Banu Bozdemir

Aşkı anlatan çok film var ama sanki en güzeli tarihin içinden çıkıp gelenleri… İçinde çekildikleri döneme dair bir sürü şey barındıran filmler, tarihe mal olmak için yarışır gibidirler. Bir fark vardır onları diğerlerinden ayıran. Kimisi roman aşıkları, kimisi kavuşamayan aşıklar… Bazısı yön değiştiren aşklar… Kostümlü aşıklar, tarihin içinden geçerek geliyorlar…

Pride and Prejudice (Aşk ve Gurur)
Ölümsüz aşkın ve yanlış anlaşılmadan doğan karmaşaların anlatıldığı bu klasik yapıtta, hikaye, 18.yüzyıl sonlarında, sınıf bilincinin hakim olduğu İngiltere’de geçer. Beş kız kardeş olan Bennet’lar – Elizabeth veya Lizzie, Jane Lydia, Mary ve Kitty, annelerinin iyi bir koca bulup geleceklerini güvence altına alma hayalleriyle büyütülmüşlerdir. Fakat, neşeli ve zeki bir mizaca sahip olan Elizabeth, kendisine düşkün olan babasının da desteğiyle hayatını daha farklı ve dolu dolu yaşamak için çabalamaktadır. Yazarlar Birliği tarafından, bütün zamanların en romantik romanı seçilen, Jane Austen’in ölümsüz başyapıtı yıllar yıllar sonra beyazperdede yer buldu. İngilizlerin “çalıkuşu” olarak tanımladığım “Aşk ve Gurur” bu türün sağlam örneklerinden biri kesinlikle.

Atonement (Kefaret)
1935 yazının en sıcak gününde, on üç yaşındaki Briony Tallis, ablası Cecilia’nın soyunup yazlık evlerinin bahçesindeki küçük havuza girdiğini görür. Tıpkı Cecilia gibi Cambridge’den yeni dönmüş olan çocukluk arkadaşı Robbie Turner de kızı gözlemektedir. O gün sona ermeden bu üç gencin hayatı bir daha düzelmemek üzere değişmiş olacaktır. Robbie ile Cecilia başlangıçta hayal bile etmedikleri bir sınırı aşacak ve küçük kızın hayal gücünün kurbanı olacaklardı. Başkalarına ait sırlara tanık olan Briony, bir suç işleyecek ve bu suçun kefaretini ödemek için ölene kadar çabalayacaktır. Booker Ödüllü yazar Ian McEwan’ın en yetkin kitabı olan Kefaret, edebiyat çevrelerinin alkışladığı bir başyapıt. Çocukluğu, aşkı, savaşı, İngiliz toplumunu ve sınıf ayrımını akıcı, etkileyici bir anlatımla sunarken utanç ve bağışlama, kefaret ve günahları hoşgörmenin güçlüğü üzerinde düşünmeye yöneltiyor. Savaş döneminin ağırlığını da hissettiren Atonement’ın bir türlü kavuşamayan tutkulu aşıklarını Keira Knightley ve James McAvoy canlandırıyor.

Legends of the Fall (İhtiras Rüzgarları)
19. yüzyılın son demleri. Kızılderili savaşları gazisi hümanist Albay William Ludlow 3 erkek çocuğunu Montana kırlarındaki çiftliğinde, annesiz büyütür. Aileye yakın bir kızılderilinin cesaretlendirmeleri ve esini sayesinde, oğullardan Tristan çok gözüpek ve maceracı bir genç adam olarak yetişir. Kardeşlerden birinin nişanlısı olan güzel Susannah kentten gelip hayatlarına karıştığında, yepyeni bir enerjiyi beraberinde getirir. Baba, kardeşler ve genç kadın arasında karmakarışık bir çekim vardır. Birinci Dünya Savaşı patladığında, Ludlow’un genç erkekleri İngiliz soydaşlarının yanında savaşmak için müthiş bir istek duyarlar. Babalarına rağmen Avrupa’daki cepheye giderler. Burada Tristan, aslında kendi kendisiyle olan savaşıyla yüzleşme fırsatı bulacaktır. Jim Harrison‘ın romanından uyarlanan, belki de bir döneme romantik bir ışık tuttuğu için batıda beğenilmiş bir melodram. Anthony Hopkins ve Brad Pitt‘in rollerinin tam onlara göre biçilmiş olduğu, soluk kesici performanslarıyla kendisini belli ediyor.

