Bu hafta vizyona giren Kusursuzlar filminin başrol oyuncusu İpek Türktan, kadına şiddetin sadece köyde veya varoşlarda yaşanmadığını kentli kadının da bundan muzdarip olduğunu ama bunu daha çok sakladığını söyledi…

Türk sineması oyuncu anlamında bir darboğazda. Ama hiç beklenmedik bir yerde bir performans görüyorsunuz ve bu oyuncuyu şimdiye kadar niye hiç filmlerde görmedik diye kendinize soruyorsunuz. İşte böyle sürpriz isimlerden birini bu hafta konuk ettik. Sinemamızda çok az görülen iki kız kardeşin özelinde kadına şiddeti işleyen Kusursuzlar filminin oyuncusu İpek Türktan bize bu soruyu sordurdu. Filmdeki performansıyla Malatya film festivalinde de En İyi Kadın Oyuncu ödülünü alan Türktan sorularımızı cevapladı.

İlk önce senaryoyla başlayalım. Senaryoda size “Ben burada oynamak istiyorum” dedirten şey neydi?

Bir kere böyle güçlü karakterlerin yazıldığı senaryolar bulmak, karşılaşmak çok zor. Bu benim ilk deneyimim bu arada film olarak. Özellikle bir kız kardeş ilişkisi olması çok cezbetti, benim de bir ablam var. Birçok ilişki çok tanıdık geldi ve çok samimi bir şekilde yazılmış olması beni çok etkiledi. İki güçlü kadın karakteri… Güçlü derken her rengiyle her haliyle, her zaafıyla görebildiğimiz iki kadın karakter olması.

Sizin karakterinizin şöyle bir özelliği var, çok zayıf gözükürken çok güçlü olabilen bir karakter. Zaaflarını öne çıkartıp aslında çok güçlü olan bir karakter. Bunu nasıl yorumladınız?

“Lale” karakteri hem pasif, hem agresif. Bir psikologla çalıştık bu karakteri çalışırken. Bu şekilde travma geçirmiş bir kadının geçireceği süreçler, dönemler üzerine çalıştık. Ve birçok bilgi edindim fakat bu bilgileri nerede kullanacağımı bilmiyordum açıkçası çekimler başladığında. Bir anda o bilgiler işlemeye başladı, filmin içine sızmaya başladılar çekimler içerisinde. Aslında bunu söylersem filmin sonunu söylemiş gibi olacağım; Lale bir şiddet gördü ve o şiddet uygulayan kişinin enerjisi var içinde. Artık ne olursa olsun negatif de olsa bir ilişkiyi paylaşıyorlar. Bu ilişki, bu şiddeti uygulayan kişinin enerjisini kullandım güç olarak. Agresif çıkışlarının olduğu sahnelerde özellikle.

Bu söylediğiniz kendi toplumumuzda kadın toplum ilişkisine de çok denk düşüyor. Çünkü sonuçta bildiğimiz gibi kadınlar da topluma göre rollerini alıp onun sertliğinde karşılık vermeye çalışıyorlar.

Ve bunun için bazen erkeksi tavırları seçiyorlar, bazen bir yaratığa ait olan tavırları istemeden seçiyorlar. Ne kadar bastırırsanız o kadar daha farklı bir yaratık olarak çıkıyor. Aslında kadın/erkek olarak değil, bir insanın dramı olarak düşünmeye çalıştım.

Ama toplumda belirli şeyleri insanların gözüne sokabilmek için kadın unsurunu öne çıkarmak zorundayız. Sizin filminiz de sonuçta bunu yapan filmlerden biri. Bir de üstüne üstlük tam da dönemine geliyor, kadına şiddetle ilgili birçok tartışma oluyor. Avrupa’daki birçok ülkeden daha fazla kadına şiddet olduğu ortada. Filminiz de tam bu noktada ortaya çıkıyor. Bununla ilgili bir yorum yapmak istiyor musunuz?

