Banu Bozdemir

Erkek çocuklar biraz haylaz olur. Kız çocuklarının hepsinin bir saklama kutusu olurdu. Benim üç buçuk yaşındaki kızımın bile var. O dönemde masaların altına girmek, ayakkabıları birbirine bağlamak gibi oyunlar vardır. Çocukluk böyledir. Bu aslında ne kadar evrensel bir dil yakaladığımızın göstergesi. Şuna üzülüyorum bu eleştirileri yapan arkadaşlar demek ki çocukluklarında bunları yaşamıyorlar

Aşk Tesadüfleri Sever, içinde birçok hissi barındıran, hatta duygudan duyguya atlayan bir film… Tesadüflerin eşlik ettiği filmde Belçim Bilgin Erdoğan ve filmin yönetmeni Ömer Faruk Sorak’la konuştuk. Filmden yola çıkarak hayatın tesadüflerine ve gerçeklerine daldık… Uzun soluklu bir konuşma oldu, Sorak ‘bu benim gerçek anlamda ilk sinema filmim’ dedi, Bilgin ise ‘rol aldığı en güzel film’ olduğunu söyledi… Huzurlarınızda…

Filmin tarihsel bir yolculuk hali var sanırım, biraz ondan bahsederek başlayabiliriz…
Ömer Faruk Sorak:
1977 yılında doğan kız ve erkeğin 33 yıl sonra karşılaşma hikayesi. Karşılaştıklarında da geriye dönüp geçmişte hayatları nerelerde teğet geçmiş, nerelerde kesişmiş anlatırken ister istemez o 33 yıllık tarih içinde de yolculuk etmiş oluyorsunuz. Aşk ekseninden ve bu ikilinin kendi hayatından dışarı çıkmadık. Tür olarak bir ‘aşk filmi’ olarak kodladığımız filmi bir başka mecrada değerlendirecek, konuşacak bir konu olsun istemedik. Neyi görüyoruz. İşte o dönemin bakkalı, yoğurtçusu, arabasını, müziği, konuşmasını… O dönemin ruhu var diyebiliriz.
Belçim Bilgin: Dizilerde ve başka yapımlarda daha çok siyasi boyutu ele alınmaya başlandı ama bizde daha çok o zamanın ruhu ve atmosferiyle ilgili şeyler bulacak izleyici. Çok nostaljik şeyler var. Seçilen öğelerin hepsi ortak olacak şeyler, izleyenler kendilerinden bir parça bulacaklar o yüzden.
Tesadüf: kader mi bu filmde? İki insanı kavuşamama halinden nerelere uzanıyoruz?
Ö.F.S:
Bu iki kavram bazen aynı, bazen de birbirini tamamlayan şeyler olarak değerlendirilir. Tesadüfler insanın kaderine yol açar ya da o tesadüf değil kaderdir. Hatta son dönemlere tesadüf üzerine bir şey okuyorum. Tesadüf ne demek, tavafuk ne demek gibi işi daha tasavvufi boyutu üzerinden değerlendiren durumlar var. Oysa tavafuk böyle kesişmeler insanın kaderini belirler buna tesadüf gibi basit anlamlarda karşılık bulamayız gibi söylemlerde var. Hayat tesadüflerle doludur, aslında tesadüf diye bir şey yoktur. Bizim filmimizin özü bu. Bu lafta bana değil Yılmaz’a (Erdoğan) ait. Neden sonuç ilişkilerini de belirler aslında insanın yaptıkları yapmadıkları. Kaderini belirleyen şeyler bunlardır aslında insanın…
B.B: Ben çocukluğumdan beri masallara inanan ve onların gerçek olmasını isteyen bir kişiyim. Tesadüfünde çok büyülü bir havası olduğunu düşünürüm. Aşk içinde, hayatın içinde de tesadüfün çok önemli bir yeri olduğunu ve o kişinin nasıl değerlendirdiğiyle ilgili olduğunu düşünüyorum. Bazen sınamak için, bazen gidişatı değiştirmek için çıkar. Deniz’in hayatına da öyle giriyor, bir aşk olarak giriyor ve o güne kadar kurduğu tüm sistematiği altüst ediyor. Çünkü nişanlısı var ve hayatı çok düzenli gidiyor. O yüzden tesadüflerin çok sihirli şeyler olduğuna inanıyorum.
