Yılmaz Şerif’le Mar’ın setinde tanıştım. O kadar mütevazi, o kadar dolu dolu bir duruşu var ki sizi etkisi altına alıyor bir süre sonra. Çakır gözlü oyuncu Yeşilçam’dan günümüze uzanan, her daim sinemanın içinde olmak istediğini söyleyen bir oyuncu. Kendisini Mar’da izlediğimiz biz çok mutlu olduk ve onun deyimiyle son yıllarda onun yapılmış en uzun röportajı gerçekleştirdik! Kendisi gibi mütevazi ve naif bir söyleşi çıktı ortaya. İyi okumalar…

BANU BOZDEMİR

Sinemaya nasıl başladınız?

1946 Adana doğumluyum. Adana’da halk sineması vardı zamanında ve çok büyük bir yazlık sinemaydı. Bu sinemayı amcalarım işletirdi. Onların sayesinde beyazperdeyle tanıştım. 50’li yılların ortalarına doğru izlediğim filmlerden çocuksu hislerimle büyük bir aşk, büyük bir sevda duydum. Bir gün ben de burada olacağım dedim. Tabii aradan yıllar geçti, ben bir sürü film izledim bu arada. Bir şeyler öğrenmeye gayret ettim. O dönemde ata binmesini, araba kullanmasını öğrendim. 1966-68 döneminde doğuda askerlik yaptım, terhis olur olmaz babamdan aldığım 50 lirayla 1968’de Yeşilçam’ın kalbi İstanbul’a adım attım. Belirli mecmuaların Ses, Hayat, Artist gibi dergilerin aktör-aktris yatışmaları oluyordu. Ben bu yarışmalara giremedim tabii. O sırada Yılmaz Atadeniz ağabeyimle tanıştım. Arzu Film için Çakırcalı Mehmet Efe filmini çekiyorlardı. Kartal Tibet, Hülya Darcan, Süleyman Turan, Yılmaz Köksal ve aramızdan ayrılan Danyal Topatan oynuyordu. Bu filmle birlikte İzmir’in dağlarında sinemayla tanıştım. Tabii çok heyecanlandım usta bir yönetmen ve ünlü oyuncularla oynarken. O filmde Kartal Tibet’in arkadaşını oynadım. Heyecandan dizlerim titredi inanın. Arkasından Nebahat Çehre, Tamer Yiğit’in oynadığı yine Yılmaz Atadeniz’in yönettiği Zoro: Kamçılı Süvari filmini çektik. Dönüşte Süreyya Duru’nun çektiği Malkoçoğlu: Akıncılar Geliyor da Cüneyt Arkın’ın arkadaşını oynadım. Tabii usta yönetmenlerle çalıştım. Kamera arkasını takip ettim, set bittikten sonra hemen ortamı terk etmedim. Oyuncuları izledim teker teker nasıl oynadıklarına baktım. Alaylıyım, eğitimini almamıştım. Bu arada bir anımı anlatmak istiyorum. 60’lı yılların sonunda her ikisi de nur içinde yatsın Yılmaz Güney ve amcam arkadaştılar. 1969’da yazlık halk sinemasında tanıştırdı amcam beni Güney’le. Yılmaz ağabeyime has bakışıyla bana baktı. Amcama, ‘zaman Yılmaz’ın ilacı olacak. Onu kendi haline bırak’ dedi. Bir müddet sonra İrfan Atasoy ‘la tanıştırdı beni onlar da Adanalıydı. İrfan ağabey de ‘bırakalım Yılmaz kendi kanatları üzerinde uçsun’ dedi. Onların o sözleriyle 1988 yılına kadar Yeşilçam’da siyah beyaz, renkli 40’a yakın filmde oynadım. O yıllarda fotoroman çok önemliydi. Onlarda da oynadım ve bugünlere kadar geldim.