Bright Star (Parlak Yıldız)
Muhteşem doğa manzaralarıyla bezeli bu romantik film, 1818 yılında, Londra’nın dışında geçiyor. 23 yaşındaki şair Keats, genç komşuları Fanny Brawne’la gözlerden ırak bir ilişkiye girer. Birbirlerine bağlılıkları güçlenir, aşkları alevlenirken bazı engelleri aşmaları gerekir: Fanny’nin annesi, Keats’in en yakın arkadaşı Brown ve genç şairin amansız hastalığı. Altın Palmiye sahibi tek kadın yönetmen olan Oscarlı yönetmen Jane Campion’ın filmi, yönetmenin en iyi filmi olmaya da aday.. 25 yıllık hayatına 3 şiir kitabı sığdırmayı başarmış olan ve veremden ölen ünlü İngiliz şair John Keats’in yaşamının son yıllarını ve bu esnada moda öğrencisi Fanny Brawne’la yaşadığı aşkı anlatan film 2009 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye adayı oldu. Yine kostüm ve mekanlarla başka bir çağı yaşarken şiirlerle bezenmiş büyük ve dramatik bir aşk hikayesi izliyorsunuz.

Far and Away (Uzak Ufuklar)
1890’larda, Joseph Donnely isimli genç İrlandalı, babasının ölümünden sonra ihtilaf içinde oldukları mülk sahipleri Daniel Christie’den intikam almak ister. Onu öldürmek isterken yaralanıp Christie’nin küstah yöneticisi Stephen Chase ile düello etmek zorunda kalır. Christie’nin genç ve güzel kızı Shannon ise babasının geleneksel ve baskıcı dünya görüşünden bunalmış bir haldeyken bu fırsatı kaçırmaz ve Joseph’in kaçmasına yardım ederek onunla birlikte Amerika’ya kaçarlar. Sonunda Boston’a varan ikili çok zor şartlar altında çalışarak para biriktirmeye başlarlar, amaçları 1893’te düzenlenecek olan -şimdi tarihe geçmiş olan- Oklahoma’daki meşhur arazi kapma yarışına katılmaktır. Fakir ama ekmeğini taştan çıkaran Joseph ile zengin ama mutsuz Shannon’ın aşk hikayesine tanık olduğumuz film Tom Cruise ve Nicole Kidman‘ın kimyasıyla çekici hale geliyor. Kaçamak bakışlar, gizli kıskançlıklar ve hayat mücadelesiyle geçen hikaye toprak sahibi olmak için yaşanan çekişmeleri de gözler önüne seriyor.

Romeo and Juliet
Shakespeare’in ölümsüz romanından uyarlanan harika bir klasik. William Shakespeare’ın trajik aşk destanı Romeo ve Juliet’in,Avustralyalı dahi yönetmen Baz Luhrman tarafından sinemaya uyarlanan bu modern versiyonunda kılıçların yerini,kılıç isimleri taşıyan silahlar alıyor. Günümüz Florida’sında geçen filmde Romeo (Leonardo DiCaprio) ve Juliet (Claire Danes) kentin iki düşman ailesinin çocuklarıdır. Trajik bir rastlantı sonucu iki genç birbirlerine aşık olurlar ve ailelerin savaşının ortasında bir kaçış bulmaya çalışırlar.

Robin Hood
Her zaman Kevin Costner‘ın Robin’i canlandırdığı versiyonu tercihimdir ama geçen sene Russell Crowe ve Cate Blanchett gibi 2 güçlü ismin yer aldığı yeni bir Robin Hood versiyonu hayatımıza girdi. İyi kalpli biraz serseri hırsızımız kalbini kaptırır ve onun için mücadeleyi hiç bırakmaz. 1991 versiyonunun soundtrack şarkısı Bryan Adams imzalı Everything I Do ‘dan anlaşıldığı üzere çok daha romantik olduğunu söylemeye gerek yok herhalde. Özellikle filmin sonunda ormanda sarı yapraklarla dolu evlilik sahnesi favori sahnelerimdendir.

