başında söylediğim gibi The Unbearable Lightness of Being içinde tarihide barındıran çok yönlü bir film, bir hikaye. Daniel Day-Lewis bu sene Oscar’a adayken ve alma şansı çok yüksekken eski filmlerini hatırlamak isteyenler işe bu filmle başlayabilirler.

Harold and Maude

Bu filmin janrının komedi diye anılmasını bir türlü anlayamadım. Her anı ve her saniyesi izlediğimde beni oldukça üzmüştü. Depresif karakterli ve ölüm takıntılı 20 yaşındaki Harold, hayata bir türlü tutunamayarak boş zamanlarını sürekli cenazelere katılarak geçirir. Defalarca intihar teşebbüsünde bulur. Bu girişimlerin hiçbiri başarılı olmasa da, takıntısından bir türlü kurtulamaz.

Bir gün, yine gittiği bir cenaze sırasında tanıştığı 79 yaşındaki Maude ile çok sıradışı bir arkadaşlık geliştirirler. Harold’un aksine, son derece neşeli ve hayata bağlı bir karakter olan Maude, Harold’a hayatla ilgili bilmediği tatlar yaşatır ve olay bir aşk hikayesine döner. Annesinin evlendirme teşebbüslerinin hepsine karşı çıkan Harold, bir gün herkese Maude ile evlenmek istediğini açıklar. Aralarında ki yaş farkı sebebiyle de bu kimse tarafından sevinçle karşılanmaz.

Filmde ki bağlanma sorunu Maude’a ait. Bunu anlamak için filmin sonuna kadar beklemek gerek. Bu filmi izlememiş olanlar olabileceğini düşündüğüm için daha fazla spoiler vermek istemiyorum. Tek ekleyebileceğim hikayesi ve içinde barındırdığı bağlanma sorunuyla klişeden cok uzakta bir film olduğu..

Duvara Karşı (Gegen die Wand) Uyuşturucu bağımlısı bir erkek ve intihara meyilli daha öncede girişimde bulunmus bir kadın. Ikisininde bağlanma problem var ikisininde son durumda ki hallerine gelmek icin geçmişten gelen trajik sebepleri var. Bütün bunların yanı sıra birbirlerine aşık olacak olmalarıda ekstra bir sorun olarak filme dahil olduktan sonra daha da film daha da karmaşık ve dramatik bir yola seyirciyi sokuyor. Fatih Akının bol ödüllü bu filmi bağlanma sorunları konu başlığı altında da bir kez daha izlenmeyi kesinlikle hak ediyor.

Konu sinema açısından bile oldukça hassas. Bu sebeple her filmden kısaca bahsedip geçmek imkansız. Hazır başlamışken bu konuyla ilgili daha fazla film izlemek isteyenler için son dönem Hollywood sinemasından daha light seçeneklerden Love and Other Drugs (2010), Life as We Know It (2010) ve No Strings Attached( 2011) tavsiye edebilirim. Daha alternatif seçenekleri seçmek isteyenler ise The Banishment (2007), The Good Night (2007) ve Blue Valentine filmlerini tercih edebilirler. Türk sinemasından devam etmek isteyenlere de Kaybedenler Kulübüyle Türk sinemasının kültleşmiş filmi Selvi Boylum Al Yazmalım son iki tavsiyem olabilir.

Son olarak ‘Bağlanma Sorunun’ toplumda görülme sıklığına gore sinemada karakterlere yansımasının hala az olduğun düşünüyorum. Bu sebeple ilerleyen dönemlerde konunun sinemada daha sık ve daha farklı karakterlerle karşımıza çıkacağı kehanetinde bulunabilirim.

MERVE İNCE

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.