Derviş Zaim ile son filmi Rüya’yı konuştuk. Zaim filmini değişerek devam etmek sözcüğüyle ilişkilendirdi. Zaim’in sanatçı kişiliği ve bu kişiliğinin kendini ittiği topraklar izleyicinin de düşünme yetisini zorluyor…

Benim röportajlarımı takip edenler bilirler. Ben çoğunlukla röportaj başlığını röportajı yaptığım kişinin bir sözünden seçerim. Ama Derviş Zaim ile yaptığım bu röportajın başlığını filmi seyreden toplulukların tepkisi ve Zaim’in hedeflediği sinemanın tezatlığı üzerine kurmak geldi içimden. Aynı hissi Zaim’in Devir filminde de hissetmiştim. Son dönem başat yönetmenler içinde riskli sularda korkusuzca yüzmek bağlamında Derviş Zaim en cesaretli yönetmendir benim için. Bu karmaşık girişin anlam bulması için buyrun röportaja…

Önce senaryo ile başlayalım, senaryo nasıl ortaya çıktı?

Sancaklar Camii’nin varlığının farkına varmam Emre Arolat Mimarlık aracılığıyla oldu. Sancaklar Camii’nin görüntülerinin Londra’da bir sergide sergilenmesi gerekiyordu, “Acaba siz yardımcı olur musunuz” ricasıyla geldiler. Ben de bunun üzerine Sancaklar Camii’nden haberdar oldum. Sağolsunlar beni oraya götürme nezaketinde bulundular. Camiyi görünce ne kadar zamandır yapmak istediğim bir şeyi yapabilme ihtimalinin ortaya çıktığını düşündüm. Aslında daha önce bir senaryo denemem olan Osmanlı mimarisi ve günümüzdeki tezahürlerinin nasıl olabileceği meselesini bu bağlamda gerçekleştirebileceğimi düşünmeye başladım ve içten patlamalı motor gibi kendimi bu yöne doğru itmeye başladım. Mart ayında bu ziyaret olmuştu, Haziran ayında yine mimarın ve mal sahiplerinin büyük nezaketiyle, gerekli izinleri bana tanımalarıyla, o camide inşaat devam ederken çekim yapma şansına sahip oldum. Büyük konuşmayayım ama muhtemelen sinema tarihinde inşaat devam ederken orada çekim yapan ilk yönetmenim herhalde. Akıl alır bir şey değildi yaptığımız. Resmen inşaat devam ediyordu, ortalıkta yüzlerce işçi çalışırken aynı zamanda yüzlerce sinema çalışanı da orada devam ediyordu ve birbirleni kollayarak işi götürüyorlardı. Hem inşaatı yaptıran insanların, hem de mimarın burada hakkını vermek gerek. Bu olacak bir şey değildi, kendimi çok şanslı addediyorum bu anlamda. Onlara teşekkür etmek isterim. Osmanlı mimarisi, Selçuklu mimarisi, Batı mimarisi, Osmanlı kültürü, bunların sinemaya nasıl tercüme edileceği konusundaki önceki okumalarımın bir kolaylaştırıcı etkide bulunduğunu söylemem gerekiyor. Bir günde oluşmuş şeyler değildi bunlar. Onların getirdiği bir külliyatın üzerine de senaryoyu kurmam nispeten daha kolay oldu. Elbette bu, Osmanlı mimarisi dendiği zaman yapılabilecek tek ve bir film değildir. Ama Osmanlı mimarisinden hareket ederek, Osmanlı mimarisinin günümüz insanına söyleyebileceği şeylerin ne olduğunu düşünen ve bulduğu bazı ipuçlarını sinema diline çevirmeye gayret eden birinin gidebileceği bir noktaydı. Bunu benden sonraki insanlara, arkadaşlarıma gösterebilmesi bağlamında çok bahtiyarım. Sinema gösteriminden sonraki söyleşide bana sorduğun soruya verdiğim yanıta tekrar dönecek olursam, bizim ülkemizin ve sinemamızın önemli problemlerinden bir tanesi hem biçim, hem de içeriği geliştirecek şekilde çok fazla kafa yormamamız. Sinemamızda belli damarlar var. Neorealist, yeni gerçekçi bir damar var. Sinema seyircimiz, sinema entelektüelimizin beğendiği, onore ettiği, benimsediği damarlar var. Tembelliğin de taze bakışların geliştirilmesi önünde engel olduğunu söylemek mümkün. Bunun yanısıra dünya sinema endüstrisinin bizi itmeye çalıştığı bazı köşelerin tuzağına düştüğümüzü de söyleyebilirim. Bunlar nedir? Özellikle sanat filmlerinde neo realist gelenekten gelen filmleri yapmayacaksan, minimalist işler yapacaksın gibi bir dayatma var. Bu dayatma da bizi form anlamında minimalizm, içerik olarak da çoğunlukla nihilist olmaya itiyor. Halbuki bu kadar yoğun ve zengin bir kültür yapısı üzerine oturan Türk sinemasının, sinemada yapıyla oynayabilme şansını heba ettiğini düşünüyorum. Osmanlı mimarisinin yapısına baktığımda da, bu yapıyı sinemaya tercüme edebileceğim bir senaryo yazmanın çok heyecan verici bir fikir olduğunu düşündüm bu yüzden kaleme aldım. Özellikle kadın karakterlerde kendi kaderleri üzerinde söz söyleyebilen, adım atabilen, kendilerini ve toplumdakileri değiştirmeye çalışan bir tablo içerisinde çizmeye her zaman gayret ediyorum. Bu filmde bunun daha da ileri gittiğini görmek mümkün. Karakterizasyon anlamında benim daha önce yaptığım işlere hem benzeyen, hem de benzemeyen, onlardan biraz daha ileri giden bir tarafı var. İçerik olarak Türk sinemasında daha önce çok az ele alınmış hatta belki hiç ele alınmamış bir konuyu, mimariyi ele alması önemli diye düşünüyorum. Çok şikayet ediyoruz, niçin bu kadar mimari rezaletler oluyor, geçmiş bu kadar zengindi oysa biz hayatı, şehirleşmeyi böyle yaşıyoruz. Buna mahkum muyuz, buna layık mıyız? Hayır değiliz. Çünkü geçmişte çok daha farklı bir hayatın olma ihtimalini bize okuduklarımız gösteriyor. İşte bu ipuçlarını kullanarak kendimizi, yaşadığımız yeri, düşünme biçimimizi, duyma biçimimizi sorgulamanın bir aracıdır sinema, ben de sinemayı bu iş için kullanmak istedim.

