Mc Dandik filminin yönetmeni, yazarı ve oyuncusu olan Ragga Oktay “Gün geldi havyar yedik gün geldi soğan ekmeği zor bulduk. Ama vazgeçmedik” dedi. İşte filmin ve Ragga Oktay’ın örnek olacak hikayesi…

Sinema perdesinde veya televizyonda ünlü simalar görürüz. Onlar izleyici için hep ünlü ve yıldızdır. Ama bir de o perdenin arkasındaki hayat, hayaller, idealler var. İşte idealleri ve büyük hayalleri olan Ragga Oktay bu röportajda herşeyi büyük bir dürüstlükle anlattı. Onun filmi Mc Dandik’i seyrederken güleceksiniz. Ama o güldüğünüz sahnelere gelene kadar Ragga Oktay neler yaşadı bu röportajda öğreneceksiniz. İyi Okumalar…

Filmin senaryosunu siz yazdınız. İlk film önemlidir, ilk filmin mutlaka kendine göre özel bir hikayesi vardır.

İlk albümlerden sonra Turkcell işiyle uğraşmıştım. Altı-yedi senedir onların reklam kampanyasını yaptım. O arada sadece şarkılarımla değil bu sefer sıfatım da ön planda olduğu için bana oyunculuk, dizi teklifleri geldi. Ama ben hiçbir zaman kendimi oyuncu olarak görmedim, tepeden tırnağa müzisyenim aslında. Ama şunu fark etmiştim kendi projem, kendime yakın bir şey oynadığım zaman, o zaman harbi hoşuma giderek yaptığım için kendimi oyuncu yerine koyabiliyorum. Yeter ki bana yakın bir şey olsun. Dışarıdan gelen tekliflere çok ısınamadığım için hep böyle aklımda bir şeyler vardı. “Güzel yapabilirim ama iyi olmadığım yanlar da olabilir” diye düşünüyordum. Bir filme döküldü bu beynimde. Bu aslında 8-10 sene önce başlamış bir mevzu. Kendi kendime skeçler çekiyordum “Mc Dandik” diye, son dört senede “Ben artık başlayayım bunun senaryosuna” dedim. İyice kafamda olgunlaştı. Son üç, dört senedir yazıp çiziyordum, geçen sene eylül ayında senaryomu bitirdikten sonra bir de destek aldım yanıma, Kubilay Tuncer’le beraber çalıştım. “Sen de bir gözden geçir eksik kalan yanları varsa düzeltelim” dedim. Onun desteğiyle böyle bir senaryoya başladık ve ondan sonra da çektik.

Komedi Türkiye’de çok tüketilen bir tür. Fakat bu film de müzik ve dans da var. Bizim sinemamızda müzikal çok görülmez.

Ben şuna inanıyorum, birileri müzikal yapmadıysa ya doğru dürüst müzikleri bulamamıştır ya da o halka çekici kılamamıştır. Tabii ki üzülüyorum bunları söylerken, çünkü insanlar çok emek veriyor ve hakikaten çok zor bir iş. Bu riske gireni çok görmedim. Bizim ülkemizde müzikal deyince bir antipati uyanıyor. Ama ve lakin bizim insanlarımız da affedersiniz odun değil, onlara güzel bir şey sunarsan, gayet de kabul görüyor. Ben şöyle düşündüm, bunun bir karışımını yapmayı başarabilirsem eğer, romantik-komedi içinde de şarkılar, şarkıları bıktırmayacak bir şekilde bu filmin içine koyabilirsem belki insanların bu hususta da bundan sonraki düşüncelerinde bir değişim olur. Bir Hint filmi gibi ki üç saatlik filmin iki saatinin müzikle geçmemesi lazım. O kadar benim bile sabrım yok. Ama tadında yaptığımıza inanıyorum. Mesela Turkcell reklamında da hem sıfatımla, hem müzikle vardım. “Bu telefonu kullanın” demiyordum, sadece müziklerle insanların hafızasına giriyordum. Bakıyordum çocuklar taklidimi yapıyor. Aslında ben her şeyimin içine müziği koymayı seviyorum. Filmde de onu yapmaya çalıştım. Müzik olsun, ama filmin şeklini bozmadan, akıcı bir şey yapmaya çalıştık.

Biraz önce siz de söylediniz Bollywood etkisi gözüküyor. Özellikle müzikal sahnelerde. Hatta “Dandik”in tipinde, giyinişinde, tercihlerinde bile bu biraz var. Bu tercihinizin sebebi neydi?

