Ferit Karahan ilk filmi Cennetten Kovulmak filmiyle 50. Antalya Altın Portakal Film Fesyivali’nde en iyi film ödülü almıştı. İkinci filmi Okul Traşı ile Berlin Film Festivali Panorama bölümünde yarışıyor. Film bir yatılı okulda yaşanan bir olayın ardından yaşanan çözülmeleri anlatıyor. Gayet etkili ve sert bulduğum film için sorularımı Karahan’a yönelttim.

Banu Bozdemir

 Merhaba Ferit. Okul Traşı’nı izlerken Yılmaz Güney’in Duvar filmine benzettim açıkçası. Bu hikayenin ana çatısı nasıl şekillendi merak ettim… Kendi hayatından izler var mı yada tanık olduğun bir hayattan?

Çok uzun zaman oldu “Duvar” filmini görmeyeli. Sanırım 2002 yılında izlemiştim. Kendi adıma çok etkilendiğimi söyleyemem. Sizde bu hissi yaratan sanırım iki filmin de erkek çocukların dünyasına odaklanması. Bunun dışında çok benzer yanlarının olduğunu sanmıyorum.

Senaryoyu Gülistan Acet ile birlikte yazdık. Çok uzun bir dönemi kapsıyor. 2009’da ben yalnız çalıştım. 2014’te birlikte, 2015’te Gülistan yalnız ve nihayetinde 2016’da birlikte çalıştık. Yıllar içinde oluşturulmuş bir fikir diyebiliriz. Fakat son versiyondan önce, korkunun ve baskının insanları nereye sürükleyeceği üzerine uzun uzun konuştuk.

Bazı karakterler ve durumlar, benim yatılı okulda yaşadıklarıma beziyor; fakat çıkış amacım kendi çocukluğumun belgeselinden çok, “Korku” üzerine polisiye bir film yapmaktı; ama içinde polis olmayacaktı.

Son dönemde bir filmde mekanın da bir karakter olduğunu yoğun olarak hissettim. Bu film için sorulabilir, çekimler nasıl geçti. Oyuncuları nasıl seçtin, atmosfere, soğuğa nasıl adapte ettiniz?

İyi bir yapım ekibimiz vardı. Bir dizi önlemler aldılar; fakat özellikle de dışarıda çekim yapıyorsanız eğer soğuk için pek fazla bir şey yapmak mümkün değil. Benim istediğim şey soğuk ve karın olmasıydı zaten. O yüzden oraya gitmiştik.

Ömrümün önemli bir kısmını Ağrı ve Muş gibi iki soğuk şehirde geçirdim ve hala soğuğa adapte olduğumu söyleyemem. Gülistan ve Arya kışın 20 derecede evde keyifle yaşarken ben, mont giyme ihtiyacı hissediyorum. O yüzden hepimiz soğuğa adapte olmak yerine sabredecektik.

Filmde sürekli kar yağması ve mekanın bir yatılı okul olması gerekiyordu. Bu zorunluluklar mekan seçeneklerini iyice daraltıyordu zaten. Sadece Doğu Anadolu ve Karadeniz’i kapsayan bir mekan tercih etmek zorundaydım. Mekanı doğru seçmem çok önemliydi; zira film tek bir mekanda geçiyor. Mekan bizim filmde bir karakterden çok, meselenin kendisi.

İlk filmime nazaran oyuncu seçiminde daha rahattım sanırım. Profesyonel oyuncular senaryoyu beğendikleri için geldiler. Mekan araştırmaları sırasında çocuk oyuncu seçimleri de yapıyorduk.

Sürekli çocuğun ateşinin olmamasına vurgu yapılıyor. Ateş bir hastalık belirtisidir, hastalık yoksa çocuğun bu durumda olmasına altta yatan başka bir sebep vardır sorusu kafamızda sürekli olarak dönüp duruyor? Gerçekten de seyircide böyle bir duygu mu yaratmak istediniz?

Çocuğun soğuk su cezasından mı ya da bir dizi başka durumdan mı hastalandığını seyircinin keşfetmesini istedim. Bu keşif süreci filmin ana omurgası ve çatışması haline büründü. Filmin ilk yarısı biraz da bunları tanıma ile geçiyor; ama tahmin edilebilir bir biçimden uzak. İzlenebilir bir film yapmak benim için önemliydi ve bu yüzden seyircide bu keşif duygusu oluşturmak istedim. Çağ değişti artık. Gençlerin kavrayışı çok berrak!

