Banu Bozdemir

Derya Alabora, Türk sinemasının başarılı kadın oyuncularından. En son Pandora’nın Kutusu’nda izledik kendisini keyifle… Adana Altın Koza Film Festivali’nde sinema yazarı arkadaşlarımın beni ona benzettiklerini söylemeleri karşısında artık kendisiyle bir röportaj yapmamız kaçınılmazdı. Kendisini aksi ve soğuk bulanlara karşı çok samimi, sıcak ve tatlı olduğunu söylemeliyim… Uzun uzun konuştuk, keyifli bir sohbet çıktı ortaya… Sizin de keyif almanız dileğiyle…

 Popülerlikten uzak ama bir o kadar da popüler bir oyuncusunuz? Ama çoğunlukla popüler olmak için çaba harcayan bir kitleyle karşı karşıyayız… Nedir bunun formülü?

Ülkemizde ya da dünyada popülerliğin karşılığı magazinsel olmak. Yanındaki erkeklerle ya da birileriyle bir yerlerde görülmek… Popüler mekanlara gitmiyorum, sıkılıyorum zaten. Beyoğlu’nun arka sokaklarını severim… Belli bir popülerlikteki insanların gittiği yere gitmeyince o bir görünmeme nedeni olabiliyor.

Bu görünmeme meselesi gerçekten işleri etkileyen bir şey mi?

Bence kesinlikle etkileyen bir şey. Eskiden tiyatrocuların ve sinemacıların gittiği bazı barlar vardı. Oraya gittiğin zaman o yönetmen bilirdi seni… Ama şimdi ajanslar var. Bir de bazı imajlar oluyor. Ben bazı insanlar için inanılmaz aksi, soğuk gelirim ama hiç öyle değilimdir aslında. Çok da samimiyimdir. Değişen bir imaj durumu olabilir ama benim için sıkıcı bir şey habire birilerinin beni çekmesi… Bodrum’a o yüzden gitmiyorum. Beni çekmek için orada değiller ama çok fazla gazeteci oluyor… Çok sakin de tatil yapmak istemiyorum ama kafama göre insanlar olsun isterim. Kendime ait olan dünyaların içinde popülerlik yok, evet…

Oyuncu olmaya adım attığınız ilk olay var mı? Ya da bir replik vs…

Babam operadaydı, Mustafa (Alabora) tiyatrodaydı… O hayatın içinde çok var oldum. Liseyi bitirdikten sonra sinema –tv imtihanına girdim. Orayı kazanamadım. Sonra konservatuarı deneyeyim dedim. Yani daha sonra oyunculuk fikri çıktı gibi… Taklitler yapan biri değildim herkes gibi… Her şey sonradan oldu… Ama oldu işte. (gülüşmeler)

Önce tiyatro oyuncusu olduğunuz için tiyatroyla ilgili bir soru soracağım… Son yıllarda Türk tiyatrosunda bir sorun var gibi… İnsanlardan uzaklaşma, daha çok kurumsal anlamdaki tiyatrolarda belki böyle bir şey var ama… Türk insanı tiyatroya girmiyor diye bir imaj…
Evet, tiyatro sinemaya oranla biraz çağdışı kaldı. Hepsi değil, çok güzel örnekler de var. Ama yüzdeye vurunca bu fark daha da açığa çıkıyor. Tiyatro seyircisi çok avangart bir şeyden hoşlanmıyor. Müzikallerden ve rahat seyri olan şeylerden hoşlanıyor. Ama şimdi onlarda kalmadı. Onları yapanlar kurum tiyatroları… Oranın da aslında kemik bir izleyici kadrosu var. Gençler hiç gitmiyorlar tiyatroya. Hukukçular, doktorlar, politikacılar hiç gitmiyorlar. Gençlerin isteğini karşılayacak bir iki tiyatro var. Oralarda doluyor zaten.

Oyunculuk hali fiks bir şey midir, belli trükleri var mıdır? Yani oyunculuk hali herkeste aynı mı nükseder?
O biraz da teknik bir şey aslında. Kendini hemen o çizgiye çekivermek. Yapa yapa ediniyorsun bir şeyleri. Ama beni şu rahatsız ediyor. Eğitim sistemimizin içinden çok konservatif oyuncular çıkıyor. Tonlamalar teatral oluyor… O beni çok rahatsız ediyor, ciddi olarak takıntım var o konuya. Tiyatroda özellikle bazı tarzlar var tabii. Mesela abartılı, absürd tiyatro yapabilirsin. Ama bunlar tehlikeli aynı zamanda. Bunlar sahiciliği yakalayıp onu bozmaktan geçiyor. Oysaki biz de direkt bozmaya giderler. O hemen taklit olur. Oyunculuğun en büyük yanlışı buradan kaynaklanıyor. Doğal dediğimiz tarzda ben anlaşamıyorum birtakım insanlarla. Yani doğallıklarımız birbirini tutmuyor…

Gişe filmlerinde oynar mısınız? Oynadığınız film popülerlik yakalarsa ne hissedersiniz?