Canlandırdığım için aslında çok mutluyum. Bunun üzerine çalıştığım için. Bunun üzerinde çalışırken kendi geçirdiğim süreç için. Bazı zamanlarda kendi kendimi de şaşırttığım için çekimler sırasında. Çünkü bu ortak bir bilinç kadınlar arasında, paylaşıyoruz, yaşamasak bile biliyoruz. Bilmesek bile bu bizde kodlu. Genlerimizde de kodlu. Ve bu yansıyıveriyor, ruhuna yansıyor, bedenine yansıyor. Ve su yolunu buluyor ve fışkırıyor oradan o baskı ve ona karşı tepki verememenin şiddetiyle tam da tarif edilemeyen bir çığlık çıkıyor bedenden.

Filmdeki karakterin bir özelliği de üst tabakadan bir karakter olması. Biz çoğunlukla kadına şiddeti köy ya da varoş hikayelerinde anlatırız. Halbuki kadın toplumun her yerinde kadın ve her tür sınıfın içinde bir takım zorlukları var. Türk sinemasında çok azdır üst tabakadan hikayeler. Senaryoyu aldığınızda bu dikkatinizi çekti mi?

Kesinlikle çekti. Kentte yaşayan kadınlar daha üstü kapalı daha da baskılayarak yaşıyorlar bunu… Biz de başka şekilde bastırıyoruz aslında, şiddet aynı şiddet. Tabii ki boyutları farklı, dozları farklı… Şekli farklı, yoldan çıktığımız an yaşadığımız şeyler. Erkeklerle beraber olunan bir toplulukta herhangi bir atölye çalışması da olabilir. Erkek hocanın sizinle göz kontağı kurmaması bile, bu da bir pasif şiddettir. Yokuz biz, yani.

Sinema tecrübeniz oldu, dizi tecrübeniz zaten vardı. Bunların ikisinin farkları sizce nedir?

Dizide pek bir şey anlamamışım. Daha hızlı, daha çabuk yetişmesi gereken bir program var. Yine de çok şanslıydım, harika bir setteydim. Çok az küçücük bir rol olduğu için belki de anlayamadım. Haftada bir gittiğim, bir iki saatimi alan bir işti. Üç sezon sürdü ama çok az haşır neşir olabildim kamerayla ve set ortamıyla. Ama sinema filmi ortamı, özellikle tiyatro ortamıyla karşılaştırabilirim, bence bambaşka. Bambaşka bir disiplin. Her gün başka bir şeye şaşırıyorduk Esra’yla (Esra Bezen Bilgin).

Belki sizin için bu soru biraz erken ama benim her kadın oyuncuya sorduğum sorudur bu. Türk sinemasında 1980’le ve 90’ların ortasına kadar feminizmin etki ettiği filmler seyrettik ve bunun simge oyuncuları, yönetmenleri vardı. Fakat yıl 2013, neredeyse yirmi yıl geçmiş ve biz Türk sinemasına ilerliyor diyoruz, siz bu konuda sinemada bir geriye adım atıldığını düşünüyor musunuz? Hem yönetmenler, senaryolar bazında, hem de bunun faturasını ödemeye aday oyuncular anlamında bir cesaretsizlik söz konusu mu?

Cesaretsizlik diyemeyeceğim. Bu bir dönem oldu, dizi furyasıyla beraber insanların ilgi odağı değişti ve toplum ne istiyorsa o tarafa yönelme oldu, sinema sektörünün de kafası karışmış olabilir. Şu anda başka bir değişim var ben hissediyorum. Kadın oyuncular var elimizde, müthiş kadın oyuncular var. Fakat karakter yok oyuncu ne yapsın?

Senaryo olmadığı için mi böyle yoksa oyuncuların da biraz toplumsal değerler, toplumsal baskı yüzünden geriye adım atmasıyla da mı ilgili?

Belki de bazı maddi sebeplerle olabilir. Demek istediğim zamanı yok insanların, tiyatroya bile zamanları yok.