Film başlarda çocuklar arasında yaşanan bir hikaye gibi yansırken sonrasında panik havası estirecek kadar herkesi işin içine dahil ediyor. Hasta olan çocuğun arkasından herkes çıkıyor nerdeyse… Nasıl bir organize durumdur bu?

Filmde gördüğümüz birkaç idareci, 15-20 öğretmen ve bir o kadar da hizmetli var. Sayısı 500’ü aşkın da öğrenci… Aslında bu topluluğun çok küçük bir kısmına yoğunlaştım; fakat 3 öğretmen, 2 idareci ve 2 hizmetliye yoğunlaşınca, size herkes gibi gelmiş olabilir. Çünkü o topluluğun neredeyse her seviyesinden birilerini bu durumun bir parçası haline getirmek gibi bir niyetim vardı.

Öğretmen ve müdür profillerini biraz deşmek gerekirse, gayet modern, okumuş etmiş duruyorlar. Namaz sahnesi dışında dini bir vurgu da yok. Vermek istediğiniz nasıl bir yatılı okul hayatıydı?

Çocuklarımıza davranış biçimimizin eğitim ve modernlikle ilgisi yok. Bir söz vardır. En çirkin yüzümüzü çocuklarımıza ya da öğrencilerimize gösteririz diye. Bu bize özgü de değil üstelik. Bütün dünyada durum bu maalesef.

Özellikle marjinal olandan kaçınmaya çalıştım. Normal ilişkiler içindeki sırlar, yalanlar ve hesaplar, bana daha ilgi çekici geliyor. Bu yüzden her yerde olabilen, gayet normal bir okul tercih ettim.

Özellikle Yusuf’u oynayan çocuk gerçekten de ilgi çekiyor. Sanırım orada yaşayan bir çocuk. Onu oynayacağı filmin içine nasıl adapte ettiniz, filmin hikayesini nasıl anlattınız? Belki bu soruda çocuklarla zorlu sahneleri nasıl çektiğinize dair birtakım ipuçlarını da paylaşırsınız?

Çekimin ilk günü çok önemliydi. Bu yüzden program yaparken iç mekan, gündüz ve çok az oyuncu ile başlamak istedim. Bütün gün çekim yaptık. Genel olarak sinemada deneyimi olmayan insanlar dizi ve popüler sinemadan çok etkileniyorlar. Hepsi kendisini mafya babası veya org öldürmeye giden Hobbit zannediyor. Bu rol modelleri özellikle çocukların yürümelerine bile sirayet ediyor. Yeni bir biçim bulmak için ilk önce onların oradan çıkmalarına yardım etmek, birlikte aynı dili konuşmak gerektiğini düşündüm. Ben masa başında planları tasarlayıp sonrasında sete gitmeyi tercih ediyorum. Bu çok hızlı olmamı sağlıyor. Sanırım ilk gün, 3 saatin üstünde bir kayıt oluşmuştu. Çok yorulmuş ve meselenin ciddiyetini anlamışlardı. İşte o zaman, Samet’le (Yusuf) konuşmanın zamanıdır, dedim.

Çocuklara karşı ciddi bir tavır geliştirip diğer insanlara nasıl davranıyorsam onlara da öyle davranmaya özen gösterdim. Benim avantajım bu çocukları gerçekten iyi tanıyor olmam. Çünkü hepsi benim zaten geçtiğim yollardan geçiyorlardı ve içinde bulundukları duygu durumlarını hemen anlıyordum. Nerede yumuşamam ve nerede sert davranmam gerektiğini hissediyordum. Biraz da onların zekâlarına güvenmek gerektiğini söyleyebilirim. Çocuklar da karakter sahibiler ve fikirlerinin önemsendiğini, görünür olduklarını bildikleri vakit söylenen her şeyi anlayıp sana fazlasıyla geri verebiliyorlar.