Australia
Film, 2. Dünya Savaşı öncesinde, kendisine kocasından bir sığır çiftliği miras kalan ve bunun için kuzey Avustralya’ya giden İngiliz aristokratı Lady Sarah Ashley çevresinde gelişiyor. İngiliz sığır baronları, arsasını almak isteyince; kaba sığır sürücüsü ile kerhen de olsa çalışmak zorunda kalır. Çünkü 2000 baş sığırı sadece birkaç ay önce Pearl Harbor baskınının yapıldığı topraklardan yüzlerce mil geçirmek için ona ihtiyacı vardır. Yolculuk sürecinde adama aşık olur. Ayrıca Avustralya’ya da hayran kalır ve kendisi için yeni bir hayatın başladığının farkına varır. 2. Dünya Savaşı gölgesinde verilen hayat mücadelerine ve Nicole Kidman ve Hugh Jackman‘ın hayat verdiği karakterlerin aşkına tanık oluyoruz.

Becoming Jane (Aşkın Kitabı)
18. yüzyıl İngiltere’sinde bir kadın için tek bir kurtuluş yolu vardır: zengin bir erkekle evlilik yapmak! Jane Austen, fakir bir ailede yetişmiş olmasına rağmen yazarlık konusunda farkedilmesini sağlayacak denli etkili yeteneklere sahiptir. Fakat bu yeteneklerin bir kadın olarak toplumda hiçbir değeri yoktur. Kendini gösterebileceği tek yol, zengin Wisley ile evlenmesidir. Ailesinin tüm baskılarına rağmen bu teklifi reddeden Jane, yetenekli genç avukat Tom Lefroy ile tanışacak ve bu kendine güvenli genç adamla birbirlerine olan aşkları, sahip oldukları herşeyi bir kenara iterek yeni bir hayata başlamaları için büyük bir cesaret verecektir. Hiç evlenmemiş ve son derece soğuk bir kadın olarak tanınan İngiliz yazar Jane Austen‘ın olgunluk dönemi eserlerine ilham olan 20’li yaşlarında yaşadığı tutkulu bir aşkın hikayesini anlatan Aşkın Kitabı‘nda başrolleri Anne Hathaway ve James McAvoy paylaşıyor. McAvoy’ın tarihe yakışan bir yanı olduğu su götürmez bir gerçek!
Titanic
1912 yılında dünyanın batmaz denilen gemisi Titanic, uzun bir yolculuğa çıkar. Bu yolculukta çok zengin tabakadan insanlar olduğu gibi, diğer sınıflardan da yolcular vardır. Jack, gemiye son anda binen ve özgürlüğüne düşkün bir gençtir. Gemide tanıştığı Rose’la arasında büyük bir aşk başlar. Teknolojinin son sürat ilerlediği bir dönemde, insanlar üstesinden gelemeyecekleri hiç bir sorun olamayacağına inanmaya başlamışlardır. “Titanic” adlı dev transatlantik ise, insanlığın doğaya karşı gövde gösterisi gibidir. Bu “Düşler Gemisi” nin yolcuları arasında Avrupa`da bir kaç yıl geçirdikten sonra Amerika`ya dönmekte olan, Jack adlı genç bir ressam ile nişanlısı ve annesiyle Philadelphia`ya giden Rose adlı genç bir kız da vardır. İki genç, şans eseri tanışacak, aralarındaki sınıf farkına aldırmaksızın birbirlerine yakınlaşacaktır. Bu arada doğa insanoğlunun günden güne artan kibirine bir nokta koymayı planlamaktadır. Yola çıkılmasından dört buçuk gün sonra, 10 Nisan 1912`de, Titanic iki saat kırk dakika süren ve sulara gömülmesiyle son bulan, hazin olayların başlamasına neden olacak buz dağına çarpacaktır.

Aşkın Büyüsü / Les enfants du siecle
Diane Kurys’in yönettiği Aşkın Büyüsü, 19. yüzyılda romantizm akımının en önemli isimlerinden olan şair Alfred de Musset ile kadın yazar George Sand’in fırtınalı ve tutkulu aşkını anlatıyor. Juliette Binoche, Benoit Magimel ve kostümlerde dünya modasının önemli ismi Christian Lacroix’yı bir araya getiren Aşkın Büyüsü, kargaşa içinde olan bir toplumun ortasındaki iki insanın gerçek ve çarpıcı hikayesini anlatıyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here