Bir toplum kendini kadın hakları üzerinden ortaya koyar, toplumun gelişmişliği kriter olarak her zaman en net kadın haklarıyla anlaşılabilir. Bu anlamda kadın oyuncuların böyle bir dertleri olduğunu düşünüyor musunuz veya olması gerekiyor mu? Çünkü sanatçı sorumluluğu denen bir şey var sonuçta.

Kesinlikle kadın oyuncuların bir derdi var. Bir kadın oyuncunun kendini geliştirebileceği fırsatlar çok az. Herhangi bir ortalama erkek oyuncu bile bir sürü tiyatroda, sinemada, dizide oynuyor. Çünkü bu bir tecrübedir, ne kadar çıkarsanız o kadar tecrübe kazanırsınız, ne kadar sahnedeyseniz o kadar gelişirsiniz. Bizim ise rollerimiz minicik aradan giriyor, erkek hikayelerine kayıyor. Bu tiyatroda da keza aynı şekilde. Kadın karakterler çok az yazılıyor, çok renksiz. Erkek gözüyle yazılıyor. Sorun yaşıyoruz. Ben 33 yaşındayken ilk defa tesadüfen bir filmle karşılaşabildim. Sekiz yıllık tiyatro oyuncusuyum, dört tane oyunda oynadım özel tiyatroda. Doğru projelerle doğru oyuncuların karşılaşması maalesef güç, kadınlar için daha da zor.

Bu filmde bir de ödül alındı Malatya Film Festivali’nde. Bunun kariyerinize ne gibi bir etkisi oldu? Daha fazla proje geldi mi?

Hiçbir şey olmadı. Ödülün böyle bir etkisi var mıdır bilmiyorum. Ödül o yaptığınız projedeki performansınızı kutlayan bir ödül. Bu sizin her projede harikalar yaratacağınız anlama gelmiyor.

Eğer endüstri olsa bunun endüstri için önemi olması, size de bir şeyler katıyor olması lazım.

Ödülden alakasız olarak dublajda kısmetim çok. Bu aralar çok dublaj yapıyorum.

Esra Bezen Bilgin ile beraber iki kardeşi oynuyorsunuz. İkinizin de ilk sinema filmi. Onun belki “Beş Vakit”te küçük bir rolü vardı. Fakat sonuçta belirli bir tecrübe kazandıracak bir kariyer değil. Bu perdede hiç belli olmuyor. Türkiye’de artık sinema oyuncusu ne yazık ki diziden geliyor, onun için bunun izleri hep görülür filmde. Ama sizde öyle bir şey yoktu. Bu acaba ikinizin de dizi tecrübesinin az olmasından mı kaynaklı? Bu olgunluğu nasıl yakaladınız perdede?

Bu bence Esra yüzünden. Esra çok iyi bir tiyatro oyuncusu, gerçekten tiyatro camiasında büyük hayranları vardır. Ben de öyleyim, ders gibi gider izlerim. Onun hayranıyım, o kadar hayranıyım ki arkadaşı olamıyorum, öyle bir mesafeyi koyuveriyorum bir anda araya. Esra buna gülüyor tabii ne yapsın. Ve hatta bu Malatya’daki ödül de bence Esra sayesinde. İkimiz ortaya bir ilişki çıkardık. İyi anlaşıyoruz, birbirimizi çok seviyoruz. Yine yönetmenin de sayesinde, bizim beraber çalışmamıza da izin vermedi Ramin (Matin). Biz bir araya hiç gelmedik. Okuma provası hiç yapmadık, ayrı ayrı psikolog ve Ramin’le görüşüyorduk çekim zamanına kadar. Normal hayatta karşılaşıyorduk tabii ki, tiyatroda film üzerine konuşmadık. Fakat bir bağ var evet çok seviyoruz birbirimizi belki bu olabilir. Ve onun muhteşem yeteneğinden olabilir diyebilirim.

 

Serdar Akbıyık
1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.