François Ozon’un Yüzleşme filmi bizleri bir kez daha kendimize getirdi. Pedofili en büyük insanlık suçlarından biri. Bir çocuk üzerinde uygulanan en büyük şiddetlerden biri! Sinema tarihi içinde bu konuyu ele alan belli başlı filmlere göz attık!

PIRIL TATARİ

MOR YILLAR(1985)

Mor Yıllar, Alice Walker tarafından kaleme alanın ve Steven Spielberg tarafından beyaz perdeye uyarlanan, beraberinde birçok dalda Oscar’a aday olmayı başarmış bir film. Mor Yıllar yalnızca cinsel istismar konusunu ele almakla kalmıyor, bizlere bir dönemin sosyal yapısını sunuyor. Bu sosyal yapı içindeki cinsel, ırksal ve toplumsal hiyerarşiyi gözler önüne seriyor.  Film, feminist bir eksende bize toplumdaki kadının yerini ve ona atfedilen değeri/işlevi sunmakla kalmıyor. Ataerkil düzenin yalnızca erkekler tarafından devam ettirilmediğini, hemcinsini etnik kökeninden dolayı küçük gören ve onu kategorileştiren ‘beyaz kadın’ı da görüyoruz.  Bununla birlikte toplumsal ‘kadın’ algısına karşı duran güçlü bir kadın profili ve kadınsal bir dayanışmanın varlığı ile karşılaşıyoruz.

DOLORES(1995)

Film, 1992 yılında Stephen King’in yayınladığı Dolores Claiborne isimli kitabın beyaz perdeye uyarlanmış halidir.  King’in adı geçtiğinde her ne kadar aklımıza gerilim ve gizem unsurları gelse de aslında Dolores kendi içerisinde feminist unsunlar da taşıyor.  Seneler önce kocası kaybeden Dolores, şimdi ise çalıştığı evdeki hanımını kaybetmiştir.  Ancak her iki kayıp da dışarıdan şüpheli gözükmektedir. Geçmişte Dolores’in eşinin şüpheli ölümünü araştıran dedektif, Dolores’in suçlu olduğunu düşünmüş ancak bunu kanıtlayamamıştır. Yakın zamanda Vera Donovan’ın da ölümü, dedektif açısından Dolores’in sırlarını açığa çıkarması için iyi bir fırsat olacaktır. Ancak tüm bu olayların altında bizleri çok daha farklı bir konu bekliyor. Seneler önce kasabadan ayrılan Selena, annesine karşı yapılan suç duyurusu ile yeniden kasabaya dönmüştür. Bu dönüş bizlere, Selena’nın  geçmişini ancak onun bile bilmediği, bilinçaltına ittiği çarpıcı gerçekleri yavaş yavaş sunuyor.

LOLİTA(1997)

Üstteki diğer iki film gibi yine bir kitap uyarlaması ile karşılaşıyoruz. Vladimir Nabokov’a ait Lolita, farklı yönetmenlerle iki defa beyaz perdeye aktarılmıştır.  İki filmin en büyük farkı Stanley Kubrick’in filmi siyah-beyaz,  Adrian Lyne’ın ise renkli bir şekilde ekrana aktarması.  Filmi oluşturan birkaç kavram var: Pedofili, ahlak, toplumsal yapı, psikanalizm ve buna bağlı olarak da elektra kompleksi. Filmi izlemek isteyenler için,  alt metinleri daha iyi anlayabilmek adına Jung ve Freudyen okumalar yapmak yararlı olacaktır.

TENİN GİZEMİ(2004)

Film, çocukluk döneminde beyzbol koçları tarafından cinsel tacize uğramış iki gencin, ilerleyen zamanlarda hayatlarının yeniden kesişmesini konu alıyor. Pedofili ve homoseksüel beyzbol  koçu tarafından tacize uğrayan ve cinsel yönelimini keşfeden Neil Mccormick’in hayatı üzerinden toplumdaki homoseksüellere yönelik algıyı ve onların toplum içerisindeki yaşamlarının bir kesitini görebiliyoruz. Cinsel istismarın tramvatik etkilerini daha ağır bir şekilde yaşayan Brian Lackey ise geçmişindeki olaylardan bihaberdir. Tıpkı Dolores’teki Selena’nın kötü anılarını farkında olmadan bilinçaltına itip unuttuğu gibi Brian da bir şeyler hatırlayamamakta ve film boyunca kendi gerçeğini aramaya çalışmaktadır.

ŞÜPHE(2008)

Adından da anlaşılacağı üzere şüphe ile başlayan ve her zaman da bir şüphe olarak kalacak bir film. Şüphe, film boyunca her yerde karşımıza çıkıyor ancak etkisini özellikle dinsel alanda gösteriyor. Buradaki şüphe neye karşı? Kiliseye mi, Tanrı’nın adamlarına mı, dogmatik değerlere mi, yenilikçi bir sisteme mi, inanca mı karşı yoksa yalnızca otoriteyi sağlamak için bir araç mı? Nedeni bilinmez bu şüphe, 1964 yılında, Bronx’da St. Nicholas Kilisesi’nde başlıyor.  St. Nicholas Kilisesi’nde zamanın ve kendi içerisindeki dinsel geleneği değiştirmek adına çaba gösteren Peder Flynn, şüphenin merkezinde yer alıyor. Kilisenin değişmez geleneklerini yıkmak adına farklı etnik kökene sahip bir öğrenciyi yanına alan Peder Flynn ve onun yeni öğrencisine karşı tutumu, Rahibe Aloysius’un şüphesinin başlangıcı olacaktır.