Filmlerinizde hep bir şeylerin peşinde koşuyorsunuz, minyatür, şimdiki mimari. Bir önceki filminiz Balık ve Devir’de çevreci bir endişe vardı. Bu filmde bu iki ayrı kolu paralel şekilde birleştirmişsiniz. Filmografiniz açısından bir bütünlük sağladığını söyleyebilir miyiz bu filmin?

Doğru bir yorumdur. Devir ortaya çıktığında “Doğa üzerine bir üçleme yapacağım” demiştim. Dediğinize geliyoruz. Aslında bu film doğa üzerine yaptığım filmlerin bir uzantısı olarak da değerlendirilebilir. Şehirde yaşayan bir insanın doğayla olan bağlantısı, çünkü şehirde yaşamak da etrafla, çevreyle, doğayla ilişkiyi gerektirir. Bunun nasıl olabileceği üzerine, günümüzde Türk insanının nasıl yaşayabileceği üzerine bir film bu. Öteki taraftan gelenekle ilintili filmlerin bir uzantısı olarak da görmek lazım, ortak noktalar var. Ama aynı bakış açısından bakıldığı zaman benim politik filmlerin de ayrı bir kesiti oluşturduğunu göreceksiniz. Mesela Gölgeler ve Suretleri’i gelenekle ilgili filmlerim arasında değerlendirebiliriz, Çamur’la yanyana konabilir. Çünkü politik olarak bakıldığı zaman Kıbrıs’la ilgili bir filmdir. Kompartımanlar var benim filmografimde ama kompartımanların bazen kesiştiği bazı filmler var. Bu da kötü bir şey değil. Birbirlerinden besleniyorlar, temaların devamlılığı var, temaların farklı bağlamlarda değişerek devam etmeleri söz konusu ve bunlardan mutluyum. Böyle bir filmi yapmış olmaktan da mutluyum çünkü gelenekle ilgili yaptığım üç film eğer mimariyle birlikte olmamış olsaydı bir cümle tam tamamlanmamış olacaktı. Niçin? Çünkü Osmanlı sanatının göbeğinde mimari vardır.