Gerçek hayatınızda var mı böyle akış değiştiren tesadüfler?
B.B:
Hep var, çocukluğumdan beri çok var. Kimin hayatında yoktur ki zaten. Dönüm noktası olacak tesadüfler vardır. Bir tanesi geçirdiğim trafik kazası. Hatta bu halimi Frida Kahlo’ya çok benzetirim. Bir trafik kazasıyla benim tiyatroya resmen başlamam. Ankara Sanat Tiyatrosu’nda başlamam. Sonra Yılmaz’la tanışmam… Çok var yani.
Ö.F.S: Herkesin hayatında var. O olmasaydı bu olmazdı tarzında şeyler çok var. Sadece kuşbaşı bir yan var, çözmüyoruz ama soruyoruz. Hayattaki tesadüflerine pencere açıyoruz. Sevgilimle tanışmam, işe girmem ve ileride olacak şeyler şu tesadüflerle oldu diye düşündürme derdindeyiz. Bu bir sorun değil elbette, çözelim ve bundan kurtulalım tarzı bir şey değil. İnsanların hep kafasını kurcalayacak bir konu…
Geçen gün Mart’ta vizyona girecek Kader Ajanları diye bir film izledim. Orada da kaderleri bir kişiler topluluğu olarak karşılarına çıkıyor ve onları engellemeye çalışıyor. O da değişik geldi bana bir hayli…
Ö.F.S: Onlar bizden sonra mı giriyor? O zaman bizden çalmışlar diyebiliriz. Önce yapan kazanıyor ya… (Gülüşmeler)
Romantik komedi tarzı var mı? Ya da karanlık bir yanı var mı filmin?
Ö.F.S: Hayır yok, son dönemde o tarz örnekler arttığı için öyle yazılmış olabilir ama romantik dram demek daha doğru.
B:B: Gerçek hayatta olduğu kadar renkli ve bir o kadar da karanlık.
Bu benim kişisel sorum. Yiğit Özşener yine kötü adam mı? (Gülüşmeler)
Ö.F.S: Değil. Koşulları olan biri, karşısındaki de bunu koşulsuz şartsız kabul etmediği için, kaybettiği şeyin farkına biraz geç varmış bir adam. Kötü değil yani.
B.B: Yiğit geçen bir röportajda çok güzel ifade etti bunu. Kendi gerçekliğiyle sevmeyi bilen ve böyle yaşayan bir adam. Böyle tarif etti karakterini.
Cesaretin Var mı filmiyle ilgili yakıştırmaları mutlaka duymuşsunuzdur. Bu konuda neler söylersiniz?
B.B: Ömer Faruk bu arada geçen hafta izledi bu filmi. Neymiş bu benzerlik diye. Benim en sevdiğim romantik komedi tarzı filmlerden biridir. Enteresan bir biçimde bir kutu üzerinden bir sürü senaryo yazıldı.
Sizin filmde de bir kutu hikayesi var…
Ö.F.S: Biz bu filmin senaryosunu yazarken Belçim ve Mehmet girdi hayatımıza. Fantastik bir yanı var bizim filmimizin ama gerçeklik öğeleri daha fazla. Sizde bize anılarınızı, tesadüflerinizi ve filmin içinde olmasını istediğiniz şeyleri anlatın dedik. Belçim’e AST’a giderken şöyle bir şey sorulmuş. Küçükken kaybettiğin bir şeyi bize söyle demişler.
B.B: Bende hazine kutum dedi. Her şeyimi biriktirdiğim bir hazine kutum vardı ve o kaybolmuştu. O kutu o anıdan oraya girdi.
