Son dönemin en büyük yıldızlarından olan, hatta ve hatta tapılası güzelliği ile adını tüm dünyaya ezberleten Margot Robbie, yeni filmi Terminal ile görücüye çıkmış durumda.

Simon Pegg ile başrolü paylaştığı, oldukça gizemli ve karanlık bir hikâyeyi huzurlarımıza getiren film, aynı zamanda Margot Robbie’nin de günbegün yükselişe geçen kariyerinin açık bir göstergesi. Biz de bu vesileyle hem güzel hem de yeteneğin vücut bulmuş hali olarak karşımıza gelen oyuncuyu mercek artına aldık. Huzurlarınızda, dünden bugüne, bugünden yarına Margot Robbie…

1990, Avustralya doğumlu olan Margot Robbie kariyerinin başında dizilerde boy gösterse de, sinemayla yolunun kesiştiği 2013 yılı, onun geniş kitleler tarafından tanınmasına olanak sağlar. İlk olarak bir İngiliz harikası olan ve zamanda yolculuk temasına bambaşka bir renk katan romantik-komedi About Time’da karşımıza çıkan Robbie, burada yer aldığı kısıtlı sürede güzelliği ile büyülemeyi başarır. Aslına bakılırsa, gençlik filmlerinde yeteneksizlik abidesi olan öyle müthiş güzeller karşımıza çıkıyor ki, acaba Margot Robbie de onlardan biri mi diye düşünmek, About Time’ın özelinde pekala mümkün. Çünkü filmde canlandırdığı Charlotte, sadece güzelliği ile öne çıkan ve filmin henüz başında misyonunu tamamlayıp hikâyeye veda edan bir karakter. Acaba bir kez daha sadece güzelliği ile boy gösteren ve unutulmaya yüz tutacak bir oyuncuyla daha mı karşı karşıyaydık? Tabii ki hayır!

Margot Robbie’nin kendisinden beklenen patlamayı yaptığı ve “Gümbür gümbür geliyorum” dediği yapım ise, hiç kuşku yok ki Martin Scorsese’nin gösterişli bir şekilde huzurlarımıza getirdiği The Wolf of Wall Street. Jordan Belfort’un gerçek hayat hikâyesinden uyarlanan ve üç saatlik uzun sayılabilecek süresine rağmen bir an olsun sıkmayan ve adeta bir resitali önümüze getiren film, biçiminden içeriğine kadar tadına doyulmaz bir seyirlik. Tabii, Leonardo DiCaprio ve Jonah Hill ile birlikte başrolü paylaşan Margot Robbie’nin de bu noktada payını es geçmemek lazım. Böylesine estetik bir filmde, güzelliği kadar parmak ısırtan performansı ile de öne çıkan Robbie, bir anda spot ışıklarını üzerine çekmeyi başarır. Keza filmden sonra birçoklarının, The Wolf of Wall Street’in muazzam anlatısı kadar Margot Robbie’yi konuştuğu da dün gibi akıllarda. Bir yanda herkesin üzerinde mutabık olduğu bir güzellik diğer yanda ise Scorsese tedrisatından geçmiş bir yetenek. Esasen Margot Robbie’nin The Wolf of Wall Street’te gösterdiği performans için yapılabilecek en doğru yorum; güzellik ile yeteneğin kusursuz birleşimi olacaktır. Nitekim onun ortaya koyduğu bu başarı, Margot Robbie isminin sinema dünyasında, “Heyecan uyandıran bir yıldız doğuyor” yakıştırmalarını da beraberinde getirir.

2013 yılı yapımlı About Time ve The Wolf of Wall Street’ten sonra, yıldız kalibresine yükselmiş bir oyuncuyla karşı karşıya olduğumuzu açık bir şekilde söylemek pekâlâ mümkün. Tabii, bu noktadan sonra Robbie’nin çizeceği profil ve yer alacağı filmlerde bir o kadar merak konusu halini alır. Ancak o kendi yeteneğini sınırsız bir şekilde resmedebileceği filmlerde ilk aşamada yer almaz. 2014’te Suite Française’ta, 2015’te ise Z for Zachariah’ta rol alır. Bu iki filmin de ortak özelliği, Robbie’nin yeteneğinin altında seyreden bir yapıyla izleyici karşısına çıkması. Nitekim filmleri pek başarılı olarak addedememek, Robbie’yi de negatif olarak etkiler. Ancak o eleştirilere kulak tıkar ve 2015 yılında Will Smith ile Focus için kamera karşına geçer. Özellikle usta oyuncu ile birlikte ortaya koydukları uyum ve hikâyenin dinamik yapısı, bir kez daha Robbie’yi en parlak şekilde yükseğe çıkarır. Ancak burada ortaya koyduğu performans, Robbie için bir zirve olmayacak, aksine zirveye giden yoldaki son basamağı olacaktır!

