Home Film Kritik Senden önce ben…

Senden önce ben…

0
43

Genellikle çok satanlar listesinde gördüğümüz İngiliz gazeteci-yazar Jojo Moyes’in aynı adlı romanından uyarlanan filmin yönetmenlik koltuğunda ve yapımcılığında kadın isimler yer alıyor. Ekibe bakınca feminist bir iş çıkacakmış gibi dursa da film vasatın üzerine çıkamayarak klişeleşmiş aşk hikayelerinin arasında yerini alıyor.

Lou Clark (Emilia Clarke), orta kesim bir ailenin kızıdır ve maddi açıdan kıt-kanaat geçinmektedir. Fakat 6 yıldır çalışmış olduğu kafeden kovulması sonucu yeni bir iş arayışına başlar. Bu arayış sonucu 2 yıl önce geçirdiği kaza sonucu vücudunun yalnızca üst kısmını hareket ettirebilen bir sporcuya bakıcılık yapmak üzere bir iş bulmuştur. Fakat bu bakıcılık sıradan bir hasta-bakıcı münasebetinden farklı boyutlara geçecektir. Zira felçli olan Will Traynor (Sam Claflin), kaza sonrasında enerjik, sporcu kimliğini kenara bırakıp huysuz ve birbiri ile tutarsız davranışlara sürüklenen birisidir. Lou ise bi kadar çocuk ruhlu ve sempatik (!) hatta “Polyanna” denebilecek tavırlara sahiptir.

Klişe bir gençlik romanından uyarlanan filme Disney Ergen Kuşağı benzetmesi yapsak çok da acımasız olmayız. Konusuna baktığımızda 2011 yapımı Fransız biyografik öykü “Can Dostum” ya da yerli yapımlarımızdan Çağan Irmak imzalı “Tamam Mıyız?” örneği kısmi olarak verilebilir. Fakat bahsi geçen iki filmde baş karakterler hemcins olduğundan olsa gerek aralarında bir aşk söz konusu değildi. Ama Senden Önce Ben bir kadın ile bir erkeğin o denli arkadaş olamayacağı genellemesinden yola çıkarak bize sürpriz yaparak karakterleri birbirine aşık etmeyi başarıyor !

Dünya’nın herhangi ülkesine gidersek gidelim daima karşımıza çıkacak olan zengin-fakir aşkları, filmin tutunmaya çalıştığı bir başka bir klişe. Klişelerle oluşturulmuş bir temel maalesef çok dayanamıyor ve filmin belli bir noktasında çöküyor. Sınıf çatışması, karakterin felçli duruma adaptasyon süreci ya da hastalığın dramı gibi önemli hususlar arka plana itilmiş. Dolayısıyla film boyunca yaşanan olumsuz hadiseler yerini karakterlerin bir an önce kavuşmasına bırakıyor. Bu da filmin genel hatlarının alt metinlerle ve yan temalarla tutarsızlığını ortaya koyuyor. Buna ek olarak filmin temposu sıkmayacak şekilde hızlıca akıyor fakat bu durum olaylara üstünkörü bir yaklaşımda bulunarak özet niteliği sunuyor.

“Her şeyin başı sağlık” diyebilmemiz için yeltenen bir film gibi başlamasına rağmen kraliyet dönemine ait görkemli kaleler ve şatolar ters bir algı yaratıyor. Bu noktada rahmetli Sakıp Sabancı’nın “otomobil üretiyorum ama oğlum birine bile binemiyor.” şeklinde yapmış olduğu tevazu ve çaresizlik açıklamalarını belirtmeliyim. Fakat kitle sinemasında işler böyle yürümüyor. Realizmden uzaklaşmak hasılatı arttırmanın bir türü olabiliyor. Buna istinaden film boxofficemojo.com verilerine göre yaklaşık 20 milyon$ gibi bir bütçeye çekilmesine rağmen 208 milyon$ civarı hasılat elde ederek 9.5 kat civarı kar elde etmiş. Türkiye’de ise yaklaşık 3.2 milyon₺ gişe geliri elde etmiş.

Karakterimiz Will Traynor paralize durumunun getirmiş olduğu psikolojik bunalım sonucu İsviçre’de ötanazi kliniğinde intihar etmek ister. Bu kliniğin İsviçre turizmine katkı sağlaması sosyolojik açıdan tartışılabilir bu durum. Son yıllarda oldukça popüler hale gelen bu klinik filmin mihenk taşlarından birisi. Hatta Lou, Will’den tıpkı Bucket List filmindeki gibi bir yapılacaklar listesi yapar. Ed Sheeran gibi popülist isimlerin müzikleri eşliğinde dramatize edilmiş romantizm dolu sahneler ile bu liste renklendirilmeye çalışılmış. Fakat hassas bir konuda çekilen bir filmde hassasiyet yerini bu tarz klişelere bırakarak hiçbir şekilde duygusal bir bütünlük oluşturamıyor ve seyirciyi düşünmeye teşvik edemiyor. Sol Ayağım ya da İçimdeki Deniz tarzında bir oyunculuk beklemek elbette abes bir durum fakat teatral oyunculuklar ile metalaşmış beden kullanımı filmin evrensel dilini kenara itiyor.

Mekan tercihleri oldukça ihtişamlı olmasına karşın kullanımı standardın üzerine çıkamamış. Birleşik Krallık sınırlarındaki Galler’in Pembroke Kalesi büyüleyici bir seçim. Yeşilin ağırlıkta olduğu tonlamalar renkli birer görsellik sunuyor. Görüntü yönetmenliği ise bu noktada ekibin diğer isimlerine göre daha üst düzeye çıkıyor.

Çok bilindik bir hikayenin güncel bir başka örneği diyebileceğimiz Senden Önce Ben çok yukarılara çıkamayan fakat seyir zevki veren standart bir romantizm örneği. Oyunculukları ile vasatı aşamayan, yeterince derinleşmeyen, çaylak bir yönetmenlik ile göz dolduramayan fakat çabalayan bir iş olmuş. İngiltere-Amerika ortak yapımı film yönetmenin öncelerden yaptığı gibi tiyatro sahnesine ait olsa belki daha etkili bir performansa dönüşebilirdi. Fakat beyazperde bu tarz yapımlar için uygun bir yer değil.

erdinc bozkurt
3 Temmuz 1996 yılında Bodrum’da doğdum. Sinemaya olan merakım ilk olarak oyunculuk ve tiyatro ile başladı. Ortaokul yıllarımda televizyonda yayınlanan Çok Güzel Hareketler Bunlar adlı program, tiyatro skeçleri yazmama ve okulda oynamamda etkili oldu. Liseye geçtikten sonra yazdığım tiyatro skeçleri yerini film senaryolarına bıraktı. Her gün film izleyerek sinemalar.com da amatör yorumlar yazmaya başladım. Uşak Üniversitesi’nde Sosyoloji Bölümü okumaya başladım ve sinemanın toplumsal boyutlarını incelemeye başladım. Lisans Bitirme Tezi’mi “Sinemada Amerikan Milliyetçiliği: Süper Kahraman Filmleri Üzerine Değerlendirme” çerçevesinde ele aldım. Yüksek lisansa hazırlanmaktayım ve yüksek lisans tezimi, yaşadığım yer Bodrum’un geçmişten günümüze kültürel ve sinema mekanı açısından dönüşümü üzerine yazmayı hedefliyorum.

NO COMMENTS

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.