Ö.F.S: Erkek çocuklar biraz haylaz olur. Kız çocuklarının hepsinin bir saklama kutusu olurdu. Benim üç buçuk yaşındaki kızımın bile var. O dönemde masaların altına girmek, ayakkabıları birbirine bağlamak gibi oyunlar vardır. Çocukluk böyledir. Bu aslında ne kadar evrensel bir dil yakaladığımızın göstergesi. Şuna üzülüyorum bu eleştirileri yapan arkadaşlar demek ki çocukluklarında bunları yaşamıyorlar. Sana alem içinde dolaşan ve ona buna laf atan tipler çıkıyor sonrasında. Benim merakım bu filmi izledikten sonra biz eleştirmek için erken davranmışız diyebilecekler mi? Ya da tam tersi bu fikirlerine aynen devam edecekler mi? Merak ediyorum gerçekten de.
B.B: Artık çok nitelikli işler yapılıyor neyse ki. Ama bir şey hakkında yorum yapmak çok kolay ya. Aslında bu kadar kolay olmamalı. 160 kişi bu filme emek verdi. Bu filme öykünmüşler demek o kadar kolay olmamalı!
Bir Ankaralı olma hali var filmde…
B.B: Bu filmde herkes Ankaralı tesadüfen. O yüzen herkesin eski Ankara’sını aradığı ve bulduğu bir film oldu. Ömer’in (Faruk Sorak) bütün sokakları araması ve benim apartmanımın önünde durması çok güzel bir tesadüf. Sanki apartman ona demiş gibi. Çok şaşırtıcı.
Ö.F.S: Filmle ilgili asparagas bir haber yapmaya kalksak ancak bu kadar olurdu. Hatta bunu bile bulamazdık.
Başrol oyuncularınızı nasıl seçtiniz? Belçim ve Mehmet nasıl buluştu sizin kafanızda?
Ö.F.S:
Oyunculuk performansları öncelikle. Ben Belçim’in hayat enerjisini biliyorum. Karakteri en gerçekçi haliyle yansıtacak birine ihtiyacım vardı ve ikinci bir ihtimal bile yoktu Belçim dışında. Mehmet’in de enerjisini, hayata bakış açısını ve oyunculuğu beğenir ve takdir ederim. İyi iş yapmak ve iyi ilişkiler içinde iyi iş yapmak da çok önemli. Ekipteki herkes için bu geçerli. İnsanların birbirini özlediği bir set ortamı vardı. Sorunsuz ve kaprissiz. Ekibin bir parçası olma halleri. Bu duruluk, bu kirlenmemişlik de çok önemliydi.
Ömer Bey’le çalışmak nasıldı? Nasıl bir yönetmen?
B.B:
En unutulmaz iş oldu bu. Yeni anne olmuştum ve beni o dünyadan çıkarttı Ömer. Aşık olduğum işi yapmaya motive etti. Deniz hayatıma girdi, neşe getirdi. Ömer’le çalışmak şahaneydi çünkü çok özgür bıraktı. Deniz’le ilgili düşündüğüm her şeyi yapmama izin verdi, enerjisi çok yüksekti. Her şeyi çok dozunda yaptım, bizim zaten dostluğumuz vardı öncesinde. Yönetmenime hayran oldum diyebilirim.
Ö.F.S: Sinema insanları biraz bir kare içine hapsettiğiniz bir sanat dalı. Bunu yaparken de oyuncunun alanını sınırlamak gibi bir problem oluyor. Çünkü yakın planlar oyuncunun çok hareket edemediği yerler. Biz onu kamera kullanım tekniği, kamera adedi ve ışık tekniği olarak bölmeyecek şekilde kurduk. Bir tiyatro oyunu gibi kesintisiz çalıştık. Bu da büyük özgürlüktü onlar için.
Filmde oynayana oyuncu denir ya. Ben bunu değiştirdim. Belçim benim için oyuncu değil gerçekçi. Filmi çekerken Deniz ve Özgür oradalar ve bizde onların bir anına tanık oluyoruz dedim. İyi birer oyuncu değil iyi birer gerçekçisiniz.
Sinemada kadın rollerinin ağırlığı ya da sinemada kadın ağırlığı konusunda neler söylersiniz?