Sizin başladığınız yıllarda sinema ortamı nasıldı? Oyuncular ve yönetmenler nasıl, hangi ortamlarda buluşuyordu? Şimdiyle eskiyi kıyaslamanızı istesek?
Hem ekonomik hem de kadro yönünden çok farklar var. Dolayısıyla yerel ve ulusal televizyonların çokluğu bunda da etken… Yazlık sinemalarla birlikte Yeşilçam da yavaş yavaş yok olurken onun yerini ufak cep sinemaları aldı. Ama o dönemde yapılan her film, bölge bölge işletmeciler vardı, işletmeciler sayesinde tüm halkımızla buluşuyordu. Komedi, avantür, dram filmler ön plandaydı. Tabii bunları yaparken çevre kazanmaya gayret ettim. Yazıhane ziyaretleri oluyordu. Genelde Ağa Cami, Mis, Parmakkapı sokakta buluşurduk. Yeşilçam’ın kalbi Emek’in olduğu Yeşilçam’da da karşılaşırdık. Prodüksiyon amirleri vardı. Ancak bizi ev adreslerimizden ve sokakta karşılaştığımızda alıp yazıhaneye götürürlerdi. Bize uyan rollerde, senet karşılığı oynardık. Kısmen kırdırmak zorunda kalırdık. Elimize geçen parayla geçinmek durumundaydık. Şimdi ki lüks yoktu, kostümler kendimize aitti. Tarihi kostümler dışında. Dram –avantür köy şehir filmlerinde kostümleri biz temin ediyorduk. Sponsorlar ve televizyonlar yoktu. Pek sinemaya destek olunmadı o yıllarda. Ama son yılarda sinemaya emek veren ve aramızdan ayrılan sanatçı dostlarıma da sayenizde buradan rahmetler dilemek istiyorum. Burada bazılarıyla karşılaştım çok mutlu oldum. Aradaki farka gelince zaten şehirlerdeki modernleşme aradaki farkı gösteriyor. Teknoloji ve beyaz eşya çok çabuk Türkiye’ye geldi. Biz teldolaplarda yemeklerimizi saklar, gaz lambasında otururduk. Çok modern bir Türkiye’de yaşıyoruz bu da ülkemiz için bir avantaj.

 

Sizin lakabınız Şerif Baba…
Şu an 66 yaşındayım. Evet bana Şerif baba derlerdi. Uzun yıllar sinemayı bıraktıktan sonra Mersin Yenişehir Belediyesi’nde basın yayın müdürlüğü yaptım. İcraatlarımızı halka duyurdum, zaman zaman televizyon programlarına katıldım. Yerel yöneticiliği de sinemaya benzetirim ben. Neticede bütün hizmetler halk içindi. Son dönemde festivallerin olması bizim açımızdan çok verimli ve güzel oluyor. Keşke bu tüm Türkiye’ye yayılsa, Belirli illerimizde böyle festivaller düzenlense. Sinemaya emek veren sinemacı arkadaşlarımın halkla kucaklaşmaları, genç oyuncuların yetişmesi bizlere övünç kaynağı olacaktır. Kaldı ki başarılı yönetmenlerimizin filmleri yurtdışında da ödüller alıyor, ülkemiz için tanıtım aracı oluyor. Umarım bu festivaller uzun yıllar devam eder. Sizin vasıtanızla bu festivali (Adana Altın Koza) düzenleyenlere teşekkür ediyorum. Yılmaz Güney sinema müzesi bizleri çok mutlu etti. Her ne kadar afişler ve fotoğraflar hayal ürünü de olsa geçmiş yılları o müzelerde yaşatabilmeleri bana onur verdi. Dilerim başka kentlerde de böyle sinema müzeleri açılır.

