Alkışlarken oturmayın!

Bu yıl Oscar törenlerinde en çok konuşulan olaylardan biri, Albert Nobbs’daki performansıyla Glenn Close’un “Demir Leydi”deki performansıyla Meryl Streep’le karşılaştırılmasıydı. Diğer rakiplerine uzak ara fark atacağı belli olan bu iki ustadan kazanan Meryl Streep olmuştu. Elbette ki, biyografik filmlerin olası etkileyiciliğini arkasına alan Meryl Streep oldukça avantajlı bir portre ortaya koymuştu. Oscar’ı hak etmişti. Ben de böyle düşünüyordum. Ta ki, 31. İstanbul Film Festivali’nde “Albert Nobbs”u izleyene ve Glenn Close’un performansını görünceye kadar…

Albert Nobbs kadınların bağımsız olmalarının hiç de desteklenmediği 19. yüzyıl İrlanda’sında hayatta kalma mücadelesi vermektedir. Uzun zamandır erkek kılığında, Dublin’in en lüks otellerinden birinde çalışan Albert, sırrının ortaya çıkmaması ve hayalini kurduğu tütün dükkanını açmak için çaba sarf eder.

Daha çok televizyon dizileriyle adını duyuran sinemada ise “Mother and Child” ve “Passengers” ile yeteneğini sergileyen Rodrigo Garcia’nın yönettiği filmde Glenn Close’a, Mia Wasikowska, Aaron Johnson, Janet McTeer, Jonathan Rhys Meyers ve Pauline Collins gibi isimler eşlik ediyor. Glenn Close’a geçmeden önce neredeyse onun kadar başarıyla işin altından kalkan bir diğer oyuncuya, Hubert Page’ı yani yine bir erkeği canlandıran Janet McTeer’den söz edelim. Cüsseli yapısı ve kalın ses tonuyla birçok izleyiciyi ters köşeye yatıran aktris, Close’la olan sahnelerinde onunla çok iyi paslaşıyor.

Close için ise söyleyecek o kadar çok şey var ki… Son zamanların en iyi oyunculuk performansını sergilediği ortada; Uzun zamandır erkek kılığında yaşam savaşı veren Albert’in, umut dolu hayallerini gerçekleştirmek için nasıl çabaladığını, hayallerine kavuşmak için bir kadının peşinden nasıl gittiğini, insan hayatının en acı anlarının damıtıldığı dramı nasıl şekle soktuğunu öylesine somut bir şekilde görüyoruz ki… Burada bir noktaya dikkat çekmek isterim. István Szabó’nun öyküsünden yola çıkılarak yazılan senaryoda üç kişinin imzası var ve bunlardan biri de Glenn Close. Close’un senaryoda ağırlığının olması, kuşkusuz ki ortaya koyduğu performansın pürüzlerini indirgemesine, mükemmelliği parlatmasına yol açmış.

Filmin seyirciye geçirdiği öylesine önemli duygular var ki. Cinsiyet farklılığının iki insan arasındaki yakınlaşmada, dayanışmada bazen ne kadar önemli, çoğu zaman da ne kadar önemsiz olduğunu ortaya koyan film, insanoğlunun kötücül yanlarını da tüm çıplaklığıyla çarpıyor seyircinin yüzüne.

Kadın erkek hiç fark etmez, son zamanlarda izlediğiniz en dokunaklı film olacağına bahse girerim. Mutlaka izleyin, izlettirin. Ve filmin sonunda bu olağanüstü performansları alkışlarken lütfen oturmayın.

 

Fırat Sayıcı
1979, İstanbul doğumlu. 2001 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Malzeme Mühendisliği’nden yüksek lisansla mezun olmasına rağmen, üniversite yıllarında yaptığı sinema kulübü başkanlığı sayesinde, geleceğini ve mesleğini sinema-tv üzerine kurmaya karar verdi. Çeşitli kısa film, belgesel çalışmalarıyla işe koyulan ve Yıldız Kısa Film Festivali'nin kurucularından olan Fırat Sayıcı, yurt çapında çeşitli kısa film festivallerinde de jüri üyeliği yaptı, kısa film üzerine workshoplar düzenledi. 2008’de Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler bölümünden mezun olan Fırat Sayıcı, Selçuk Üniversitesi Radyo-Televizyon-Sinema Bölümünde yüksek lisans öğrenimini tamamladı. Şu an aynı bölümde doktorasını yapmaktadır. SİYAD üyesidir. TRT'de metin yazarı olarak başladığı televizyon macerasında birçok kanalda çeşitli programlarda görev aldı, sinema programları yaptı. Kurduğu Mad Informatics Ajansı’yla sinema-tv ve eğlence sektörüne PR ve sosyal medya hizmeti vermeye başlamıştır. "Türk Sinemasında Gerçekçilik" ve "Yeni Başlamayanlar İçin Sinema" adında iki sinema kitabı yayınlanmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.