Filmler bize ne anlatır? Sevgiyi, ihaneti, mücadeleyi, dayanışmayı, savaşı ve daha bir çok şeyi… Başka deyişle, kadın erkek fark etmeksizin bizim hayatımızda her ne varsa sinemada da onun izdüşümlerini görebiliriz.

Fakat filmlerde anlatılan öykülere, hayatlarımıza dokunan olaylara baktığımızda olayın merkezinde çoğunlukla erkeklerin olduğunu, kadınların ise onların maceralarına eşlikçi olduğunu görüyoruz. Biraz daha açacak olursak, filmlerde anlatılan öyküler, ele alınan temalar kadın erkek fark etmeksizin hepimizi ilgilendirse de yaratılan anlatılarda odak neredeyse değişmez biçimde hep erkekler oluyor. Bu konuda örnek bulmak için uzağa gitmeye gerek yok. Sinemamızın ivme kazandığı 1990’lı yılların ortasından itibaren üretilen filmleri şöyle bir düşünelim; ne zaman sağlam bir kadın hikayesiyle karşılaştık? Şöyle popüler olmuş, öne çıkmış filmleri sıralayalım; İstanbul Kanatlarımın Altında, Eşkıya, Dar Alanda Kısa Paslaşmalar, Gemide, Laleli’de Bir Azize, Vizontele, Masumiyet, Kaç Para Kaç, Takva, Çoğunluk, 11’e 10 Kala, Gişe Memuru, Kaybedenler Kulübü, Yeraltı, Bir Zamanlar Anadolu’da ve daha bir çoğu… Hepsi belki farklı bir konuya odaklanıyordu ama hangi konuyu ele almış olurlarsa olsunlar erkekler üzerinden anlatıyordu. Geçen sene Araf, Bekleme Kulesi, Zerre gösterime girdiğinde neredeyse kültür şoku yaşayacaktık kadın protagonistleri görünce. Bu sene 50. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivalinde farklı kategorilerde gösterilen Köksüz, Kusursuzlar ve Meryem de kadın üzerinden anlatılan filmler olarak öne çıktı. Elbette bu filmlerin hepsinin çok başarılı olduğunu ve ele aldıkları konularda çok doğru yerde durduklarını söylemek zor. Ama sinema temsil içeren bir sanat ve kadın olarak perdede temsil edilmediğinizi gördükçe sanki kayda değer hiç bir yönünüz, anlatılacak hiç bir hikayeniz, söylenecek hiç bir sözünüz yokmuş gibi algılamaya başlayabilirsiniz izleyici olarak. Görünmez ya da daha iyi bir ihtimalle değişmez biçimde ikincil hissedebilirsiniz. Dolayısıyla, sinemamızda kimi sıkıntılarına rağmen kadın karakterler üzerinden anlatılan hikayelerdeki artış sevindirici.

 

Öte yandan, sinemada pek sık göremediğimiz bir başka temsilse erk yoksunu erkekler. Şöyle bir düşünecek olursak ana akım sinemanın protagonist olarak bize izlettiği erkekler, işinde olduğu kadar cinsel yaşamında da rakip tanımayan, her tür zorluğun üstesinden gelen kahramanlar olur çoğunluk. En sıkı yumruğu onlar atar, tüm bilgisayar şifrelerini onlar çözer, önlerine gelen tüm dava dosyalarını onlar çözer, kalabalıktaki en güzel kadın onlarla ilgilenir, en hızlı otomobile binip gerektiğinde tır, buldozer, tank ve uçak bile kullanırlar ustalıkla. Silahlarından çıkan her kurşun isabet eder ve burunları bile kanamadan tüm takipleri tamamlar ve ya kaçmayı başarır ya da suçluyu yakalarlar. Patlamak üzere olan bombayı da elbette onlar son saniyede durdururlar. Erkeğin bitimsiz bir mücadele olan yaşamı için çıtayı yüksek tutsalar da ümit ve hayranlıkla izlenirler. Ne var ki gerçek hayat sıradan erkek için o kadar da pozitif değildir çoğunluk ve bu erkeklerin temsiliyle de çok fazla karşılaşmayız beyazperdede. Rambo, Terminatör, Robocop, Zor Ölüm gibi 1980’lerin gelişmiş sert erkek bedenini ve mutlak sert erkek gücünü kutsadığı yıllardan sonra 1990’larda Forest Gump, Can Dostum gibi daha yumuşak erkekliklerle tanıştığımız filmler üretilse de kanımca hala ağırlığın süper erkeklerden yana olduğunu söylemek yanlış olmayacak. Bu sene Antalya Altın Portakal Film Festivalinde gösterime giren iki erkek kardeş üzerine kurulan hikayesiyle Kutsal Bir Gün ve dört eski arkadaşın rakı masasındaki sohbet ve iç dökmelerine odaklanan Arkadaşlar Arasında sözünü ettiğimiz erkek karakterlerden farklı olarak daha çok kaybedenler tarafında olanları, bunalımdaki erkekleri temsil ediyordu işi mizaha dökerek.