MİCHAEL(2011)

Michael, benzer temaları işleyen diğer filmlerden önemli bir noktada ayrılıyor. Sinema, genelde izleyiciyi kurban konumuna koyup, bize onun bakış açısından baktırıyor olsa da Markus Schleinzer burada durumu tersine çeviriyor. Michael Haneke ve Ulrich Seidl gibi yönetmenlerle çalışmış olan Markus Schleinzer’ın filminde bir pedofilinin hayatını, açık ve sert bir şekilde nasıl işlediğini biraz da olsa bu yönetmenlere aşinaysanız tahmin edebilirsiniz.  Kimse bir sigorta şirketinde çalışmakta olan Michael’in, pedofili olduğunu ve evinin alt katında 10 yaşındaki Wolfgang’ı esir tuttuğunu tahmin edemez.  Michael; bizden, sizden, iş arkadaşlarınızdan, ailenizden biri olabilecek kadar sıradan. O da bir yere kadar bizler gibi işe gidiyor, ailesi ile zaman zaman görüşüyor ve akşamları ise evine dönüyor. Buraya kadar olan senaryo hepimizin günlük hayatının bir parçası olunca filmin yalnızca kurgudan ibaret olamayacağını anlıyoruz.

ONUR SAVAŞI(2012)

Onur Savaş’ı, bir diğer adıyla da ‘Av’, av-avcı ikiliğinden sembolik olarak ilerleyen bir film olarak karşımıza çıkıyor. Peki burada av ve avcıyı temsil eden göstergeler nelerdir? Filmin konusuna baktığımız zaman yeni boşanmış, hayatına devam etmekte olan Lucas’ı kreşte çalışırken görüyoruz. Ancak filmdeki dönüm noktası ile Lucas’ın içinde bulunduğu sosyal yapıdaki konumu bir anda tepetaklak oluyor.  Toplum tarafından sorgusuz sualsiz, ‘çocuk tacizcisi’ hükmü verilen Lucas, toplumsal alanın dışına itiliyor ve yalnızlaştırılıyor, savunmasız hale getiriliyor. Tıpkı ormanda avcılardan kaçmakta olan yalnız başına kalmış bir hayvan gibi. Lucas’a yapılan saldırı, silahlı bir saldırı değil. Ona yapılan saldırı toplumsal bir saldırı, var olan değerlerin korunması adına onu korumaya ant içmiş bireyler tarafından yapılan kolektif bir saldırı. Kolektif yapı içerisindeki her bireyin-Lucas’ın ailesi ve arkadaşları da dahil olmak üzere-yapının değer ve normlarından hareketle düşündüklerini, kolektif bir bilince sahip olduklarını görmekteyiz. Kitle psikolojisi ile bir değerin nasıl bireyden çıkarak tüm topluma empoze edilebildiği ve çoğunluk arttıkça, doğruya dair kesin bir kanıt olmaksızın, güvenilirliğinin arttığını görmekteyiz. ‘Doğa’ filmde yerini toplumsal alana bırakırken, ‘av’ kendini toplumsal alandan dışlanana, ‘avcı’ ise değerlerini yaratan ve onları korumak adına kolektif bilinci harekete geçiren topluma bırakmaktadır.

ŞİDDET GÜZELİ(2013)

Film, aile arasında düzenlenen Angeliki’nin 11. yaş  gününde intihar etmesi ile açılışını yapıyor. Angeliki’nin pencereden atlamadan önce yüzünde beliren tebessüm ve yaşanan olaydan sonra ailenin hayata kaldığı yerden devam etmesi, bizlere aile içerisinde birtakım saklı durumların olduğunu düşündürüyor. Şiddet güzeli, toplumsal ve cinsel iktidarı mikro ölçekte ele alan bir film olarak ekrana yansıyor.

SPOTLİGHT(2015)

Liste içerisinde yer alan Spotlight, cinsel istismar temasını diğer filmlerin aksine daha çok alt metinde yer veriyor. Aslında cinsel istismar, dinin yozlaşması, kilisenin gücü gibi kavramları kullanarak meslek etiğini sorgulayan bir film olarak karşımıza çıkıyor. Gazetecilik mesleğinden hareketle günümüzdeki değerlerin nasıl yozlaştığını, değişen ekonomik sistemle beraber iş hayatındaki para kazanma ve itibar hırsının ahlak anlayışını ne derecede sarstığını gözler önüne seriyor.

LOLLİPOP (2006)

14 yaşındaki Hayley Stark’ın 32 yaşındaki fotoğrafçı Jeff Kohlver ile internet üzerinden yaptıkları yazışmanın bir gün ete kemiğe bürünmesini anlatan bir film. Hayley’in Jeff üzerinde bambaşka planları vardır. Yani av ve avcının yer ve boyut değiştirdiği, 13 yaşında bir çocuğun ceza kavramını bu denli iyi organize etmesini anlatan bir film. Bir çocuğun merak, ceza ve vicdan ekseninde gelişen, biraz absürd, o denli gerçekçi ve gerilimli bir sınama hikayesi. David Slade ve Ellen Page iyi bir filme imza atıyorlar!

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.