(Gülüşmeler) Çok şaşırırım. Aman yarabbim ne oluyor derim. Popüler sinemaya beni istemiyorlar zaten, ben de onları istemiyorum. Aslında sen bir yer belirliyorsun, insanlar da ona göre talep ediyorlar seni. Popüler sinemayı sevmiyorum derken yanlış anlaşılma olmasın. Amerikan sinemasının popüler örneklerini çok severim. İyi olan her şeyin içinde olmak isterim. Ama Türkiye’de popüler olan film, daha ucuz olmaya başladı. O yüzden onlar da daha popüler insanlarla çalışmayı tercih ediyor. Beni de daha bağımsız ve derdi olan sinema yapanlar istiyor. Tiyatroda da öyle mesela. Klasik oyun demiyorum yanlış anlaşılmasın, klasik tiyatro anlayışının içinde yer almaktan hoşlanmıyorum. Çok severim klasikleri çünkü. O formatın içinde yer almak beni bunaltıyor gerçekten. Mesela Shakspeare ve Çehov oynamayı çok severim, isterim. Ama daha çağdaş bir yorumla.

Bir önceki soruyu aslında şunun için sordum. Çağan Irmak’ın filmi Karanlıktakiler’de oynadınız. Çağan’ın filmleri bir süre sonra belli bir popülarite yakalıyor ya onun için…
(Bitmeyen gülüşmeler) Ama bu biraz da bağımsız ve küçük bir film. Daha özel hayatları anlatan bir şey. Evet, aslında olabilir. Dediğin gibi Çağan’ın öyle bir formülü var aslında…

(gülüşmeler) Eğer bu filmde de öyle bir şey olursa bence Çağan bu formülü bulmuş derim. Ama diğerlerinden daha farklı olduğunu söyleyebilirim.

O filmle ilgili duygunuz nedir? Yine yabancılaşma sorunu işleniyor galiba?
Bir anne – oğul hikayesi aslında. Oğul o sırada benim yanımda çalışıyor. Anne baskısından patronuna geçen bir hayranlık, bir aşk duygusu yaşıyor. Kadının ona yakın ve normal davranmasını farklı algılıyor. Esas konu anne – oğul ikilemi. Baskın bir anne, yarı deli de sayılabilir. Evet insan ilişkisi. Ama nasıl anlattığın önemlidir ya bazı şeyleri. Daha popüler de anlatabilirsin ama Çağan biraz daha çizgi dışı anlattı sanırım diğer filmlerinden.

Durağanlık yoksa problem değil…

Evet, durağanlık çok tehlikeli bir şey. Sen öyle biriysen ve öyle görüyorsan hayatı problem yok ama onu taklit ediyorsan çok sıkıcı oluyor gerçekten de. Bunaltıcı oluyor.

Başarılı filmler üzerine konuşuyoruz ama sizce hala Türk sinemasındaki senaryo sorunu devam ediyor mu? Belki de o sıkıcılık oradan kaynaklıdır… Ne dersiniz?

Evet, kesinlikle. Müthiş bir senaryo sıkıntısı var. Mesela ben bir film seyrediyorum. Yarısına kadar çok beğeniyorum, çok güzel gidiyor sonra. Sonra başka bir yöne kayıyor. Onu algılayamıyorum mesela, neden görmez benim gördüğüm şeyi. Ben müthiş bir beyin olduğumu iddia etmiyorum. Görülmemesi tuhaf geliyor sadece. Tuhaf ilişkiler ve gerçek dışı karakterler ülkemizde çok iş yapıyor. Tuhaf ilişkiler zinciri, garip konuşan insanlar. Bir karaktere bakıyorsun ne bu diyorsun. Abartının da bir inandırıcılığı vardır. Bu olacak gibi değil, karikatür gibi ilişkiler falan… Bu masalsı ve gerçekçi dışı anlatım prim görüyor Türkiye’de ve herkes de bunu kabul ediyor. Ben bunu hastalıklı görüyorum açıkçası. Normal bir şey değil bana göre. Zaten işimiz çok normal değil, yanlış anlaşılmasın tabii.
Ama çoğunluk sanki bundan keyif alıyor gibi…