Mar filminde başarılı bir oyuncuk sergiliyorsunuz. Mar filmiyle buluşmanız nasıl oldu?
Yıllar sonra hayatımda ilklerle karşılaştım. O yıllarda bize ses veren Abdurrahman Palay, Hayri Esen, Sadettin Erbil gibi dublaj yönetmenleri bizi beyazperdede o güzel sesleriyle renk katarak seslendirdiler. Mar filmi benim yıllar sonra ilk sinema filmim oldu. O kadar mutlu oldum ki, ekip içi motivasyon ve genç yönetmen konusunda. Konya Karaman dağlarında tarihi bir doku içinde çektik filmi. Türkiye’nin farklı bir coğrafyasındaki farklı bir hayatı anlatıyor. Yaşlı bir kaçakçının hikayesi bu. Çok keyif aldım oynarken. Bu arada Selçuk Üniversitesi Rektörlüğü, hoca ve öğrencilerine çok teşekkür ederim. Bu arada Konya Şeker de desteğini bizden esirgemedi. Konya farklı bir coğrafya zaten. Birkaç ay sonra mutlu bir haber aldım Mar’dan Adana Altın Koza’ya katılıyordu. Büyüdüğüm, doğduğum kentte yıllar sonra Mar filmiyle Adanalılarla karşılaşmak inanılmaz heyecan verdi bana. İyi ki seyirciler var onlar olmasa bizler de olamazdık. İnşallah Mar son filmim olmaz. Kendimi dinç hissediyorum, bir şeyler yapabileceğimi hissediyorum. Türk halkının gerçekten mesajlı filmlere ihtiyacı var. Mar ekibine çok teşekkür ediyorum. Neticede bu coğrafyada çok ilginç hikayeler var. Yansıtabilirsek halkımızda birtakım gerçekleri öğrenmiş olur. Bu da bize mutluluk verir.

Caner Erzincan ilk filmini çeken bir yönetmen. Deneyimli bir oyuncu olarak ilk filmini çeken bir yönetmenle çalışmak nasıldı?
Caner Selçuk Üniversitesi mezunu. Genç yeteneklerden birisi o da. Gözlerindeki ışık beni çok mutlu etti. Konuyu anlatırken çok mutlu oldum, konunun tam kendisiydi, içindeydi. Bu Hacı Halil rolü bana tam uygun dedi. Yalnız korktuğum bir konu oldu. Dublaj konusu. Kendi sesimizle oynamamız icap ediyordu, o ambiyansı yakalamamız için. Bir de ata binmek. Yıllar evvel biniyordum. Sete de öyle bir at geldi ki, bir an korktum açıkçası. Hiç kimseye belli etmeden ata yaklaştım ve konuştum. Ben yıllar sonra sana bineceğim dedim. Rol gereği bu lazım, beni ne olur üzerinden atma. Bu kadar arkadaşın önünde beni zor durumda bırakma dedim. Gerçekten de o sahne düşündüğüm gibi iyi geçti. Ben çok mutlu oldum Caner’le (Erzincan) çalışmaktan. Bir insan başarıyı ancak işi kuralına göre oynayabilirse yakalayabilir. Ben bu ışığı gördüm. Oyuncu arkadaşlarım da öyleydi. Volga (Sorgu) başlı başına pırlanta, genç bir yetenek. Aklı başında senaryo ve iyi bir ekiple halkın karşısına çıkarsa alamayacağı ödül yok. Filmde oğlumu oynadı benim. Benim Kütük harika bir insan. Karşılıklı bir rolümüz olmasa da, sette bulunduğu süre içinde çok iyi anlaştık. Begüm anlatılmaz, onunla konuşmak, aynı masayı paylaşmak lazım. Güray Kip başlı başına aslan bir kardeşim. Mahmut Gökgöz de dünya tatlısı. Yıllardır onu izlerim bu filmde tanışmak kısmet oldu. Onlarla oynamaktan çok keyif aldım. Çok güzel anılarımız oldu. Bu film için beni seçmeleri çok güzel oldu. Hacı Halil’i güzel canlandırabildiysem ne mutlu bana. Yılar sonra yaptığım en uzun söyleşi de bu oldu. O yüzden sizlere de çok teşekkür ediyorum.

…………………………………………………………………………

YILMAZ ŞERİF

1946 yılında Adana’da doğdum. Çocukluğum amcalarımın Obalar Caddesi’ndeki yazlık Halk Sineması’ nın bahçesinde oynamakla geçti. 1960′ lı yıllarda beyaz perdede hayranlıkla izlediğim Orhan Günşiray, Feridun Çölgeçen, Feridun Karakaya, (Cilalı İbo) Muzaffer Tema gibi usta oyuncularla aynı sinemanın galalarında tanışma fırsatı buldum.

