Yönetmenliğini Paul Greengrass’in yaptığı ve izlerken gerilimi her an hissedebileceğiniz bu yılın en iyi filmlerinden biri. Aslında yaşanmış bir olayı konu alan film, geçmişin tüm gerçekliğini de gün yüzüne çıkarıyor.

Filmi izlerken hiçbir şeyden habersiz filmin adı neden 22 Temmuz diye düşünürken filmin 22 Temmuz 2011’de Oslo saldırısını konu aldığını anlıyoruz. 77 kişinin ölümüne sebep olan bu saldırı aslında büyük bir güncel sorunu da yine vurguluyor. Irkçılık. Norveç gibi İskandinav ülkeleri hepimizin gözünde en yaşanılası yerler olarak gözükse de aslında insanların göçmenlere ve mültecilere karşı duyduğu öfke her yerde aynı. Bu saldırının sebebi değişen Avrupa toplumuna, göçmenliğe ve mülteciliğe bir dur demek. Geçmişten gelen beyaz ırk sorunsalı bugün bile gündeme gelebilecek kadar büyük bir sorun görüldüğü gibi.

Film, Anders Behring Breivik’in (Anders Danielsen Lie) bomba yaptığı sahneyle başlıyor. Sonrasında bu bombayı, kiraladığı arabanın içine kurup Başbakanlık binasının önüne bırakıyor. Saatler sonra patlayan bombada bina büyük bir hasar görürken yüzlerce insan yaralanıyor ve 7 kişi hayatını kaybediyor. Bu, Breivik’in planın sadece bir kısmı. Bu noktada film gayet belirsiz aslında çünkü o anda sahne değişiyor ve bir grup öğrenci gençlik kampı için Utoya Adası’na gidiyor. İzlerken belki de hepimizin düşündüğü nokta filmin ilk sahnesiyle bu sahne arasındaki nasıl bir bağlantı olduğudur. Ancak küçük bir ayrıntı var ki bu yaz kampı Norveç İşçi Partisinin düzenlediği ve öğrencilere siyasi bir bakış açısı vermeyi amaçlayan bir etkinlik. Film devam ettikçe olaylar birbiriyle bağlantı kurmaya başlıyor. Breivik’in ikinci planı ise Utoya Adası’na gitmek. Polis kılığına girerek adaya girmeyi başaran Breivik sırayla herkesi öldürmeye başlıyor. Silah seslerini duyan öğrenciler kaçıp saklanmaya çalışıyor ancak öğrencilerin büyük bir kısmını (69 kişi) öldürüyor. Bazıları kaçarken kayalıkların aşağısına saklanmayı başarmasına rağmen o sırada duyduğu sesi takip ederek onları da bulmayı ve öldürmeyi başarıyor. Viljar Hanssen (Jonas Strand Gravli) ve kardeşi, Torje Hanssen (Isak Bakli Aglen) hariç. Viljar’a beş defa ateş etmesine rağmen Viljar hayatta kalmayı başaranlardan sadece biri ancak büyük hasarlarla. Sonrasında geçirdiği ameliyatlarla bir gözünü kaybediyor ve beynindeki kurşunların tehlikeli bir yerde olması ise onu her an ölümle yüz yüze getiriyor. Breivik’in sorgulama sürecindeki soğukkanlı tavırları diğer insanlar tarafından psikolojik bir sorun olarak karşılanmasına rağmen o yaptığı şeylerin arkasında. Ülkesini ve geleceğini savunmak için yaptığını söylüyor. Onca genç insanı öldürmesinin nedeni sorulduğunda ise söylediği tek şey: “Onlar yarının liderleri olacak.” Onlarca insanın ölümüne sebep olsa da hiçbir pişmanlık duymaması, mahkemede ona şizofreni teşhisi konulmasına sebep oluyor ancak filmin sonlarına doğru kendini savunmak için mahkemeye çıktığında ise öldürdüğü onlarca gencin ailesinin öfkesiyle karşı karşıya kalıyor.

Filmin en etkileyici kısmı sonu galiba. Viljar yaşadığı şeylerin etkisiyle ne kadar istemese de Breivik ile mahkemede yüzleşmeye kararlı. Yaşadığı şeyleri ve iyileşme sürecini anlatırken izleyici olarak empati kurmamak imkânsız.

Filmdeki oyunculukların başarısı da bizi filmin içine çekmeyi başaran diğer bir unsur bence. Yönetmen İngiliz olmasına rağmen seçtiği oyuncular Norveçli. Ki bu da gerçekliği açısından gayet iyi bir ayrıntı. Filmin politik yönü ise izleyen herkesi düşündürmeye yetiyor.

Bu yılın izlenmesi gereken filmleri arasında ve oldukça başarılı. Şimdiden Oscar’a aday olacağı konuşulan filmler arasında.

İyi seyirler…

 

 

FİLMİN KÜNYESİ

Filmin Orijinal Adı: 22 July

Yönetmen: Paul Greengrass

Oyuncular: Anders Danielsen Lie, Jonas Strand Gravli, Jon Øigarden, Maria Bock

Yapım: 2018, ABD, 143 dakika

Fatma Ozen
1994, Mersin’in Tarsus ilçesinde doğdu. Küçük bir yerde yaşarken bile büyük hayalleri vardı uçsuz bucaksız. Yurtdışına gidecek ve oralarda okuyup kendini geliştirecekti. 2015 ve 2016 yıllarında Amerika’ya gitti. Çocukken izlediği Yeşilçam filmleri ona mutlu bir dünyayı aralarken üniversitede aldığı kültür çalışmaları dersiyle hayatın perde arkasını görmeye başladı. Her şeyin şekillendiği o yıllarda sinemaya her geçen biraz daha fazla gönül verdi. Oscar Wilde’n “Herkes bataklıkta yaşar ama bazılarımız yıldızlara bakıyor” sözünü kendine ilke edinip 2017’de bir çılgınlık yapıp umutları ve cebinde hayalleriyle Kanada’ya gitmeyi kafasına koydu. Yüksek lisans yaparak sinema dünyasını öğrenmeye kararlıydı. Bu gönül uğruna hiç düşünmediği bölümlerde okudu, hiç bilmediği işlerde çalıştı sırf Toronto’da kalmak ve sinema çalışmalarında yüksek lisans yapmak için. Bu koca dünyada tek başına mücadele ederken pes etmeye hiç niyeti yok. İçinde bitmek tükenmek bilmeyen öğrenme aşkıyla daha nelere el uzatacak bilinmez ama o içindeki çocuğu her gün izlediği ve izlemek için küçük kâğıt parçalarına not aldığı filmlerle besliyor. Hayat izledikçe güzel…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.