 

Gökhan Horzum’un ilk uzun metraj deneyimi olan Arkadaşlar Arasında 30 yaşına giren Ayhan’ın doğum gününde en yakın üç arkadaşı Barış, Cenk ve Deniz’in ona bir rakı masası hazırlayıp doğum gününü kutlamalarını anlatıyor. Dört erkek bir rakı masasında toplanınca da ister istemez beraberinde erkek muhabbeti de geliyor. İçkinin de etkisiyle her biri kendi sorunlarından dem vurmaya başlıyor. Ayhan dışında her birinin sorununun bir biçimde baba kavramıyla ilişkili olduğu ortaya çıkıyor. Barış çocukken kendisine bağlama almayan ve sonra da bir türlü yakınlık kuramadığı babası ölünce hem okulu hem de bağlama çalma hayallerini bırakmak zorunda kalmıştır. Deniz koyu solcuyken aşırı dindar bir insana dönüşen babasına karşı kendi isteklerini dillendirme sıkıntısı yaşamaktadır. Öyle ki sevdiği kadın yerine babasının seçtiği biriyle evlenmek zorunda kalır. Üstelik ne yaparsa yapsın babası için yeterince iyi olamamaktadır. Cenk ise bir kaç gün içinde baba olacaktır ve kendini baba olmaya hazır hissetmemektedir. Filmde baba-oğul çatışmalarını seziyor ama bir türlü bu sorunun derinine inemiyoruz. Film güldürü türünde olsa bile ele alınan sorun için bir arka plan oluşturulabilir. Kaldı ki filmin bu yüzeyselliği yalnızca baba-oğul çatışmasında karşımıza çıkmıyor. Ayhan’ın ayrılırken bile aşkla öpen sevgilisi tarafından neden terk edildiğini bir türlü anlayamıyoruz. Sonuç olarak da karşımıza temiz, dizi tadında görüntülerle yoğrulmuş, erkek sorunlarına yalnızca teğet geçen, derinliksiz bir film çıkıyor. Yine de flashback’lerle anlatılan olayları bir kenarda bırakırsak çoğunluğu tek mekanda geçen film eğlenceli ve bir biçimde kendini izlettiriyor. Gişe başarısı getireceğini de düşünüyorum. Ama yine de bu filmin baba-oğul çatışması gibi evrensel ve zengin bir temayı ironik, eleştirel biçimde ele alma şansını ıskalamış olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Arkadaşlar Arasında, perdede donup kalan kapanış sahnesiyle benim için kült niteliklere sahip The Full Monty’i (Anadan Doğma /Yön. Peter Catteneo, 1997) anımsattı. İşte tam bu noktada The Full Monty’nin tıpkı Arkadaşlar Arasında olduğu gibi yine güldürü türünde, yine erkekler arasında geçen ve yine erkek sorunlarına odaklanan bir film olmasına karşın nasıl da derinlikli mesajlar verebildiğini düşündüm.

 