Tuhaf karakterler, garip ilişkiler… Bazı insanlara bu karakter nedir, nereye gider diye sorunca tuhaf tuhaf bakıyorlar. Herkes aynı konuşuyor senaryolarda, farklılık yok… Ama burada bir rahatsızlık yok sanırım, ondan kaynaklanıyor…

Eskiden sizi dizilerde daha sık görürdük. Ama artık görmüyoruz. Sanki bırakmış gibisiniz…

Hayır oynuyorum aslında… Hatta geçen senenin başında Dantel adlı bir dizide oynuyordum ama üç bölümden sonra kalktı. Seni bir yere koyuyorlar… Senin ne düşündüğünü bilmeden bazı laflar dolaşır. Biri der ki o dizlerde oynamıyor… Bir başkası oynamıyorsa ona teklif götürmeyelim o zaman. Daha gerçek dizilerde oynamaktan hoşlanıyorum. Öyle bir teklif gelirse de oynuyorum. Bir tavrım yok. Zaten Türkiye şartlarında öyle bir tavrın olması da mümkün değil. Dizide oynamıyorum diye iş yapmıyorum zannediyorlar… Film çekiyorum ama kaç kişi gidiyor bilmiyorum… Çalışıyorum aslında ama… (Gülüşmeler)

Kadın ve erkek yönetmen ayrımı oluyor mu siz de? Yönetmenlerle iletişimiz nasıldır?

Anlaşamadığım bir yönetmen yok. Ben aslında teslim olurum karşımdaki insana. Eskiden, okulu yeni bitirdiğimde müdahale ederdim… Daha çok tiyatroda. Ama sonra herkesin bir bakışı var diye düşünmeye başladım. Kabul ettiysem onun yönetmenliğini teslim olmam gerek diye düşünüyorum. Öbür türlüsü saçma… Buna ikna olmuş bir oyuncuyum… Sonra oturup seyrederken ‘ben demiştim diye’ bir sürü yorum yapabilirsin tabii. (gülüşmeler) Ben yönetmen sinemasına inanıyorum.

Pandora’nın Kutusu çok güzel filmdi. Ama sanki yeterli ilgiyi göremedi. Siz ne düşünüyorsunuz?

Kesinlikle göremedi. Türk festivallerinde görmedi, mesela ilk çıktığında San Sebastian’da ödül aldı. Ben geçen sene Adana Altın Koza’da jüriydim. Ben şundan çok memnunum orada. Gerçekten beğendiğimiz kararlar alındı, çatışma çıkmadı. Sinema görüşü aynı olan insanlar belki bir aradaydık. Her zaman böyle mi oluyor, yoksa başka şeyler ön plana mı çıkıyor, bunu bilemiyorum işte. Ama sonuç olarak, her festivalde toplanan jürinin değerlendirmesi önem kazanıyor. Orada toplanan insanlar o filmi seçmediler… Sonuçlar açıklandıktan sonra niye ben ödül alamadım mantığını da anlayamıyorum. Olabilir.

Size oldu mu peki? İnsanlar gelip ödül alamadıkları için kırgınlıklarını ortaya koydular mı?

Yani, hissediyorsunuz. Bu bir yarışmadır sonuçta. Bir de şey saçma geliyor. Sadece ödül alacak kişileri çağırıyorlar ya. Bence herkes orada olsun, güzel olan o paylaşımı yaşamak… Birileri ödül alacak sonuçta. Kimse olmuyor, ödül almaya gelmiyor o da bence hoş değil. Paylaşılmalı bence…

Pandora’nın gişede iş yapmamasının nedeni de çok genç bir seyircinin olması bana göre. Ağırlıklı olarak sinemaya giden 15 – 25 yaş arası bir kitle var. Onlar da işte Recep İvedik ve Cem Yılmaz’ın filmlerini izliyorlar. Onlar çok büyük gişe yapıyor. Bir orta yaş filmi, anneye bakarsak daha da ileri bir durum var. İnsanların bundan hoşlandıklarını düşünmüyorum. İnsanlar, bakış açıları ve çağlar o kadar fazla değişiyor ki… Ben merak ediyorum, insanlar niye bir şeylere ilgi duymuyor diye. Hayatı ilişkiler götürür. Ama biz de ilişkilerle ilgili film yapılmaz. Yeşim’in (Ustaoğlu) film de insan ilişkilerine dair bir film. Sevmiyorlar galiba, yaşlı insan görmek istemiyorlar. Amerikan sinemasında da öyledir ya. 40 yaşını aştığı gün kadın için sinema bitmiştir. Bu yaşlı insanlar nerdeler? Bitti mi yani? Belki de kendini o yaşlarda görmek istemiyor insanlar. Olabilir yani.