Bana daha evrensel geliyor. Çünkü ben her projemde sadece Türkiye’yi düşünmüyorum. Mesela benim müzik tarzım aslında Türkiye’ye yakın bir tarz bile değil. Ne zaman bir şey yapsam insanlar derdi ki, “Bu güzel değil”. Ben eleştiriye çok açığımdır, herkes her şeyi beğenmek zorunda değildir, ama hiçbir şans verilmiyor bana. “Bu ne, bu hiç olmaz…” Mesela sonra “Çikolata Kız” albümüm çıktı bir milyonu geçti, demek ki olabiliyormuş. İnsanlarımızın beğeneceği, bir şekilde evrensel bir şey yaparsak şayet, o zaman kendi piyasamızı da sesleniriz… Uzun lafın kısası şöyle söyleyeyim, sadece Türkiye’yi düşünerek yapmadım aslında bu filmi. Yabancılar da izlediği zaman “Hey, bize yakın bir filmmiş” desinler. Ama yine de Türk havasını evrensel bir şekilde düşünmeye çalıştık. Daha renkli olsun, daha şekillendirici olsun. Çünkü bugüne kadar özellikle Yeşilçam’dan sonra yapılan komedi tarzı filmlerde çok örnek gördük. Bakalım inşallah biz bu şekilde müziklerimizi göstererek değişik bir şekil yakalayabiliriz diye düşünüyorum.

Aslında çok güzel bir konuya değindiniz, çünkü Türk sinemasında gerçekten komedi çok etkilidir. Fakat Türk sinemasında komedi aynı bıçak gibi kesilir ortadan Yeşilçam komedisi farklıdır fakat 90’ların ikinci yarısında, özellikle 2000’lerde daha absürt bir komedi gelmiştir. Onun için de çok temelli değildir. İzleyici tarafından da algılanması zordur, o hala Yeşilçam’ı bekler. Siz bu yaptığınız komediyi nereye koyuyorsunuz? Bu biraz risk değil mi, en azından bu film için?

Aslında bu kesinlikle bir risk ama ben 20 senedir bu piyasanın içindeyim bazen daha popüler olduğum zamanlar oluyor bazen biraz geri çekildiğim zamanlar oluyor. Şunu anladım ki, risk almayınca da hiçbir şey olmuyor. Kendimi anlatamıyorum. Ona bakarsanız Turkcell işini çıkarmak bir riskti, “Çikolata Kız” albümünü çıkarmak bir riskti, kimse destek olmadı. Turkcell reklamları Serdar Erener’le birlikte çalışıyordum, “Çıkarmayın bu reklamları. Ragga Oktay gurbetçi biri daha doğru dürüst Türkçesi yok ki Türkiye’nin en büyük firmasını nasıl temsil etsin” diyorlardı. Bizdeki en büyük şey önyargı. Şimdi ne diyorlar mesela “Bana varoşa göre bir film çek. Küfür şu, bu yap, iki tane de göğüslü, popolu kız koy.” Kardeşim tamam da sen varoşu iyice varoş yapmanın peşindesin. Biz diyoruz ki ülkemizde varoş varsa da bunlar odun değil ki, onları da yükseğe götürelim. Benim 96’da çıkardığım albüm yüzünden bana zamanında çok gülüyorlardı, eleştiriyorlardı. Seneler sonra aynı şarkılar çıktı reklamlarda, “Yapmayın bu bir risk” diyorlardı. Ama yediden yetmiş yediye taklidimizi yaptı, müziklerimizi okudu. Beğenmeyen de olmuştur o ayrı… Risksiz işleri sevmiyorum. Çünkü risksiz iş, herkesin yaptığına uymak demektir. Bu piyasada havyar da yediğim oldu, soğan ekmek yediğim de oldu ama şunu biliyorum ki kafamdakini yapmaya çalıştım. Ve benim kafamdaki her zaman bir riskti, ama onun tuttuğu zaman dönüşümü çok daha güzel oluyor. Çünkü bir risk alıp onu tutturduğunuz zaman benzeri şeyler çıkmaya başlıyor, o kulvarda daha çok yoğunlaşmaya başlıyorlar. Açıkçası başkasına göre risk, bana göre adrenalin duygusu, yeni bir şeyler sunabilmekti.

Siz Hollanda’dan geldiniz, ben de Almanya’da bir yıl yaşadım oradaki insanların da yapısını da biliyorum. Türk sineması için de aslında bir tartışma söz konusu. Almanya’da, Hollanda’da, Fransa’da yaşayan Türk sinemacılar var ve bunların gerçekten de sinemamıza bir takım etkileri var. Bu farklılığı doğru bir şekilde bir potada eritebildiğimizi düşünüyor musunuz? Onları kendimizden olarak kabullenmekte problemlerimiz var mı?