B.B:
Ben bunu erkek yönetmene bağlamak istemiyorum, kadın rolleri konusunda var öyle bir şey. Yaşadığımız coğrafyayla ve Müslüman bir ülke olmamızla ilgili gibi bana göre. Kadının hayattaki rolüyle ilgili bir şey belki de. Yaşam biçimi bunu çok normal bir şekilde buraya getiriyor aslında.
Ö.F.S: Evren ve benim eşim İpek öyküyü kuranlar olarak sizin söylediğiniz kaygıları duyan, hayatın içinde kadının duruşuna itirazı olan insanlar olarak o kadar güzel harmanladılar ki, benim önüme geldiğinde, kadınların elinden çıkmış ama benim de çok iyi anlamam gereken bir tekst haline dönüşmüştü.
Siz büyük prodüksiyonlar yönettiniz genelde. İş yapan ilgi gören filmleri. Bu filmin bir farkı var mı diğerlerinden sizin için?
Ö.F.S:
Bu benim yaptığım beşinci film. Ama benim kendimi en iyi hissettiğim film. Bana hep sorarlardı Ömer Faruk sineması nasıl bir şeydir diye? Benim henüz öyle bir geçmişim yok derdim Bir geçmişim olacaksa bunun önemli adımlarından biri oldu benim için. Ben birçok projede yani Sınav’ı saymazsanız daha çok anlatıcı rolündeydim. Hikaye anlatan. Ama bunda hikaye kurabilme, yönlendirebilme, onu doğru anlatma yolunda atılmış ikinci önemli adım benim için.
Yani daha fazla yönetmen olduğumu hissettim bu filmle diyorsunuz…
Aynen öyle. Belki ben değil de dış dünya hissedecek, bu da fena biri değilmiş diyecekler belki… Diğer filmlerim en olmasam da büyük işler olarak anılacak filmlerdi. O yüzden hepsini kendime mal etmem yanlış olurdu.
Çok fazla film çekiliyor, ben bazı filmlerden çok mutlu değilim açıkçası. Siz nasıl bakıyorsunuz?
Ö.F.S:
Piramit ilişkisi. Tabanda ne kadar çok şey olursa tavanda o kadar çok şey olur. Resim yapmanın bazı çevrelerde günah sayıldığı bir ülkede yaşıyoruz. İnsanlar derdini sizin rahatsız olduğunuz bir türde de yapıyor olsalar, tercihlerini sinemayla yapıyor olmaları önemli bence. Ben çok mutluyum, yeter ki film yapılsın, seyirci iyi ve kötüyü nasıl olsa ayırıyor.
B.B: Bende çok mutluyum bir oyuncu olarak. İyi yapanda kötü yapanda var ama artık cesaretlendi sinemacılar. Çok parlak isimler var, ikinci filmlerini keyifle bekliyorum. Bu çeşitlilik olmasaydı onlar da olmayacaktı belki. Bir kimlik oluşuyor, verimli işler çıkıyor, özgün ama bakış açıları çok evrensel olan yönetmenler çıkıyor.
Bu kadar fazla film çekilmesi bir oyuncu olarak sizde daha fazla filmde rol alabilirim umudu yaratıyor mu?
Sinemaya aşık biri olarak değerlendirdim biraz önceki soruyu ama elbette sektöre de katkısı olacaktır. Evet öyle bir katkısı da olacaktır. Daha fazla film daha fazla rol. (Gülüşmeler)
Dizi ve sinema başa baş gidiyor nerdeyse ama insanlar daha çok dizilerden tanınıyor. Sizde çok güzel bir diziyle daha fazla aşinalık yarattınız insanlarda…
B:B:
Bu çok doğal bir şey. Evde oturup televizyon izleyen bir kesim var. Sinema seyircisinden farklı tutuyorum ortak bir kesimde vardır elbet. Evlerine giriyorsunuz, misafir oluyorsunuz daha farklı bir yakınlık oluyor ve ekranda gördüklerine daha fazla sahip çıkıyorlar. Bunu anlıyorum. Benim Hatırla Sevgili’de rolüm olan Defne çok sevdiğim bir karakterdi, aşık olmuştum diyebilirim. Aşık olduğum bir rol gelmediği için kabul etmedim başka işleri. Çünkü gün sete gidiyorsunuz saatler saatler geçiriyorsunuz. Rolü sevmeniz lazım tahammül etmeniz için yoksa işin esnafına dönüşme korkusu oluyor.