İzleyicinin o kadar derin düşündüğünü de zannetmiyorum aslında… Sonuçta Pandora’nın Kutusu bana kendimi eleştirme imkanı tanıyan filmlerden biri oldu… Sizin oynadığınız karaktere, kız kardeşinize bakıp farklı hissiyatlar yaşatan bir film oldu benim için… Siz de kendinizi eleştirir misiniz bu tarz durumlarda?

Ben oyunculuğa başladıktan sonra, sevdiğim bir şey var. Oyunculuk eğitimi bana göre sadece oyuncuların değil herkesin alması gereken bir şey… Ben iki okulda oyunculuk eğitimi veriyorum… Kendini fark etmek, kendini görmek ve başka karaktere girmek için kendindeki defansları ortadan kaldırmak ki başka karakterlerin içine rahatça girebilesin… Çünkü sen farklıysan başka bir karakterle sorun yaşıyorsun. Sevgiyle ilgili bir problemin varsa birinin gözünün içine bakarak seni seviyorum diyemiyorsun. O sorununu halletmen gerek. Bu çok faydalı bir şey. Bu kadar karakteri çözümleyerek, içine girerek hem kendini düzeltiyorsun, hem de birçok şey hakkında bir şeyler söyleyebiliyorsun. Şimdi çalışma hayatındaki insanlar da bu tür eğitimler alıyor. Evet haklısın, oynadığın karaktere bakarken aynı zamanda o karakteri de eleştiriyorsun. Onun içine girebilmek için… Sosyoloji, psikoloji de etkili de oluyor…

Bu aralar Ankara’ya gidip geliyorsunuz… Yeni film çekimleri. Biraz bahseder misiniz?

Ahmet Boyacıoğlu’nun filmi. Siyah Beyaz. Ahmet yıllardır bir film çekmek istiyordu. Ankara’da siyah beyaz diye bir bar var. Sanırım 25 yıllık bir bar. Sürekli oraya giden bir müdavim kitlesi var. Bu özelikli, çok şeker bir yer. Bütün dekoru da siyah beyaz. Sinemacıların ve tiyatrocuların fotoğrafları var. Oradaki ilişkilere ve yaşanmışlıklara dair bir senaryo. Ahmet bizim hep hayatımızda. Ben de merak ediyorum. Çok iyi bir kadrosu var. Bu da insan ilişkisine dair bir film. Az yapılan bir şey… Aslında baktığınızda ben de çalışıyorum… Almanya’da çektiğim bir filmim var. Şu an vizyona girmemiş üç filmim var. (gülüşmeler)

Dogmacıları çok sevdiğinizi söylüyorsunuz… Türkiye’de böyle bir sinema anlayışı nasıl olu sizce?

Lars Von Trer’in hayatla ilgili çok kaygıları var. Ağır Katolik galiba… O felsefesi falan çok acayip bir beyni var adamın. Bunun sonunda bir şeyler de çıkıyor. Digital film çekmek, ışık ve müzik kullanmamak… Ama bu adamdaki rahatsızlıktan, olumlu bir anlamda söylüyorum… Bizimkilere bakıyorum hiçbir şeyden rahatsız olmadan aynısını yapmaya çalışıyorlar… Olmuyor o zaman. Taklit olduğu için olmuyor. Bir beyin taşıyorsan ve aykırı şeyler yapmak istiyorsan olur. Gençlerden farklı işler çıkıyor arada… Ufak tefek sesler geliyor. Ama Türkiye’nin sitemi buna izin vermiyor gibi. Mesela konservatuara gelen çocuklar da hemen dizi olarak düşünüyorlar olayı. Diziye bir kapağı atayım diyorlar. Para kazanmaya başlıyorsun, magazin peşinden koşuyor… Burada bir iktidar var. Elinin tersiyle itebileceğin bir şey değil. 15 yıl sonra mesela, bu durum atlatılırsa insanlar iyi şeyler yapmak isteyecekler gibi geliyor bana. Bakarsak ticari işler yapan ve çok para kazanan insanlar hep başka şeyler yapmak zorunda hissederler kendilerini… Yani kabul ettirecek bir şeyler. Sanatın en büyük kaygısının bu olduğunu düşünüyorum. Kalıcı olmak. Bir eser bırakmak… Ben bu işin geçeceği düşünüyorum. Biraz uzun sürecek gibi ama… (gülüşmeler)

Türkiye’de dogma akımıyla karşılaştırılmaz ama son yıllarda bazı yenilikler, değişiklikler oluyor. Sinema dili değişiyor, belgesel bir ağırlık kazanıyor. Bu konuda neler düşünüyorsunuz?