1966 – 68 yılları arasında yaptığım askerlik görevinden sonra artık hayallerimin şehri İstanbul’ daydım. İlk olarak sinemada kullanmak için uzun olan Selami Yılmaz GÖKSAL adımı Yılmaz ŞERİF olarak değiştirdim.
Sinemaya ilk adımımı; kadrosunda Kartal Tibet, Hülya Darcan ve Yılmaz Köksal’ ın yer aldığı yönetmenliğini Yılmaz Atadeniz’ in yaptığı ‘’Çakırcalı Mehmet Efe’’ filmiyle attım. Daha sonra aynı yönetmenin ‘’Zorro’’ filminde Tamer Yiğit, Nebahat Çehre, Danyal Topatan, Reha Yurdakul’la birlikte çalıştım. Süreyya Duru, Remzi Jöntürk yönetiminde ‘’Malkoçoğlu Akıncılar Geliyor’’ filminde ; Cüneyt Arkın, Esen Püsküllü, Behçet Nacar, Adnan Mersinli, Ayton Sert, Kayhan Yıldızoğlu ile çalışarak yeni deneyimler edindim.

Yeşilçam’ da bulunduğum zaman içerisinde yardımcı oyuncu olarak ve başrol olmak üzere siyah beyaz-renkli 40 filmde ve o yıllarda revaçta olan fotoromanlarda oynadım.

1988 yılında sinemaya veda etmek mecburiyetinde kaldım Mersin’e yerleştim. Bir süre burada ticaretle uğraştım. 1990’ lı yılların başında Mersin Belediyesi’ nde Kültür Sanat Müdür Yardımcılığı, Tiyatro yönetmenliği ve Büyük Sahne Müdürlüğü görevlerinde bulundum.1994 ten başlayarak Yenişehir Belediyesi’ nde Basın Yayın Müdürü olarak uzun yıllar hizmet ettim.2003 yılında Filmsan katkılarıyla belediye hizmetlerini birleştirerek emekli oldum.

Emekli olduktan sonra Tümay Özokur Ajans’ la çalışmaya başladım. Zerda, Beyaz Gelincik, Genco ve Kül ve Ateş dizilerinde oynadım. Son dönemde Caner Erzincan’ın yönettiği ‘’Mar’’ filminde rol aldım.Evli 3 evlat babasıyım.

 

Banu Bozdemir
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu. Sinema yazarlığına Klaket sinema dergisinde başladı. Dört yıl Milliyet Sanat dergisi ve Milliyet gazetesinde sinema yazarı, kültür sanat muhabiri ve şef yardımcısı olarak çalıştı. İki yıl Skytürk Televizyonunda sinema, sanat ve ‘Sevgilim İstanbul’ programlarında yapımcı, yönetmen ve sunucu olarak görev aldı. Antrakt Sinema Gazetesi’nde iki sene editör olarak çalıştı. Tarihi Rejans Rus Lokantasına hazırlanan ‘Rejans Tarihi’ ve ‘Rejans Yemekleri’ kitabının editörlüğünü yaptı. Rejans Rus lokantası başta olmak üzere birçok şirketin basın danışmanlığı görevini üstlendi. Film + sinema dergisine Türk sineması röportajları yaptı. Küçük Sinemacılar, Benim Trafik Kitabım, 'Çevremi Seviyorum' adı altında on iki tane ‘çevreci’, dört tane fantastik çevre temalı yirminin üzerinde çocuk kitabı bulunuyor. Sosyal medyada yolunu kaybeden bir genç kızın maceralarını anlattığı ‘Leylalı Haller’ yazarın ilk romanı. Kaşif Karınca ise beyaz yakalılara çocuk kafasıyla yazdığı ufak bir yaşam manifestosu özelliği taşıyor. TRT’ye çektiği ‘Bakış’ adlı bir kısa filmi bulunuyor. Halen aylık sinema dergisi cinedergi.com'un editörü, beyazperde.com ve öteki sinema yazarı. Kişisel yazılarını paylaştığı banubozdemir.com sitesi de bulunan yazar filmlerde ve festivallerde jüri üyesi olarak görev alıyor, filmlere basın danışmanlığı yapıyor, sinema ve kısa film atölyelerinde ders veriyor. Çocuklarla sinema ve çevre atölyeleri düzenliyor.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.