Siz filmi yaparken bambaşka anlamlar yüklüyorsunuz, ben seyrederken bambaşka anlamlar görüyorum. Bir yanda Osmanlı döneminin ünlü camileri, bir yanda yeni bir stilde cami yapmak… Filmdeki yeni cami neyi ifade ediyor?

Bunu sinema bağlamında şöyle anlatayım. Ben bir sinemacıyım mimar değilim. Mimari üzerine düşünmeye çalışıyorum, hatta mimarinin bana, sinemama nasıl yardımcı olabileceğini, özellikle Osmanlı ya da Bizans mimarisinin bana nasıl yardımı olabileceği ihtimali olduğunu düşünmekten hoşlanan birisiyim. 21’inci yüzyıldayız, 22’inci yüzyılda yaşayacak olan bir Türk sinemacısı da benimle benzer meselelere sahip olma ihtimalinde olacak diye düşünüyorum. Aynı meselemiz devam edecek. Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Tanpınar nasıl benimle hemen hemen benzer şeyleri düşündüyse, bizden sonrakiler de benzer şeyler üzerinde düşünecekler. Yahya Kemal’in beni çok etkileyen sözcüğü vardır: İmtidad. İmtidad değişerek devam etmek, ya da devam ederek değişmek anlamına gelen bir sözcüktür. Biz Türkler olarak, ya da bu coğrafyada yaşayan insanlar olarak, böyle zengin bir geleneğin üzerinde yaşayan insanlar olarak acaba devam ederek değişmeyi nasıl başaracağız. Ya da değişerek devam etmeyi nasıl başaracağız. Kendimizi, geleneğimizi devam ettirmekten bahsediyorum. Mimar Sinan’ı birebir kopyala yapıştırla devam ettirmek mümkün. Ondan hoşlanan varsa hiç bir lafımız olmaz. Ama 21’inci yüzyılın yapı teknolojileri değiştikçe, 22’inci yüzyılda değiştikçe ister istemez bizim düşünsel yapımızın bu konuda bizi zorlayacağı yerler var. Başkaları bize dayatacağına biz kendimiz düşünerek bunları bulabiliriz. Devam ederek değişmek meselesi söz konusu olduğunda nasıl bir mimari çözüme ulaşmak istiyoruz ve bunun sinemaya etkileri ne olabilir? Ben Mimar Sinan’a, ya da Osmanlı mimarisine baktığım zaman değişerek devam etmek bağlamında benim sinemamı zenginleştirecek şey ne olabilir sorusunu kendime sordum. Neyi buldum? Süleymaniye’de, Selimiye’de ritme baktım. O camilerin ritmi bu senaryonun yapısına düştü.

Böyle düşündüğümüzde, film göründüğünden daha politik bir film demektir. Değişerek devam etmekten bahsediyorsanız, bir kimlik üzerinden değişmekten bahsediyorsunuzdur, bu da tamamıyla politik bir önerme.

Bunu yaparken asla ve asla bir çoğunluğa ket vuracak şekilde bir tavır içerisinde değildim. Nereden bunun ipucunu buluyoruz. İlk beşinci dakikada Rüya adı yazıyor ya filmin içerisinde; açılıyor, kız uyanıyor, televizyon ekranında Hans Holbein’ın Elçiler tablosu var. İşte orada… Başka da bir ipucu vermeyeceğim. (Okuyucular için not: The Ambassadors-Elçiler, Alman ressam Hans Holbein’ın içinde sayısız ayrıntılarla sembollerin gizlenmiş olduğu ünlü bir tablodur.)

Eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?

Filmin karakterizasyonu, tartıştığı şey, tartıştığı şeyleri tartışma biçimi bağlamında Türk sinemasında muhtemel gidilebilecek yeni topraklara işaret etme ihtimali olduğunu düşünüyorum ve bu filmi yapmış olmaktan dolayı çok mutluyum.

Son olarak, değişerek devam eden karakteri neden kadın olarak seçtiniz?

Daha önceki filmlerimde de böyle kadın karakterler, güçlü kadın karakterler her zaman var. İyi ki de var. Bu anlamda filmografim değişerek devam ediyor.

Serdar Akbıyık
1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.