O konuda kafa karışıklığı olduğunu düşünüyorum. Şimdi isim vermek yanlış. Aslında ben hiç çekinmem böyle şeylerden ama algılar farklılaşıyor insanlarda. Bir şey çekiliyor, doğal yaptık zannediyorlar ama ‘yapacağız’ hali vardır ya… O insanlara doğal geliyor ama korkunç olarak nitelendiriyorum. Hiçbir doğallığı yok onun. Nasıl teatrallik doğal değilse, onun da doğallığı yok. Burada halktan birini oynatıyorsan onu gerçekten çok sahici oynatman gerekiyor. Sinemada derdin sahicilikse ve o yüzden kameranı halktan birine yöneltiyorsan o zaman orada gerçekten sahici olmak zorundasın. Elinde bir senaryo yok ama onu kurgusunu yapmak zorundasın. Bu yani sıkıcı, tuhaf, yarı belgesel ne olduğu belli olmayan şeyler olmaya başladı. Bunun iyi örnekleri de var. Ama burada kafaların karıştığını düşünüyorum. Onun da ayrılması gerekiyor bana göre… Çok tatmin olmuyorum öyle film izlediğimde. Ama buna çok iyi bir örnek Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak… Onun çok acayip bir dramatik yapısı vardı. Buna iyi bir örnek. Ama artık belgesel olabilecek şeyler kurmaca gibi algılanıyor ve de bu değişim olarak algılanıyor. Bunu İran sineması da çok karşılamıyor aslında. Onların da belli bir dramatik kurgusu var sonuçta. 4 Ay 3 Hafta 2 Gün filmi de çok güzeldi. Ve sahici sinemadan bunu anlıyorum. Hiçbir şey yapmadan, o kadar gerçek karakterler yaratabilmek büyük başarı bana göre. Bana böyle bir şey heyecan veriyor. Ama bir yandan da bir şeyleri tanımlamak anlamsız geliyor…

Böyle bir gidişatın gerçek oyunculara zarar vereceğini düşünüyor musunuz?

Benim de kafam o konuda çok net değil aslında. Ama şundan hoşlanmıyorum. Romen filmi iyi bir örnek. Oradaki oyuncuların getirdiği sahicilik benim hoşuma gidiyor. Mesela sekiz kişilik bir oyuncu var. İkisi oyuncu değil. Onların karmaşası. Herkesin amatör olduğu bir şeyi çok iyi anlatabilirsen çok iyi olur. Ama sanki o yarı belgesel gibi oluyor.

 

Banu Bozdemir
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu. Sinema yazarlığına Klaket sinema dergisinde başladı. Dört yıl Milliyet Sanat dergisi ve Milliyet gazetesinde sinema yazarı, kültür sanat muhabiri ve şef yardımcısı olarak çalıştı. İki yıl Skytürk Televizyonunda sinema, sanat ve ‘Sevgilim İstanbul’ programlarında yapımcı, yönetmen ve sunucu olarak görev aldı. Antrakt Sinema Gazetesi’nde iki sene editör olarak çalıştı. Tarihi Rejans Rus Lokantasına hazırlanan ‘Rejans Tarihi’ ve ‘Rejans Yemekleri’ kitabının editörlüğünü yaptı. Rejans Rus lokantası başta olmak üzere birçok şirketin basın danışmanlığı görevini üstlendi. Film + sinema dergisine Türk sineması röportajları yaptı. Küçük Sinemacılar, Benim Trafik Kitabım, 'Çevremi Seviyorum' adı altında on iki tane ‘çevreci’, dört tane fantastik çevre temalı yirminin üzerinde çocuk kitabı bulunuyor. Sosyal medyada yolunu kaybeden bir genç kızın maceralarını anlattığı ‘Leylalı Haller’ yazarın ilk romanı. Kaşif Karınca ise beyaz yakalılara çocuk kafasıyla yazdığı ufak bir yaşam manifestosu özelliği taşıyor. TRT’ye çektiği ‘Bakış’ adlı bir kısa filmi bulunuyor. Halen aylık sinema dergisi cinedergi.com'un editörü, beyazperde.com ve öteki sinema yazarı. Kişisel yazılarını paylaştığı banubozdemir.com sitesi de bulunan yazar filmlerde ve festivallerde jüri üyesi olarak görev alıyor, filmlere basın danışmanlığı yapıyor, sinema ve kısa film atölyelerinde ders veriyor. Çocuklarla sinema ve çevre atölyeleri düzenliyor.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.