Banu Bozdemir / Murat Tolga Şen

Mar Konya’nın Çumra ilçesinde geçen bir taşra hikayesi. Üç erkeğin etrafında filmde onlara şehirden gelen bir diş hekimi kadın eşlik ediyor. Yılanlar, salyangozlar ve insanların yaşamları, modern dünyanın dışındaki yaşamlar bu filmin konusu. Caner Erzincan’ın ilk yönetmenlik denemesinde Begüm Kütük ve Volga Sorgu başrolde. Begüm Kütük ve Caner Erzincan bize filmi anlattılar, iyi okumalar…

Mar filminin sürecini senden dinleyelim, nasıl başladı, bir ilk film olarak nasıl şekillendi?
Caner Erzincan:
Yaşadığım kent ve coğrafyayla ilgili olarak içimde birtakım sorunlar belirmeye başlamıştı. Taşrada yetişip kente geldikten sonraki modern dünyanın sisteme ayak uydurmasıyla beraber tüketim ilişkileri de iç içe geçti. Bunun yansımaları artık taşrada da büyük oranda yaşanıyor. Üretim miktarı, üretim ve emek dengesiyle kazanılan değerler arasındaki uçurumlar kanıma dokundu. Bu hikayeyi görünce bir şeyler yazmak istedim. Mar filminin hikayesi aslında gerçek. Salyangoz toplayan insanların gerçek hikayeleri ve yılancılıkla yaşamını sürdüren insanların gerçek yaşamını bir hikaye etrafında toplayarak yazdım. Benim için bu bir dertti ve bunu çekmek için de zamanı bekliyordum.

Mar süreci senin için nasıl başladı?
Begüm Kütük:
Önce senaryoyu yolladı Caner. Okudum ve çok etkilendim. Güzel ve hazin bir aşk hikayesi vardı. Daha okuduğum anda sahneler gözümde canlanmaya başladı. Maddi olanaksızlıklardan dolayı beklemek zorunda kaldık. Bir süre erteledik, erteledikçe heyecanımız da arttı. Belki bu daha da motive etti bizleri. Heyecanla dahil olduğumu söylemeliyim.

Taşrada, kasabada geçen bir hikaye sonuçta. Bu yanı seni nasıl etkiledi?
Çok hızlı bir şehirde yaşıyoruz. Kendi adıma hiç görmediğim, tanıklık etmediğim bir dünyayı anlatıyordu. Birbirinden yaşça farklı üç jenerasyon erkeğin yaşam mücadelesi ve idealist bir diş hekiminin gidip orada görev yapması. Taşradaki diş hekiminin öyküsünde aynı zamanda o kadar tatlı bir aşk öyküsü var ki, aslında o beni çok cezp etti ve etkiledi.

Biraz imkansız bir aşk hikayesi galiba değil mi?
Evet öyle olunca da farklı bir deneyim olacaktı. Bugün popüler sinemaya baktığımızda dizilerden bağımsız projeler çok görmüyorum ben. Sinema büyüdü ama bu hikaye farklı olduğu için daha heyecan vericiydi. Hatta Volga (Sorgu) sen niye geldin buraya dedi. Ben de sen niye geldin dedim. Okudum ve çok etkilendim dedi. Ben de çok etkilendim dedim. Öyle yani filmin duygusu…

Filmde bazı zıtlıklar var. Çatışmalar…

C.E: Film zaten başlı başına zıtlıklardan oluşuyor. Kent yaşamı ve taşra. Birbirinden farklı iki yaşam vardı ve bu yaşam hikayenin her yerine dahil oldu. Karakteri tek olarak düşünebilirdik. Yılmaz karakterinin çocukluğu, ergen ve yaşlılık dönemini anlatıyor hikaye. Taşrada her şey belli bir düzen içinde gider. Doğarsınız, hayatın size verdiği ölçekte hayatınızı sürdürürsünüz. Bu filmde de öyle bir örgü var. Salyangoz toplayıcılığıyla başlayıp yılan avcılığı ve sonra ergen dönemde alınan zararlarla devam eden bir süreç. Ergen fotoğrafında bütün hayatı görebiliyoruz. Bu zıtlıklara gönderme olarak da bir kentli kadın figürü lazımdı. Begüm’ü gördüğüm zaman ben ‘bu’ dedim. Begüm Bahar karakterine çok yakın. taşraya daha uzak duruyor şehirli kadın görüntüsüyle.

Bir yönetmen oyuncusundan ne bekler, karşılıklı nasıl şekillenir o rol ve yönetme duygusu?
C.E:
İlk filmimdi çok büyük tecrübelerim yoktu. Karakterlerdi benim için önemli olan. Taşraya uygun fiziki özellikler. Senaryodan algıladıkları, senaryoya katacakları ve beraber nasıl çalışacağımızdı önemli olan. Bunları yapınca da zaten benim karakterlerimi onlarda gördüm. Tartışmayı severim, Begüm’ün itiraz ettiği yerler de olabiliyordu. Tek kişi olarak girmedim sonuçta bu filme. Bir ekip vardı ve en doğru uyumu yakaladık.