Ağır sanayinin merkezi olan İngiltere’nin Sheffield kentinde zaman içinde üretim koşulları değişmiş ve pek çok erkek bu çalışma alanından uzaklaşmak zorunda kalmıştır. Bu erkekler arasında işsizlik hat safhadadır. Bu işçilerden biri olan Gaz oğlunun nafakasını verememektedir ve bu nedenle oğlunu görme hakkının elinden alınma ihtimali vardır. Hurda satarak ya da küçük hırsızlıklarla geçimini sağlaması yeterli değildir. Gaz kendisi gibi işsiz olan arkadaşı Dave ile gününün çoğunu işçi bulma kurumunda sözde iş arayarak ya da dışarıda aylaklık ederek geçirmektedir. Bir gece Dave’in karısı arkadaşlarıyla birlikte kendilerine Chippendale adını veren erkek striptiz grubunu izlemeye gider. Yalnızca kadınlara yönelik olan bu gösteriyi Dave ile birlikte gizlice izleyen Gaz’in aklına bir fikir gelir. O da kendi striptiz grubunu kuracak, bir kerelik bir gösteri yapacak ve kısa zamanda çok para kazanarak oğlunu görme hakkını geri kazanacaktır. Öncelikle, filmde çok temel, kastre edici bir erkek sorunu bulunmaktadır: Üretimden uzak kalmak. Söz konusu bu erkekler çalışmamakta, para kazanamamakta ve üretime katılamadıkları için de kapitalist sistem içinde değersiz kılınmaktadırlar. Tek yeterlilikleri olan ve onları sert erkek yapan ağır sanayi işçiliği ise artık anlamlı değildir. Daha çok kadınların çalıştığı tekstil ve benzeri alanların yaygınlaşması ise işlerini kolaylaştırmamaktadır. Zira bu alanlarda çalışmayı da erkeklikleriyle ilişkilendirememektedirler. Dolayısıyla filmde çok iyi temellendirilmiş ve gerçek hayatta karşılığı olan bir erkek sorunu öne çıkmaktadır. Geleneksel erkek değerlerine tutunan pek çok sert heteroseksüel erkek gibi Gaz de eşcinselleri aşağılayan bir anlayışa sahiptir. Chippindale striptizcileri bu işi yaptıkları için eşcinseldir. Gaz ve grubu ise onlardan daha farklı olduklarını göstermek için tamamen soyunacaklardır. Bu söylenti hızla yayılır. Filmde Gaz’in striptiz grubunu kurarken karşısına çıkan adaylar aracılığıyla inceden inceye erkeklere ilişkin önyargılar da ti’ye alınır. Horse lakaplı Afrika kökenli aday çok iyi dans etmektedir. Ancak Afrika kökenli erkeklere yönelik önyargıların aksine erkeklik organı normalden küçüktür. İronik biçimde, tam aksi fiziksel özelliklere sahip Guy ise eşcinseldir. Chippindale grubuyla alay etmesine karşın Gaz, Lomper ve Guy’ın eşcinsel ilişkisini de içselleştirmek durumunda kalacaktır. Filmin en can alıcı noktalarından biri ise Gerald’ın evinde ilk kez bir aradayken soyundukları sahnedir. Bir kadın dergisini karıştırırken fiziksel olarak kendisi de fazlasıyla sıradan bir erkek olan Lomper, gördüğü bir modelin göğüslerinin büyük olmasını eleştirir. Bunun üzerine Dave biraz da korkuyla, karşılarına çıkacakları kadınların da onların bedenlerine bu gözle bakacağını, onların da kendilerini böyle eleştireceğini söyler. Burada Lomper’ın verdiği yanıt eğlencelidir: Ama ben onun kişiliğine bir şey demedim ki… Oysa erkeğin bakışının nesnesi olan kadın sürekli erkek gözünde, fazla kısa boylu, fazla uzun boylu, yaşlı, fazla ince, fazla kilolu olmak ve daha bir çok sebeple eleştirilmekte, hemen her kadın dış görünümü nedeniyle erkekler tarafından acımasızca yargılanabilmektedir. Şimdi sırada onlar vardır. Böylece filmde bakışın nesnesi olma hali de merkeze oturtulan ve derinlikli olarak ele alınan konulardan biri oluverir. Bu konuda filmin öne çıkan karakteri ise kilolarıyla başı dertte olan Dave’dir. Zaten kilo vermeye çalışan Dave, striptiz gösterisi söz konusu olunca daha fazla çaba sarf etme ihtiyacı duyar. Ama uğraşıları sonuç vermez. Bu anlamda kadın dünyasıyla empati kurma eğilimi en yüksek karakter Dave’dir. Hem işsizliği, evin geçimine katılamaması ve hem de fiziksel görünümü nedeniyle kuşatılmış hisseder. Karısı tarafından değerli görülmek için hiç bir neden bulamayan Dave yatakta da başarılı olamaz hale gelir. Film kapitalist üretim koşulları, dönemin üretim değerleri kadar, sosyo-kültürel değerlerini de içeren bir temel üzerine güldürüyü oturtarak eleştirisini yapar. Tüm bu kuşatılmışlık her birini bir biçimde kastre etmektedir. Peki bu erkekler güçlerini geri kazanırlar mı? İçlerinden yalnızca Gerald’ın iş bulup çalışmaya başlayacağını görürüz filmde. Ancak onların grup olarak erklerini daha düz ve keskin bir yolla kazandıklarına tanık oluruz. Bize eğlenceli gelen pek çok badireyi atlattıktan sonra gösteri akşamı grup hiç beklemedikleri bir sürprizle karşılaşır. Gösterileri büyük ilgi görmüş, tüm biletler satılmıştır. Ne var ki bar sahibi biletleri yalnızca kadınlara değil, erkeklere de satmıştır ve grup tamamen soyunacaklarını vaat etmiştir afişlerinde. Artık geri dönüş yoktur. Sahneye çıkarlar. Kostümleri sert erkekliği çağrıştıran asker üniformasıdır. Müzik ve kadın izleyicilerin çığlıkları eşliğinde gösterilerini yapar, kostümlerini parça parça üzerlerinden çıkarırlar. Son noktaya geldiklerinde ise “Aç! Aç!” tezarühatlarıyla hem kadınların hem de erkeklerin karşısında erkeklik organlarını sergilerler. Kamera sahnedeki grubu, üst açıdan ve amorstan gösterir. Bütün barı dolduran, iş sahibi erkekler, polis şefi başta olmak üzere polisler ve kadınlar onların karşısında edilgin konumdadır. Üstelik hiçbirinin cesaret edemeyeceği bir eyleme cesaret göstermişlerdir. Bakışın nesnesi gibi görünmelerine karşın bu teşhirde meydan okuma vardır. Ve sahne burada donar tıpkı Arkadaşlar Arasında’nın son sahnesi gibi. Peki Arkadaşlar Arasında o sahne neden vardır? Neye hizmet etmektedir? Ne yazık ki o sahnenin The Full Monty’deki sahne gibi derinlikli bir arka planı yoktur. Hal böyle olunca bizimkilerin de anadan doğma soyunup atladıkları yer de ancak bomboş bir deniz olur…

Aysun Akıncı Yüksel

 

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.