Sert bir film çekmişsiniz, çocukları yatakhane ve özellikle de toplu olarak aldıkları duş sahnesinde görüyoruz. İki durumda da daha savunmasız oldukları aşikar. Yusuf’un annesiyle yaşadığı telefon konuşması dışında kişisel duygulara ait bir durum yok pek. Daha genel vermeyi seçtiniz sanırım duyguları?

Biraz da Yusuf karakterini oluştururken buna dikkat ettiğimi söyleyebilirim. Yusuf’u, Marcel Prost’un “Çırak” karakterine benzetmeye çalıştım. Her durumla ilgili bir tespiti olan ve genelde de tespitleri yanlış çıkan, baskın olmayan, çoğunlukla edilgen bir karakter. Ancak o zaman sürüklenebilirdi ve biz, onunla birlikte keşfe çıkabilirdik.

Daha mesafeli olmaya çalıştım. Sentimentalliğe yer verseydim, istediğim ritmi ve tonu yakalamakta zorlanabilirdim. Çok fazla duygu sömürüsü, bir yerlere ulaşmak için insani zaafları kullanmak bana doğru da gelmiyor.

Berlin’de yarışan tek filmdiniz, belki ödül alırsınız o zaman kadar ama genel olarak orada yarışmaya dair duygularını merak ettim.

Herkes gibi ben de çok şaşkınım festivallerin böyle çevrimiçi yapılmasından. Buruk bir sevinç içindeyiz çünkü olağanüstü bir zamanda yaşıyoruz. Bir yönetmen için filmi paylaşmak çok hayati… Bir sonraki film için büyük bir enerji veriyor. Haziran ayında festival fiziksel olacak. O zaman daha iyi anlayabilirim sanırım.

Pandemi ortamından geçiyoruz, bir yönetmen olarak yaşadığımız süreci nasıl değerlendirdin, nasıl algıladın?

Bu süreçte kişisel kayıplarım olduğu için zor geçti. Yaşamımızın ve belleğimizin büyük bir parçasını oluşturan çoğunlukla yaşlı insanları kaybetmemiz, gelecek için daha endişeli bir ruh haline bürünmeme sebebiyet verdi. Neredeyse herkesin kötü etkilendiği bir felaket yaşadık ve kısa vadede yaralarımızı sarmamız mümkün görünmüyor.

Son olarak neler söylemek istersin?

Çok teşekkür ederim.

Banu Bozdemir
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu. Sinema yazarlığına Klaket sinema dergisinde başladı. Dört yıl Milliyet Sanat dergisi ve Milliyet gazetesinde sinema yazarı, kültür sanat muhabiri ve şef yardımcısı olarak çalıştı. İki yıl Skytürk Televizyonunda sinema, sanat ve ‘Sevgilim İstanbul’ programlarında yapımcı, yönetmen ve sunucu olarak görev aldı. Antrakt Sinema Gazetesi’nde iki sene editör olarak çalıştı. Tarihi Rejans Rus Lokantasına hazırlanan ‘Rejans Tarihi’ ve ‘Rejans Yemekleri’ kitabının editörlüğünü yaptı. Rejans Rus lokantası başta olmak üzere birçok şirketin basın danışmanlığı görevini üstlendi. Film + sinema dergisine Türk sineması röportajları yaptı. Küçük Sinemacılar, Benim Trafik Kitabım, 'Çevremi Seviyorum' adı altında on iki tane ‘çevreci’, dört tane fantastik çevre temalı yirminin üzerinde çocuk kitabı bulunuyor. Sosyal medyada yolunu kaybeden bir genç kızın maceralarını anlattığı ‘Leylalı Haller’ yazarın ilk romanı. Kaşif Karınca ise beyaz yakalılara çocuk kafasıyla yazdığı ufak bir yaşam manifestosu özelliği taşıyor. TRT’ye çektiği ‘Bakış’ adlı bir kısa filmi bulunuyor. Halen aylık sinema dergisi cinedergi.com'un editörü, beyazperde.com ve öteki sinema yazarı. Kişisel yazılarını paylaştığı banubozdemir.com sitesi de bulunan yazar filmlerde ve festivallerde jüri üyesi olarak görev alıyor, filmlere basın danışmanlığı yapıyor, sinema ve kısa film atölyelerinde ders veriyor. Çocuklarla sinema ve çevre atölyeleri düzenliyor.

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.