B.K: Çok uyumlu çalıştık, hepimizin enerjisi tuttu, ortak payda da buluştuk. Oynarken de, okuma provası yaparken de o kolektif anlardan çok keyif aldık. Ekibin uyumlu olması sete de yansıdı.

Filmin genel ruhu nasıl, minimal bir havası var diyebilir miyiz?
C.E:
Evet diyebiliriz. Ama yazarken minimalize etmek kaygısıyla yazmadım. O hikaye ne gerektiriyorsa onu yaptım. Kamera, oyunculuklar, ışık, açılar o yaşamı anlatmak zorundaydı. Köyde aşırı ışık ve makyaja gerek yoktu. Durağan bir hayat ve resim. Bundan sonraki senaryolarda tam tersi olabilir. O zaman da ona uygun atmosfer yaratırız.

B.K: Belgesel niteliği taşıyor gibiydi, hiç makyaj yapmadık. Oradaki yaşantıya ışık tutan bir film. Sanki biz iki saat boyunca oradaki ailenin hayatına tanıklık ediyoruz. Çok yalın ve naif bir film.

C.E:
Yavaşlık kime ve neye göre değişiyor onunla ilgili bir durum var. Nuri Bilge sinemasında yavaşlığın bir anlamı vardır. O kimseyi sıkmaz ve gereksiz bir tarafı da yoktur. Açı ölçekler daha yavaş ilerliyor. Mesela ilk 20 dakika bayağı yavaş çünkü öyle ilerlemesi gerekiyor. Ama daha sonra olay ve örgüler daha aktif hale geliyor.

Çekim sürecinde yaşadığın en büyük zorluk neydi mesela?
B.K
: Benim için en büyük zorluk sıcaktı. Tansiyonlarımızı dengeleyip çalıştık. Yılanlar vardı, o da zorluktu.

Yılanları nereden temin ettiniz? Türk sinemasında yılan kullanımı yaygın olan bir şey değildir…

C:E: Merkezlerden aldık, onların eğitmenleri vardı. Onların ayrı bir odası vardı.
B.K: Yemek yiyoruz, yılanlar yedi mi diye soruyoruz. Caner onlar yedi diyordu. (Gülüşmeler) Yılanlar her anlamda vardı yani hayatımızda.

Adana Film Festivali’nde yarışacak… Adana ilk bir adım oldu. Başka festivaller, başka yolculuklar da olacaktır…

C.E: Uluslar arası ve Cannes ve Venedik festivaliydi ilk istediğimiz ama onlar da istediğimiz şeyi elde edemedik. Adana’ya zaten göndermek istiyorduk. Onun anlamı önceden de vardı. Orada en iyi belgesel ödülü almıştım. Bu sene jüri oluştururken falan attığı çok doğru adımlar var. Kapsamı vs… Bunu daha da arttırdı. Yılmaz Güney isminin orada olması da bunu da etken kılan şeylerden.

Son zamanlarda çekilen filmleri nasıl buluyorsun, nasıl değerlendiriyorsun?

C.E: Çok başarılı işler ve onlar da hak ettiği değeri buluyor zaten festivallerde. Bizim filmimizin de öyle bir yanı olduğunu düşünüyorum açıkçası. Sanatsal bir gaye olarak derdi ola bir film olduğunu düşünüyorum. Belli bir jüri var ve onların hissiyatlarına kalmış bir durum var, karşılıklı olursa o hissiyat ödül alırız tabii, olmazsa da yolumuza devam ederiz.

Kadın oyunculara pek rol yazılmaz, erkek oyuncular daha ön plandadır. Bu filmde de biraz böyle. Senin de hissiyatın bu yönde midir?
Bu da tartışılır, göreceli bir durum bu da. Ben de bu filmdeki performansıma dair daha fazla sahne isterdim. Şimdi düşündüğümde kendi filmimiz için neden ben de aday olmasaydım diye soruyorum. O kadar şanslı bir karakter değildi. Sınırlı olduğunu ben de düşünüyorum. Ve kadın hikayesi yok gerçekten de. Daha fazla kadını anlatan hikaye olmalı. Bu kadın senarist eksikliğinden de kaynaklı olabilir mi diye düşünüyorum. Kadın odaklı filmler isterim yani.

C.E: Kadının yerinin biraz daha erkeğe göre aşağıda olması, erkeğin daha fazla iktidarda olması da bunda etkili. Sinemada da etkili bu. Bizim filmde gizli bir kadın karakter rolü var. Herkesin bir kadın arayışı var. Onların hayatlarındaki eksiklik kadın eksikliğinden dolayı idi.

B.K: Bağımsız bir film ve ilk film olarak bayağı elini taşın altına koymuş bir proje. Ciddi bir şeye soyundu Caner. İlk filmiyle 14 film arasına girmek de önemli bir şey. Bundan sonraki yönünü merak ediyorum ben aslında.

C.E: Festivalde iyi bir derece alırsak otomatikman diğer işler için bir kapı açılmış olacak. Adım atmış olacağız başka işler için… Yaşanılan zorlukları aşmış olacağız. Belki de kendi çabamla yapmış olduğum bu işten sonra iyi bir yapımcıyla çalışma imkanı yakalayacağım. Hepsi güzel umutlar…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.