Ö.F:S: Dizi çekmem konusunda çok talep var ama bu koşullarda olmaz. Her hafta yüz dakikalık bir iş yapılan, uykusuz kalınan ve bu yüzden kaza yapılan bir sektör. Ben verimli bir iş çıkaracağımı düşünmüyorum bu maratonun koşucusu değilim ben. Ne ben koşarım ne de ekibimi koştururum. Ancak birtakım şartlar yerine getirildiğinde ve uyulma sözü verildiğinde olabilir.
Bir rol için fiziksel değişime girer misiniz?
B:B:
Role inandıktan sonra rol neyi gerektiriyorsa giderim. Çok da keyifli olur. Ben Deniz’i hayal ederken istediği şeyleri söyledi yönetmen. Bende hayal ettiğim her şeyi ona danışarak ilerlettim. Nasıl göründüğü önemli sonuçta o ruhunuzun yansıması. O role bürünmek en keyiflisi, en renklisi…
Bir aşk filmi bu sonuçta ve 14 Şubat’a yakın bir zamanda vizyona giriyor…
Ö.F.S:
Tam bir aşk filmi. Kulaktan kulağa serüveni bu film içinde başlarsa sanırım 14 Şubat’ta sevgililer bu filmi birbirlerine hediye edebilirler. Tam sıcak atmosfer filmi. 200 kopya çıkıyor. Başından beri vizyon tarihi 4 Şubat’tı, hiç değiştirme yapmadık. Son zamanlarda benim karşımda şu film var, başka bir zaman mı çıksam durumu var. Biz 4 Şubat’a büyülü bir anlam yükledik.
Seyircinin bu filmi tercih etme nedeni ne olmalı?
B.B:
Yaş aralığı yok, herkes bir şeyler bulabilir. Bazıları sorgulayarak çıkacaktır ama bazıları daha fazla tutunacaktır aşklarına. Tesadüflerine başka bir farkındalıkla bakabilirler. Aşkı birde Ömer Faruk’un yorumuyla izleyebilirler.
Ö.F.S: Bir arkadaşım ön izleme yapmıştı ve yorumu şöyle oldu. Bundan sonra toplu taşıma araçlarındaki insanlara daha dikkatli bakacağım dedi. Bu film bende öyle bir etki bıraktı dedi.
Bundan sonraki projeler…
B.B:
Film çıktıktan sonra Bahan Ghobadi’nin filminde oynayacağım. Ghobadi benim yakın arkadaşım ve elimden geldiğince ona yardımcı olmaya çalışıyorum. İstanbul’da çekiliyor belki bir kısmı Kapadokya’da çekilecek. Enteresan bir kadrosu var. Monica Belluci ve Beren Saat var kadroda. İranlı bir ailenin hikayesi…
İranlı yönetmenlere özgürlük diyelim o halde…
B.B:
Kesinlikle katılıyorum. Bir yönetmene bir insana verilebilecek en kötü ceza, bu onu öldürmek anlamına geliyor. Keşke daha fazlasını yapabilsek, acıyla izliyorum.
Ö.F:S: Sadece film değil, insanların özgürce yaşamak istedikleri alanların daraltılması bana aynı şekilde üzücü geliyor. Bugün İran’da, Afganistan’da, Tunus ve Cezayir’de insanların özgürlükleri sınırlanıyor. Benim endişem bunun bulaşıcı bir hastalık gibi yayılmaması. Tam tersine gerilemesi gerekirken artması endişe verici.
Sizin bundan sonraki projenizi öğrenelim.
Benim bundan çok önce yapmayı planladığım Derinsu adlı bir projem vardı. Artık onun zamanı geldi. Onun yapılamama sebepleri bütçeydi. Sinema teknolojisinin hızla gelişmesi bazı şeyleri daha ucuza mal edebilme olanağı verdi bize. O yüzden tekrar cesaretlendik. İşte bu yaz sonu gibi hayata geçirme isteğimiz var…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.