Uzun yıllardır Marvel ile DC arasında süregelen rekabet hepimizin malumu. Tabii, olay ne zaman ki beyaz perdeye taşındı, o zaman da Marvel yarattığı Sinematik Evren ile bir tık öne geçti ve DC’yi geride bıraktı. Tabii DC’nin bir seyirci edasıyla bu olanları izlemesi beklenemezdi. Önce Batman ile Superman’i bir araya getirdi, sonrasında ise “Onların Yenilmezler’i varsa, bizim de Gerçek Kötüler’imiz olsun” mottosuyla Suicide Squad’ı hayata geçirdi. Geriye dönüp baktığımızda filmin, DC’nin istediği etkiyi hiç mi hiç yaratamadığını söylemek mümkün. Hatta Marvel’e öykünüyor gerekçesiyle ziyadesiyle de eleştiri okuna dahi maruz kaldı. Ancak, itiraf etmek gerekir ki Suicide Squad bizlere öyle bir yeteneği, öylesine sıra dışı bir şekilde sundu ki, sırf bunun için dahi onlara teşekkür etmek gerekir. Evet, Margot Robbie’nin ta kendisinden bahsediyorum. Her ne kadar daha öncesinde The Wolf of Wall Street’te birçok olumlu eleştiriye mazhar olsa da, Margot Robbie performans anlamındaki zirvesini Suicide Squad’ta yaşar. Hatta onun Harley Quinn karakteri ile bizlere sunduğu o kadar devasadır ki, bu performans filmin bile önüne geçer. Keza filmin ismini dahi andığımızda hangimizin aklına Harley Quinn’e bürünmüş Margot Robbie gelmez ki?

Evet, artık karşımızda güzelliğini, parmak ısırtan yeteneğiyle süsleyen oldukça özel bir oyuncu var diyebiliriz. Her projesinde üstüne koyarak gelen ve içindeki cevheri tüm dünyanın gözleri önüne seren Margot Robbie, filmlerin aranan yıldızı, daha ötesinde başrolü hüviyetine bürünür. Nitekim bu noktadan sonra birçok teklif alır, hatta Harley Quinn’in solo filmi dahi teklif edilir. Ancak o, şimdilik bu öneriyi rafa kaldırır ve yeteneğini daha cezp edici noktada kullanmayı tercih eder. Esasen o bir oyuncudur ve farklı şeyler yapmak ister. Tam da bu süre zarfı içerisinde Tonya Harding isimli buz patencisinin öyküsünün anlatılacağı I, Tonya isimli filmde oynamayı kabul eder. Çünkü yaratacağı karakter, güçlü bir oyunculuk isteyen ve Robbie’nin yeteneğini bir kez daha gözle görülür kılacak bir yapı etrafına kuruludur. Nitekim anlatımıyla keyifli bir seyirlik halini alan I, Tonya’nın en dikkate değer tarafının da Robbie’nin ortaya koyduğu performans olduğunu dile getirmek gerekir. Kendisinden bekleneni oldukça başarılı bir şekilde yansıtan, yalnızca belirli rollerde değil, farklı yapıdaki her karakteri canlandırabileceğini yine, yeniden kanıtlar. I, Tonya’da gösterdiği performans ise Akademi’nin gözünden kaçmaz ve Robbie’ye Oscar adaylığının da yolunu açar. Her ne kadar, ödülü kucaklayamasa da güçlü ve tecrübeli adayların arasında dahi pırıl pırıl parlamayı başarır ve gelecek adına ne denli umut vaat ettiğini de bir kez daha ortaya koyar.

Duru bir güzellikten, yeteneği ile ışıldayan bir yıldıza evrilen Margot Robbie, çağımızın en özel aktristlerinden biri olarak herkesin zihnine kazınmış durumda. Kariyer basamaklarını yavaş yavaş çıkması ayrı bir yana, kendisinden beklenenin fersah fersah üstüne çıkmasıyla her daim takdiri hak eden biri. O, Temmuz ayında son filmi Terminal ile beyaz perdeye dönüş hazırlığı yapadursun, biz sinemaseverler olarak, kadrosuyla dahi heyecanlandıran son Tarantino filmi Once Upon a Time in Hollywood’da ortaya koyacağı performansı şimdiden merak edelim. Bakalım, bu zamana kadar bizleri hiç yanıltmayan Margot Robbie yine, yeni ve yeniden aynı performansı ortaya koymaya devam edecek mi? Bekleyip, göreceğiz!

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.