Çünkü dışlanma var. Türkiye’de de bazı tekelleşme durumları var. Ben bu adamları çok cesur buluyorum açıkçası. Biz de her zaman dışlandık, her zaman nereye gitsek. Bir defa kafadan Ragga Oktay dediğin zaman kaybediyorsun, “Almancının biri, Gurbetçi” şu bu… Sen kendi ülkene bir katkıda bulunmak istiyorsun ama onlar bunu görmüyorlar. Çünkü bu gelen kültürle alakalı bir şeydir. Mesela başkaları sahiplenip onu daha da yüceltip gurur duyarken biz onu saymıyoruz gibi bir hava var ama bu bence bizim bakış açımızdan kaynaklanan bir şey. Ve bence güzel bir şey de değil. Sadece bizim piyasada değil genel bir sorun aslında. Tanımadan etmeden çok kolay “Bu kim ya, ne ki” demek. Biz insanların başarısızlığından mutlu olan insanlarız. Çünkü siz başarısız olduğunuz zaman ben mutlu oluyorum, halbuki ben bir şey yapmadım. Ama yine de mutlu oluyorum. Bu bir hastalıktır bence. Biz bunlardan kurtulamadığımız sürece elimizdeki bazı değerleri ya hiç anlamayız ya da hepsi öldükten bittikten sonra ancak anlarız. Bu yavaş yavaş gelişiyor ama şu anda hakikaten biraz problem var.

Bu ilk film. İlk filmin günahı olmaz derler, başarısıyla başarısızlığıyla. İlk filmden sonra başka film gelecek mi? Bir sinema dili tutturmayı düşünüyor musunuz? Komedi, müzikal olarak mı devam edeceksiniz yoksa sinemada başka yerlere de dalarım diyor musunuz?

Bu kendi şirketimizin ilk filmi, aynı zamanda yapımcısıyım da. Dışarıdan film yapma ya da başka projeler yapmaya okey, ama kendi sorumluluğumu taşıyacak filmler komedi olacaktır, belki gene müzikal de içinde olabilir. Daha çok romantik-komedi gibi düşünüyorum ama sadece komedi de olabilir. Belki dram bile çıkabilir içinden. Bu bizim ilk işimiz ve ne kadar senelerdir bu işin içinde olsam da, kameranın önünde dursam da, projelerde yer aldıysam da kendi işini kendin yapmak çok ayrı bir tecrübe ve böyle bir şeye de ihtiyacım vardı. Bu filmi eksikleriyle birlikte şu ana kadar benim kendi ruhuma göre. Tabii ki ikinci film için şu anda çok farklı bakıyoruz. Geçen seneyle bu sene aynı değiliz. Güzel bir elektrik geri döner, insanlar bu işten hoşlanmaya başlarsa… Şimdiden zaten ikinci, üçüncü projeler hazır. Onlara şimdiden çalışıyoruz ama tabii bu filmin gidişatı bizim için çok önemli.

Zerrin Arıkan bu film için bulunmuş birisi biraz da filmin cast çalışmasından ve Zerrin Arıkan’dan bahseder misiniz?

Zerrin’i “Sinem” karakteri için yollamışlardı ama ben Zerrin’in bakışlarını, hareketlerini çok asil buldum. Bu kız “Aslı” için dedim. Baktım çok çalışıyor, hatta benden daha çok çalışıyor, çok istekli ve çok da memnun kaldık. İyi ki Zerrin’i tanımışız, cast ajansı da sağ olsun. “Sinem” karakteri için gelmişti, o karakter daha deli dolu bir insan.

Benim size sormadığım ama sizin söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Ben şunu söylemek istiyorum kendi filmimiz olduğundan değil, bence tecrübesizliklerimizle iyi üstesinden geldiğimizi düşünüyorum. O kadar olumsuz şey var ki ülkemizde, ağlıyor insanlar, geçinemiyor, ben sanki kendimi insanları mutlu etmem gerekiyormuş gibi görüyorum. Her zaman bu duygu var içimde, insanları neşelendireyim, mutlu edeyim, insanları bozmayayım, kim kiminle olursa olsun hep güzel davranayım, elektriğim görünsün… Çok değişik bir şey izleyecekler, tahminim de mutlu ayrılacaklar diye düşünüyorum.

Filmde 16 parça var galiba değil mi? Bunların çoğunluğunu siz yazıp seslendirdiniz, biraz bunların hikayesini alalım. Bir soundtrack çıkarmayı düşünüyor musunuz?

Ben bu filmin senaryosuna başladığımda aslında aynı anda da bu müzikal şarkılarını yazmaya başlamıştım. Senaryo süresinde aslında onları buldum ben. Soundtrack çıkıyor, filmden bir, iki hafta sonra bütün bu parçaları sıralayıp çıkaracağız inşallah. Biz yediden yetmiş yediye bir film yapmaya çalıştık ve eminim ki insanlar geldiğinde en azından bugüne kadar görmedikleri bir dünya görecekler ve inşallah o görmedikleri dünyanın da devamı gelecektir diye düşünüyorum. Mutlu olacaklarına inanıyorum çünkü farklı bir şey yapmaya çalıştık, inşallah ona da yaklaşmışızdır, siyahi oyuncularıyla, müzikleriyle, tipleriyle değişik bir şey izleyecekler.

 

Serdar Akbıyık
1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.